Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İn’en ile San’an İnsan’ın Hikayesi

08/08/2023
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
6
İn'en ile San'an İnsan'ın Hikayesi

Dünya tarihinde geçmişe ve geleceğe dair bütün hikayeler iki heceli tek kelime üzerine olacak… Bilmem kaç yüz bin sayfalık bir kitabın her sayfasının ortasında tek bir kelime olacak ve birinden diğerine geçerken arada boşluk gibi görünen her satırda, yazılmamış ve ifade edilmemiş cümleler olacak. Yine de İn-san’ı ve onun yolculuğunu anlatmaya yetmeyecek…

İn'en ile San'an İnsan'ın Hikayesi

Amaç için yola çıkıp amaçsız kalmak farklı bir hal. Düşün kitabı açıyorsun, önsöz boş, içindekiler kısmında … var … ve sonra ilk sayfanın orta yerinde “in-san” yazıyor ve arka sayfanın da tam ortasında da “in-san” ve bütün sayfalar böyle devam ediyor… Son sayfada yine … var… kapak beyaz ön tarafta, siyah ve büyük punto “iki hece” yazıyor arka kapakta ise “tek kelime”… İki hece/tek kelime in-san ve o varoluşun her anına nüfuz edip ya yok ediyor ya da var ediyor. Sen öğrenci mi öğretmen mi olmak istiyorsun? Öğrenci yok eden, öğretmen var eden midir? Bilmiyorum! Belki de öğrenmeyi bırakıp, öğretmeye başlamak gerekiyor…

İn’en kim? san’an kim? bilmeden yaşıyor hayatı, insan çocuğu. Kitaplar yazılıyor anlatmak için ona dair her şeyi yine de manasının derinliği yüzünden anlayamıyor in-san, çünkü hamlığından vazgeçmek istemiyor. Hamlık mı? Tamlık mı? diye sormayı da akledemiyor. Çünkü onların da ne olduğunu bilmeden geçiriyor ömrünü.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

İn'en ile San'an İnsan'ın Hikayesi

Bir kitaba denk gelmiştim adı “Okunacak en büyük kitap, insandır” idi. İn-san okuyabilmek bir marifet midir? Yoksa insan okumak varoluşun hakikati midir? Kaç kişi insanı okuyabilir ki? İnsan okumak için hangi dili bilmek gerekiyor? Açıkçası bu konuda bir fikrim yok, insan evrenin satırlara dökülmüş hali gibi duruyor orada. Korkuları, hezeyanları, duyguları, arzuları, ihtirasları, beklentileri, özlemleri ve daha da önemlisi yaşanmışlıkları onların hepsini kendi içinde benzersiz kılıyor. Dikkat ederseniz, insanı anlatırken renginden, dilinden ve cinsiyetinden bahsetmedim. Onlar sadece görüntüler dünyasındaki yansımaları, gerçek değiller, sadece şekiller…. Ve insan şekliyle değil, bilgeliğinden, erdemli oluşundan, onurlu duruşundan, korkularıyla yüzleşmesinden, duygularıyla yaşamasından belli eder kendisini.

Bugün dünyanın en büyük sorunsalı, insanları şekillerine göre sınıflandırmasıdır. Sarı, beyaz, siyah, latin, çekik gözlü, kısa, uzun, sarışın, esmer, kumral, dişi, erkek ve uzar gider liste. Bunların içinde insana dair bir tanım var mı? Bence yok. Bazıları renk, bazıları şekil tanımı, bazıları da cinsiyet belirtiyor… Bunlara ilave bir de inançsal tanımlamalar var onlar da insanı anlatmıyor… İlginç olanı ne biliyor musunuz? İnsanın kendisini bu kadar garip tanımlarla eşleştirip kendisini o sanması. Bir yerlerden İn’diğine inandığı bilgilere kanıp topladığı San’rıların toplamını kendisi sanıyor. Ne büyük yanılgı ve kayıp değil mi?

İn'en ile San'an İnsan'ın Hikayesi

Haydi yine bir kitap yazalım, sadece insanı anlatalım. Masumiyetini dile getirelim mesela. Anne, baba, toplum, eğitim sistemi, ideolojiler ve inançlar ile dönüştürülmeden önceki masumiyetini anlatalım. Ya da sevgisini dile getirelim. Beklentilerle inşa edilen sevgileri değil tabi. Kocaman ve özgür sevmelerini yazalım satırlara. Oyunlar oynadığında çocukluğunda ona yaramazlık yaftası yapıştırmayalım. Bizim istediğimiz gibi değil, onun istediği gibi oynansın oyunlar. Sarıp sarmalayalım sadece insan çocuğunu. Bir şey kırdığında gülümseyip, seni seviyorum diyelim. Bir şeyi doğru ya da yanlış yaptığında da gülümseyelim. Boş verelim psikoloji biliminin saçma sapan yaklaşımlarını, özgün ve özgür büyütelim o sevgi dolu çocuğu. Çünkü o da büyüdüğünde insan olacak, kayıpları olmasın neşeden ve sevgiden yana. Korkuyor diye kızmayalım ve dalga da geçmeyelim, korkunun bir duygu olduğunu ve korkusunun dilerse geçeceğini, korkmayanları göstererek anlatalım. Hayat basittir, hayat kolaydır ve hayat sen emek harcarsan eğlencelidir, her zaman da karşılığını verir diyelim. Böylece gözü korkmaz olan bitene baktığında. Kaygılarını alalım ufak ufak, gözlerinde büyümesin yarın, içinde yer etmesin gelecek…

Çocuklar, neşesiyle renk katsınlar hayata. Ürkmesinler gökkuşağı renklerini taşıyor diye resimleri. Kim demiş ki gökkuşağı renkleri eşcinsellerindir diye, o renkler çocukların renkleridir. Çocukların rengini çaldılar diye suçlamıyorum onları ama başka renk bulsalardı ne olurdu yani. Şimdi çocuklar korkar oldular hayallerindeki tüm renklerden. Halbuki renkler onlara aitti ve düşlerini, camlarını, duvarlarını süslerdi o renklerle. Bir kedi çizip üzerine çekiverirdi gökkuşağını. Yağmur yağmasa da renkleri doğururdu çocuklar. Şimdi renkler de çocuklar da öksüz kaldılar…

Bütün olasılıkların ötesinde, olasılıksızlığın tam orta yerinde var olmanın her halini hece hece yaşayabilmenin tarifsizliği ve tanımsızlığı. Yolculuğun da tarifsizliği içinde garip bir zaman ve mekanda denk gelen iki kelimenin dört hecenin hiçbir zaman şiir olamadan, şiir tadında seslenişleri ile yine ve yeniden tanımsız kalmak. Yani in-san olmak. Şefkatin bilgeliğini, sevginin görkemine eklemek ve sarıp sarmalamak kendini ve dünyayı.

İn'en ile San'an İnsan'ın Hikayesi

İnsan, duyguları tarafından yönetilmeye başladığında gözleri kararan bir tür. Sahip olma arzusu baskın oluyor.

Bir yere gidiyor orayı çok seviyor, parası varsa orayı satın alıyor

Bir çiçeği görüyor, koparıyor

Bir kadın ya da adamı görüyor yaşamından koparıyor onun olsun istiyor sadece onun

Bir eşyayı görüyor hemen almak istiyor

Sahip olabildiği yetenekleri ve zenginlikleri kadarıyla sahip oluyor. Parasıyla alabildiğini parasıyla, bedeniyle alabildiğini bedeniyle alıyor… Sahip olmayı kendi eksikliğini giderecek sanıyor. Fakat ne eksikliği tamamlanıyor ne de sahip oldukları onu mutlu ediyor.

İn’sen gidecek yerin yok, San’dığın kadar büyük bir cennette yok öte tarafta. Hal böyle iken, kalmışken kendi varlığınla baş başa neden asıl olanı olmak için çaba harcamazsın ki insan çocuğu… Bu kadar kolay iken insanlıktan nasibini almak, onu elinin tersi ile itip nasipsiz mahluklar gibi dolanır durursun ortalık yerde. Hiç mi görmezsin dünyanın döngüsündeki o güzelim dengeyi. Ne zaman taşıyacaksın kendi varlığını hayvan diye gördüğün o canlıların mertebesine de içinde dengeye getireceksin zihninle duygularını… Ve ne zaman büyütüp yükselteceksin, yüreğin ile sezgilerini harmanlayıp insan olan yanlarını. Ne zaman…

 

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir