Kitaplar
Dört kitap. Dört ayrı anlatı biçimi. Aynı arayış: İnsan.

Anahtar
“Ya Öyle Değilse”lerim Var Benim
Anahtar, insanın kendisine, hayatına ve içinde yaşadığı dünyaya yeniden bakma denemesi. “Ben kimim?”, “Bana ait olduğunu düşündüğüm şeylerin ne kadarı gerçekten bana ait?” ve “İnandığım gerçeklik başka türlü olabilir mi?” sorularının peşinden giden bir sorgulama yolculuğu.
Kitap hakkında
Çünkü insan, doğduğu andan itibaren yalnızca büyümez; aynı zamanda şekillendirilir. Ailesinden, toplumdan, eğitimden, inançlardan, kültürden, ilişkilerden ve içinde yaşadığı dünyadan kendisine aktarılanlarla bir kimlik oluşturur.
Zamanla öğrendiklerini kendisi sanmaya başlar.
Anahtar, tam olarak burada kapıyı çalar.
Benlikten aidiyete, duygulardan ilişkilere; korkudan sevgiye, başarıdan paraya; inançlardan hakikate, kişisel gelişimden toplumsal düzene kadar uzanan yazılar, insanın kendisiyle ve yaşadığı dünyayla kurduğu ilişkiyi sorguluyor.
Kitap tek bir doğruyu göstermek yerine, doğruluğundan emin olduğumuz şeylere başka bir yerden bakmayı öneriyor.
Çünkü bazen bir kapıyı açan şey, elimizdeki anahtar değil; o kapının gerçekten doğru kapı olup olmadığını sormaktır.
“Ya öyle değilse?”
Belki de bütün yolculuk bu soruyla başlıyor.
Ve belki Anahtar, aradığımız cevabı değil, kendimize sormayı unuttuğumuz soruyu bulmamızı sağlıyor.

Hayatın Dansı
Adı Konulmamış Şiirler
Adı Konulmamış Şiirler, aşkı, sevgiyi, hasreti, yalnızlığı, ölümü, umudu, özgürlüğü ve insan olma halini şiirin diliyle arayan 88 şiirden oluşuyor.
Kitap hakkında
Bu şiirlerde sevgili yalnızca sevgili değildir. Bazen bir şehir, bazen çocukluk, bazen özgürlük, bazen Tanrı, bazen insanın kendisidir.
Mitolojiler, inançlar, Anadolu kültürü, tasavvuf, müzik, şehirler ve sokaklar şiirin içinde birbirine karışır.
Ferhat ile Şirin'den Leyla ile Mecnun'a, Zerdüşt'ten Mevlana'ya, Havva'dan İbrahim'e uzanan imgeler, kişisel bir yaşantının içinden yeniden anlam kazanır.
Ama bu kitap yalnızca aşk şiirlerinden oluşmaz.
Savaşın ortasında kalan çocuklar, yoksulluk, bedenini satmak zorunda kalan insanlar, din adına yaratılan şiddet, toplumsal ikiyüzlülük ve özgürlük arayışı da şiirin dünyasına girer.
Şair, insanın acısına uzaktan bakmak yerine onun içine girmeye çalışır.
Çünkü burada şiir, yalnızca yazılan bir şey değildir.
Yaşanan şeydir.
Belki de bu yüzden şiirlerin adı yoktur.
Çünkü bazı yaşanmışlıkların adı konulduğunda, onların içindeki gerçeklik eksilir.
Bir şiirin adı olabilir. Ama bir özlemin, bir aşkın, bir ayrılığın, bir ölümün, bir insanın içinden geçenlerin gerçekten adı var mıdır?
Belki bütün mesele budur: Şiirleri şairlere bırakmadan yaşayabilmek.

Namaka
Suyun Bilgeliğini Taşıyan
Namaka, bir su damlasının yolculuğu üzerinden insanın kendisiyle, doğayla ve varoluşla kurduğu ilişkiyi sorgulayan felsefi bir roman.
Kitap hakkında
Hikâyenin merkezinde Damla vardır.
Gökyüzünden düşer, bir yaprağa tutunur, nehre karışır ve yolculuğu boyunca kayalarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla, kirlenmiş sularla, göllerle ve sonunda kendi varlığının sınırlarıyla karşılaşır.
Fakat bu yalnızca bir su damlasının yolculuğu değildir.
Damla, insanın kendisini temsil eder.
Onun yolculuğuna eşlik eden Namaka ise suyun derinliklerinden gelen gizemli bir bilgelik sesi olarak belirir.
Ancak zamanla anlaşılır ki Namaka dışarıdan gelen bir bilge değildir. Damla'nın kendi içinde taşıdığı, gürültünün, korkuların, öğretilerin ve toplumsal kimliklerin altında unuttuğu o bozulmamış sestir.
Roman boyunca temel bir soru tekrar tekrar karşımıza çıkar:
İnsan gerçekten kendisi olarak mı yaşıyor, yoksa kendisine öğretilen kimliklerin içinde mi?
Aile, toplum, kültür, inanç, devlet, ideoloji, para, güç, tüketim ve sahip olma arzusu insanın gerçek benliğinin üzerine katmanlar halinde yerleşir.
İnsan, zamanla taktığı maskeleri kendisi sanmaya başlar.
Namaka'nın yolculuğu tam da bu noktada başlar.
Bir damlanın nehre karışması, yalnızca bütünleşmek değildir. Aynı zamanda kendi varlığını nehrin içinde kaybetme tehlikesidir.
Roman ilerledikçe su; yaşamın, hafızanın, dönüşümün ve bütünlüğün metaforuna dönüşür.
Nehir kirlenir. Ormanlar yok edilir. Hayvanlar ve bitkiler insanın tüketim arzusunun sonuçlarını yaşar.
İnsan ise bütün bunları yaparken aslında kendi iç dünyasını da tüketmektedir.
Namaka'nın dünyasında ayrılık da yeniden sorgulanır: Ayrım ile ayrı olmak aynı şey değildir.
Bir damla olarak başlayan hikâye, insanın kendisini yeniden hatırlama arayışına dönüşür.
Çünkü bazen okyanusa ulaşmak, dışarıda daha büyük bir şey bulmak değil; zaten içinde taşıdığın okyanusu hatırlamaktır.

Sessizlik Kitabı
İnsanlığın ortak hafızasına
Burada sessizlik yokluk değildir. Bir hafızadır. Bir tanıklıktır.
Kitap hakkında
Kitap, insanlığın hafızasında derin izler bırakmış toplumsal ve tarihsel acılardan başlayarak ilerler.
Kızılderililerden Mayalara, İnkalar’dan Aborjinlere, Afrika halklarından Amazon topluluklarına, Zerdüştlerden Yezidilere ve Süryanilere uzanan ilk bölüm; topraklarından koparılan, dilleri susturulan ve hikâyeleri unutulmaya bırakılan insanların sesini şiir aracılığıyla yeniden duyurmaya çalışır.
Sonra sessizlik dışarıdan içeriye doğru yürür.
İnsan kendi hayatının içine döner.
Söylenemeyenler, bastırılanlar, unutulmak istenenler ve yıllarca boğazda taşınan kelimeler şiirin konusu olur.
“Sessiz Dil Şiiri” bölümünde şiirin kendisi bile zaman zaman eksilir; çünkü bazı duygular tamamlanmaz ve bazı cümlelerin taşıdığı yük kelimelerden daha büyüktür.
Ardından insan susar. Doğa konuşmaya başlar.
Toprak mezarları, su savaşları ve sürgünleri, ateş yakılan bedenleri, hava ise insanlığın bütün çığlıklarını taşır.
Elementler burada yalnızca doğanın parçaları değil, insanlığın yaptıklarına tanıklık eden hafızalar olarak karşımıza çıkar.
Böylece kitap giderek büyür.
Bir insanın sessizliğinden bir halkın sessizliğine, oradan doğanın sessizliğine ve nihayet insanlığın ortak vicdanına ulaşır.
Dördüncü bölümde bu sessizlik bir ritme dönüşür. Kayıpların, acıların ve hatıraların içinden bir “tını” yükselir.
Ve sonunda Ruh Mührü gelir.
Kitabın son bölümünde belirli bir insanın ya da halkın hikâyesinden söz etmek artık yeterli değildir. Çünkü anlatılan acı, insanlığın ortak hafızasına dönüşmüştür.
Sevilmemiş çocuklar, yalnız kalmamak için kendisinden vazgeçen insanlar, susturulmuş kadınlar, başarısız olduğunu düşünen babalar, sevgiden kaçanlar ve geçmişinin ağırlığını taşıyan herkes bu son bölümün içine girer.
Şiir burada bir ithaf olmaktan çıkar. Bir itirafa dönüşür.
Ve okurun karşısına bir ayna olarak dikilir.
Sessizlik Kitabı'nın meselesi yalnızca susmak değildir.
Asıl soru şudur:
Neyi susturduk?
Kimi duymadık?
Neyi unuttuk?
Bu nedenle Sessizlik Kitabı, yalnızca okunacak bir şiir kitabı değil; insanın kendi vicdanıyla karşılaşabileceği bir alan yaratma denemesidir.
Çünkü bazı kelimeler yüksek sesle söylendiğinde anlamını kaybeder.
Bazı acılar ise ancak sessizlikte duyulur.
Bu kitap, suskunluğun içinden çıkan bir sestir.
Ve belki de en büyük sorusu şudur:
Sen sustuğunda, içinde kim konuşmaya devam ediyor?
“Bütün yollar insanın kendisine çıkar.”