Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Yazmak aslında SUSMAKtır

10/01/2016
in İletişim Sosyolojisi
0
1

Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan bir gecenin içinde Mehmet ERDEM’den “Hep sonradan gelir aklım başıma” parçası çalıyor. Hayatın bütün dinamiklerinin altına dinamit lokumu koyup, bütün tümceleri patlatarak, insan ömrünün arayışlarını öbekleşmiş zarflar misali dilimlere ayırmak suretiyle bir anlam kargaşasına girmek istedim…

Yazı nedir? Neden yazmak ister insan? Sanırım, bozulan düzeni düzeltmek isteyenler için devrimin bir aracıdır yazı. Slogan üretmek, manifesto yazmak, örgütlenmek ve örgütlemek için kullanılan bir araç olur solcunun elinde.

yazmak-susmaktir

Bazen de insanların yüreğini secdeye getirmek isteyen, sisteme başkaldıran hallerini rükuya eğen, tam teslim olan ve cennet ile cehennemi ayırıp, arafta şeytana teslim olacakları kurtaran, ilahi metinler haline dönüyor yazı, bir inanç önderinin dilinde.

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Anlat o zaman

Gerçeklerle yüzleşmek üzerine

Bilim insanları için, dünyayı ve insanları kurtarmak için ortaya atılan fikirlerin formüle edilmesi ile yan yana gelen kelimelerin, nükleer bir bomba olup Nagazaki de çocuk düşlerinin katledildiği atom parçacığı haline de gelebiliyor yazı…

Yazmak, sanırım en çok aşka yakışıyor.Ve sevgiye yakışıyor. Bir annenin ya da babanın, kendi çocuğu ile düşlerini anlattığı yerde anlam buluyor yazı. Bir çocuğun henüz harfleri bir araya getirmeyi öğrendiğinde “Seni seviyorum” diyebilmesindeki kudretli ilaçtır kimi zaman yazı…

Eski zamanları günümüze taşıyan tozlu raflarda yaşayan bilgidir yazı aynı zamanda. Orada kimin kimi öldürdüğünü, hangi komutanın zafer kazandığını, hangi komutanın öldüğünü hatırladığımız bir zaman izdüşümüdür yazı. Ama yazı tüm o savaşlarda, hangi amaç için öldüğünü bilmeyen ve isimleri tarihin hiçbir yerinde geçmeyen milyarlarca adamın, kadının, çocuğun ve hayvanların kanlarıyla mürekkep olup tüm yaşamın yüklemi olduğu ve öznelerini ortadan kaldırdığı edebi bir yok oluş halidir yazı…

Yazmak nedir,

Tüm yok oluşların ve ölümlerin besleyicisi olan siyasetçilerin ve din tacirlerinin en büyük silahıdır yazı. Onunla öyle oynarlar ki kendi elleri ile yazdıkları her bir sözü kutsallaştırıp kiminde anayasa kiminde din kitabı diyerek sokak ortasında insanları çarmıha gerdikleri, duvar diplerinde kurşuna dizdikleri, cadı avına çıkıp yakıp yok ettikleri bir cinayet aracıdır aynı zamanda yazı…

Yazmak çok tehlikeli bir oyundur hayat planında. Her kendini gerçek sanan kişisel gelişimcinin ortaya attığı olumlamalar ile kendisini olumlamaya çalışan insanın kaybolup, diğerleşip, sadece cümlelerde edat (tek başlarına bir anlam taşımayan, fakat cümle içinde anlam kazanan) haline geldiği yaşamlarda oyunlar oynayan ve başkalarının cümleleri içinde anlam bulmaya çalışan sözcükler yığınıdır yazmak…

Eğitim sisteminin harflerin eğriliğine, çizgiler üzerinde duruşuna, iki harf arasındaki uzaklığı ölçerek değerlendirmelerde bulunduğu ve yedi yaşında yüzleştiğimiz, sanki kitap gibi yazabildiğimizde hayatın da tüm sırlarını çözebileceğimize inandığımız bir hizaya getirme hastalığıdır yazı…

Bakkalın veresiye defterine sürekli olarak fazla yazdığı, elimizdeki küçük defterle o büyük defterdeki rakamların bir türlü birbirine denk gelemediği ve ticaretin daha mahallede iken arsızlaştığı ve kapitalizm, emperyalizim ve onların coşkusuyla doğan sosyalizm ve komünizmin anlatıldığı fakat günün sonunda yine işçinin işçi kaldığı, ruhbanların ve askerin ve siyasetçilerin ve kalburun üstüne binenlerin kendi sistemini sürdürdüğü bir bilgi aktarımıdır yazı…

Yazı, kimine tanrıyı anlatabilmenin bir yoludur. Kimine göre yolu tarif edebilmenin. Hayatın yazı ile başladığına inananlar ile yazının aslında hayatı bitirdiğine inananların arasında kalan belirtili isim tamlamalarının bütünüdür aslında yazı. Süleyman’ın Mührü gibi vurulur zaman denilen takvim yapraklarının her birine. Kim en güçlüyse onun sesini gerçek kılar yazı, güçsüzlerin ise olumlamalarla umudunu besler ve belirtisiz isim tamlaması şeklinde bir geleceği vaad eder…

Yazmak, herkesin kendisini anlatmak istediği fakat anlatamadığı dostlarının yerine, kağıt üzerine, klavye tuşlarına basılarak elde edilen ve görünmeyen fakat bir yerlerde var olan ve yazanı anlayan insanların olduğu bir dünyaya kabul edildiği bir kimlik kartıdır… Yani şimdi bu yazıyı yazan ben ile beni anladığını sandığım bu yazıyı okuyan sen arasındaki bir bağdır aslında yazı…

Yazı sadece yazmak mıdır? Aslında değil, okula yazılmak var, kıza ya da çocuğa yazılmak var, hayata yazılmak var. Okula yazıldığında meslek sahibi olursun, kıza/çocuğa yazıldığında muhtemelen sevgili olursun, hayata yazıldığında mavi/pembe kimlikli bir insan olursun. Yazmak bu ya doğduğun andan ölene kadar geçen süreyi de sana hatırlatan rakamlar kümesini de barındırır içinde. Doğumu 13.08.1971 ölümü ∞

yazmak-aslinda-susmaktirYazmak mı?

Bence yaşamak ile eşdeğer bir yürek kusması sadece!!! İnsanı diğer varlıklardan ayıran tek şeydir yazmak. Yaşadıklarını dile getiremeyip söze dökmek, sevdiği kişiye karşı dile gelemediklerini mektuplara dökmektir.

Yazmak, öyle hafife alınacak bir eylem değildir. Kimi zaman dünyayı değiştiren antlaşmalar kimi zaman da ülkeleri ortadan kaldıran maddeler olup çıkar karşımıza…

Ve yazmak

Yeni doğan bir çocuğa verilecek ismi tarihe altın harflerle kazımaktır. Onunla büyüyüp ifade edilecek olan sevgileri dile getirmektir yazmak. Barışa seslenmektir, umuda dile gelmektir, doğru bildiğin şeyi bağırmaktır yazmak ve aslında yazmak, kendine ve hayata karşı SUSMAK/tır…

Yazmak aslında SUSMAKtır… Duyabilene…

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında...

Evrene Yazdığımız Prompt

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Bugün, hayatın akışında kendiliğinden gelişen iki ayrı sohbetin sonunda, zihnimde bir şimşek çaktı. Önce bir dostumla yapay zekayı ve bu...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir