Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı olabilir mi? Her gün sevgi, ayrılık, özlem, hasret ve kırgınlık üzerine şarkılar dinleyen insanların, birbirlerinin gözünün içine bakıp “Seni seviyorum”, “Sana kırıldım” ya da “Korkuyorum” demekte zorlanması koca bir çelişki. Oysa mesele duygularımızı kaybetmiş olmamız değil; onları kendi hayatımızın içinde, kendi sesimizle kullanmayı bir türlü öğrenememiş olmamız.

Bu topraklarda sevmenin bir sanat olduğu zamanlar vardı. Her türkü bir ayrılığı, her şiir bir hasreti, her hikâye bir kavuşmayı anlatıyordu. İnsanlar doğrudan söyleyemediklerini bu dizelerde, bu ezgilerde buluyorlardı. Duygular hakkında böylesine zengin bir kültürel mirasa sahip olup da bireylerine kendi kalbini açmayı öğretememiş bir coğrafyayız biz. Aşkı anlatan yüzlerce şarkıyı tek bir ağızdan söyleyebiliyoruz ama sevdiğimiz insanın karşısına geçip “Seni kaybetmekten korkuyorum” diyemiyoruz. Bir türküde ayrılığı saatlerce dinleyip, o kapıdan çıkıp giden insana “Gittiğinde çok üzüldüm” diyemediğimiz gibi.
Çünkü duyguyu dillendirmekle onu yaşamak aynı şey değil. Bir şarkıyı dinlerken gözlerimizin dolması, kendi kırgınlığımızın köklerine inebildiğimiz anlamına gelmiyor. Başkasının cümleleriyle kendi yaramızı tarif etmek kolaya kaçmaktır çoğu zaman. Asıl zor olan,
“Ben şu anda neden öfkeliyim?”,
“Neden bu kadar kıskandım?”
“Beni gerçekten ne incitti?”
diye o amansız soruları kendi kendimize sorabilmektir.
Türkü söylemek kolaydı, çünkü söz zaten oradaydı. Şarkı bizim yerimize konuşuyor; şair bizim yerimize özlüyor, âşık bizim yerimize acı çekiyordu. Biz de bütün bunları dinlerken kendi duygularımıza yaklaştığımıza inanıyorduk. Oysa yalnızca başkasının yarasını okşuyorduk.
İnsan sevdiğini söyleyebiliyor ama sevgisinin eyleme dönüştüğünde ne anlama geldiğini bilmiyor. Kıskançlığı sevgiden, susmayı olgunluktan, öfkeyi güçten ayırmakta zorlanıyoruz çoğu zaman. Zira bize duyguların kendisinden çok, onlara nasıl kılıf biçeceğimiz öğretildi. “Erkek adam ağlamaz”, “çok belli etme”, “güçlü dur” denile denile, ne hissettiğimizi değil, hissettiğimizi nasıl saklayacağımızı ezberledik.
Öfke, bunun en kusursuz örtüsü. Kırgınlığını söyleyemeyen insan birden öfkeleniveriyor. Korkusunu gizlemek isteyen sertleşiyor; değersiz hisseden, karşısındakini küçümseyerek hayatta kalmaya çalışıyor. Terk edilmekten korkan kişi ise sevdiğini kontrol etmeye çabalıyor. Derken asıl duygu silinip gidiyor, geriye sadece o hırçın kabuk kalıyor.
Sonra da dönüp ilişkilerimizde birbirimizi anlayamamaktan yakınıyoruz. İnsan kendi duygusunu tanımlayamadığında, faturayı karşısındakinin davranışına keser. “Beni kızdırdın”, “Sen değiştin” deriz. Oysa o zırhın ardında “Kendimi değersiz hissediyorum” veya “Bana eskisi kadar yakın olmadığını düşünüyorum” gibi çok daha çıplak, savunmasız cümleler yatar. Fakat çıplaklık ürkütür. Suçlamak, öfkelenmek, hatta sessiz kalmak her zaman daha kolaydır. “Ben kırıldım” demek, insanın göğüs kafesini iki yana açmasını gerektirir çünkü.
Duygusal ketumluk sadece kişisel bir defo değil. Aile ilişkilerinden çalışma hayatına, eğitimden sosyal medyaya kadar her şey duygularımızla kurduğumuz o çetrefilli ilişkiyi şekillendiriyor. Bugün geçmişten çok daha fazla ifade aracımız var. Emojiler, mesajlar, kişisel gelişim aforizmaları her yeri sarmış durumda. Sürekli “kendini ifade et” telkini altındayız. Buna rağmen, iki insan masaya oturup gerçek bir konuşmanın içine çekildiğinde, kalplerinden geçeni dudaklarına dökmekte hâlâ tutukluk yaşıyorlar.
Bir insan travmalarından bahsedebilir ama kendi eylemlerinin sorumluluğunu almaktan kaçabilir. “Ben böyleyim” deyip işin içinden çıkmak, bunun kendi özü mü yoksa sonradan giydiği bir zırh mı olduğunu sorgulamamaktır. İhtiyacımız olan şey, yeni duygular keşfetmek değil; içimizde çürümeye yüz tutmuş o eski duyguları kendi cümlelerimizle dillendirmeyi öğrenmektir:
“Ben kızgınım.”
“Ben korkuyorum.”
“Ben seni özledim.”
“Bana yaptığın şey beni incitti.”
“Bunu yaparken seni kontrol ettiğimi fark ettim.”
Ve belki de en zor cümle budur: “Bilmiyorum.”
İnsan kendi labirentine girdiğinde her zaman o ışıltılı cevapları bulamaz. Bazen sadece karmaşayı görür. Sevgi sandığının korku, öfke sandığının kırgınlık, bağlılık sandığının ise yapayalnız kalma dehşeti olduğunu fark eder.
Bu coğrafyanın hikâyesi tam da o itirafla yeniden yazılabilir. Geçmişin türkülerini ve şiirlerini terk etmeden, ama onların bizim yerimize konuşmasını da beklemeden. Başkasının yazdığı bir şarkıda kaybolmak güzeldir. Ancak insanın kendi hayatının ortasında durup “Ben gerçekten ne hissediyorum?” diyebilmesi bambaşka bir devrimdir.
Duygularımızı kaybetmedik; yalnızca onları başkalarının sözleriyle yaşamaya alıştık. Kendi duygusunu kendi sesiyle söyleyebildiği gün, insan hem kendine hem de karşısındakine gerçekten dokunmaya başlar.
Instagram : Murat Tali







