Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Ben’liğin Yitik Hikayesi

11/01/2023
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
1
Ben’liğin Yitik Hikayesi

Kayıp ruhlar diyarı neresidir bilmiyorum ama ruhumun; şu girdiği bedenin ve onun şahı olan zihnim sayesinde kendini kaybettiğini biliyorum.

Amansız bir şekilde özüme kavuşma arzusu ile o kavuşmanın belirsizliğindeki korku arasında sıkışmış zihnin ya da insan varlığının efendisi olan egonun hikayesinde, ruh; kendine ne kadar alan açabiliyorsa o kadar özgür hissediyorum kendimi.

Ya zihnini ya da bedenini terk et demiyor ruh. İkisini topla gel diyor… Ama ego bu birlikteliği onaylamadığı için sürekli kert vuruyor bu naif davete.

Ben’liğin Yitik Hikayesi

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Haydi bakalım, bu diyara geldiysek ve geldiğimiz gibi gideceksek, şu yolculuğu en güzel haliyle onurlandırmanın bir yolunu bulup devam edelim yolculuk denen bu hikayedeki rollerimize…

Nereden başlanır bilmiyorum çünkü insanlığın en temel arayışıdır, bu hayata geliş amacı. Kaybolduğunu düşündüğü zamanları arar. Onu her türlü kavram ile açıklamaya çalışır yine de bulamaz yanıtını, en son gelip dayandığı yer inançlar olur ama onları da aşan ve onların da yetersiz kaldığı yerler olur sorularına ve tam da orada ruhban sınıfı girer devreye ve der ki “sorgulama”… Daha ötesini onlar da bilmiyor çünkü ve onların okuduğu kitaplarda da insanın, sorgulayan aklına hitap edecek bilgiler yok. Var olduğu iddia edilen bilgiler ise insanlığı çok da tatmin etmiyor, korkuyla ve cehennem azabıyla cezalandıracağı düşüncesiyle sınırını geçemiyor çoğu insan.

Truman Show’daki gibi engeller ve duvarlar var her yanında. Perdeyi yırtmaya çalışanlar, korkularıyla yüzleşmek istemeyenler yüzünden tekrar geri çekiliyor. Geçen gün izlediğim bir Youtube kanalında anlatılan “Yengeç Sepeti Sendromu”’ndaki gibi bütün hikaye. “ Üstü açık bir kovaya konulan yengeçler, buradan kolayca kaçma şansları varken bunu başaramazlar. Biri hamle yapıp, dışarı çıkmaya yeltenirse, diğer yengeçler onu hemen içeri çekerler. Böylece hiçbir yere gidemezler ve balıkçı da bunun rahatlığı ile yengeç tutmaya devam eder.

Yengeç Sepeti Sendromu

Toplumun geneline bakın, kendi inandığı şeylere inanmayanları içine çekmeye çalışan on milyonlarca misyonere rastlarsınız. Onlar kendi içine düştükleri şeylerden kurtulamadığı için çevresindekilerin de orada olması gerektiğini düşünürler. Her ne kadar tüm insanlığın kurtuluşu için bunu yaptıklarını iddia etseler de günün sonunda amaç insanlığı kurtarmak değil, kendini içine düştüğü yerde yalnız hissetmemektir. Bu yüzden çoğu ideoloji ve inancın içinden çıkmak isteyenler ciddi cezalandırmalara maruz kalırlar. Bunlar içinde, tecrit, şiddet, işkence, ölüm bile yer alır.

Bütün bu karmaşa içinde başrolde kim oynuyor biliyor musunuz? Zihin, ego ve onların yaveri olan duygular ile bu üçüne teslim olmuş beden. Haydi ama bilmiyor muydunuz? Tüm dünyayı korkularınız ve duygularınız ile şekillendirdiğinizi. Savaşları, katliamları, yıkımları, yok edişleri zihnin kurguladığı oyunda tüm silahlarını kuşanıp meydana çıkan siz yapıyorsunuz. İçinize dönüp bakın, katliamı, yıkımı hatta savaşı sadece dış dünyaya yapmıyorsunuz kendinize de yapıyorsunuz. Korkularınızın ve duygularınızın esiri olarak kendinize neler yaptığınızı bilseniz şaşarsınız. Yazının başlangıcına konu olan “kayıp ruhlar diyarı” aslında kendi varlığınızdır.

Ben’liğin Yitik Hikayesi’de tam da burada başlıyor.
Bana göre iyi olan şey sana göre de iyidir bu yüzden sen de yapmalısın.
Bana cenneti vaat eden şey sana da cenneti verecektir bu yüzden sen de inanmalısın.
Bana kurtuluşu vaat eden düşünce seni de kurtaracaktır bu yüzden sen de bu dava için mücadele etmelisin.
Beni zengin eden şey seni de zengin edecektir, bu yüzden bundan haberdar olmamalısın.

Ne kadar karmaşığız değil mi? Ne kadar herkesi düşünüyor? Ne kadar çok iyilik peşinde koşuyoruz? Peki tüm bunların olmadığı bir AN’da ya da YER’de neler yapabilirsin?
Orada ne yaparsan anlamlı olursun?
Orada ne söylersen, kendini ikna edersin?
Aklına kaç ideoloji ya da inanca dair düşünce gelir?
Hakkında büyük iyilikler düşündüğün ve kurtarmaya çalıştığın birine servetinin yarısını verebilir misin?

Ben’liğin Yitik Hikayesi

Zihnin, benliğin, düşüncelerin, inançların sana hangi gerçeklikle geldi ve seni inşa etti, hatırlıyor musun? Unuttun değil mi hepsini? İşte insanın tüm varoluş yolculuğunun sırrı burada “unutmak” bu yüzden öğrenmesi gereken tek şey de “hatırlamak” oluyor. Peki bunu başarabilmesi mümkün mü? Olasılık hesabına vurduğumuzda çok düşük ihtimal barındırıyor içinde. Çünkü dış uyaranı ve korkuları o kadar fazla ki onlardan özgürleşip sıfır noktasına erişebilmesi ve kendisi olduğu o ana varması mümkün görünmüyor.

Yitik ruhların; benliğini ve özünü kaybedişinin temel nedenlerini fark etmesi ve sonrasında hepsini bir kenara itme cesareti bulması içine ne gerekiyor, açıkçası bu konuda bir yorum yapamayacağım. Çünkü biri sevgi için, diğeri değer duygusu için, bir başkası kabul görmek, bir diğeri onaylanmak için ve bir sürü diğerleri anlam arayışı için farklı yolları deneyimlemeyi seçiyor. Bütün bu seçimlerin tohumları o kadar erken yaşlarda atılıyor ve onların kökleri o adar derinlere işliyor ki onları söküp atmak mümkün görünmüyor.

Ego, zihin, duygu, korku, inanç, ideoloji ve bedenin arzuları, büyük resmi görmemizi engelliyor ve bizleri kayıp bir ruh haline getiriyor. Her birimiz “kayıp ruhlar diyarında” kendi benliğimizi arayan kayıp yolcularız. Bulduğunu düşünen çığlık çığlığa sağa sola sesleniyor ama bulduğu şey sadece ve sadece kendi zanlarıyla inşa ettiği küçük bir AN’ın ortadan kaybolmasından başka bir şey olmuyor.

Ne yapmalıyız peki? diye sorduğunuzu duyar gibiyim? Açıkçası söyleyecek olacağım şeyler bugüne kadar milyonlarca kez söylenmiştir ama dikkatinizi çekmediğine ve bu yazıyı buraya kadar okuyup, düşüncenizin arkasında bir yerlerde, bundan özgürleşebilirim dediğiniz bir benlik hikayenizi bulamadıysanız, size vereceğim bir kırmızı ve mavi hapım yok ne yazık ki…. Hatırlamanız gereken şeyleri bulmak için unutmayı ve terk etmeyi seçin. Ardı gelecektir, arkası da görünecektir. Hatırlayın, camın arkasına simi sürüp onu aynaya çevirende sizdiniz.

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir