Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Dualitenin Ortasında Kalmış Arayışlar

03/01/2017
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
2
Dualitenin Ortasında Kalmış Arayışlar

Dualitenin Ortasında Kalmış Arayışlar

Her şey doğumum ile başladı, tıpkı evrenin başlangıcı için yaşadığı o ilk büyük patlama gibiydi bin sancı ile ışığa varışım. Öyle değil midir? Hangi işe başlarsan başla bir doğum ve başlangıç gerektiriyor ve yola çıkmadan önce ilk adımı atman gerekiyor. İlk adım…

Evet, ilk adım, hayatın her anında senin karşına çıkan o kutsal başlangıcın. Sonunda iyi yaptığını düşündüğünde ve mutlu olduğunda iyi ki atmışım o adımı dedirten, olumsuz bir sonuca ulaştığında ise kocaman bir keşke’yi başlangıç kelimesi yapan varoluş hikayesi. Bir hikayemiz var kendimize ait olan, en çok acıları barındıran en az mutlulukları hatırlatan bitmeyen döngüler silsilesi. Anne ile başlayıp, sadık yar kara toprak ile biten iki an içindeki yaşanmışlıklarımız.

Üryan bir Aşk’tı dilediğim, bu saltanat kayığına binip yüreğimde gezen de kim? 

Ben neden dünyaya geldim? Neden, varlığım bu kocaman dünyanın ortasında tek başına duruyor? Ben en çok haklı iken, yaşadığım bunca haksızlık kimin benden alacağının diyetidir? Öfkesini dinginleyemenlere neden ben adres oluyorum? Hep sancısını ben mi çekeceğim bu dünyanın? Üryan bir AŞK’tı dilediğim, bu saltanat kayığına binip yüreğimde gezen de kim? Bir dönüş vardı kendime ve soruların dünyasına.

Sorular dünyasını çözüm aramak için kitaplar okudum, okudukça gördüm ki kitapsız kalmak gerekmiş ben’i bulmanın yolu. Okudukça öğrendim ve bildim ve bildikçe kendimi yitirdim. Oysa okuduğum şeylerin, beni bana vermesi gerekiyordu beni benden alıp götürmesi gerekmiyordu. Böyle düşününce bir şeyi fark ettim, okuduğum tüm kitap ve yazılar aslında onu yazanların tecrübesi ve hayat yolunun hikayesi idi benim dersim onlarla bir olamazdı ki… Benim kendi hikayemi yazmam gerekiyordu.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Ben incindiğimde, içimdeki duygular başka türlü dile geliyordu, o incindiğinde başka. Ben sevince gözlerimden ışık çıkıyordu, o sevince sözcüklere dökülüyordu. Ben gülünce dişlerim görünüyordu, o gülünce sadece tebessüm edebiliyordu. Ben kazanınca derin bir şükran ile seyrediyordum, o kazanınca büyük bir coşkuyla kutluyordu. Öyleyse onun hikayesi benim hikayem olamaz. BEN olamaz. Ne yapmalıyım ?

Dualitenin Ortasında Kalmış Arayışlar

Evet, ne yapmalıyım?
İlk iş öğrendiklerimi unutmam idi. Öğretmen değildim, müfredatım yoktu bende olanı hatırlamaya başlamam gerekiyordu öncelikle. Nasıl olacaktı hatırlamak?

Evet hatırlamam gereken şeyler var. Bu dünyaya geliş amacım ilk hatırlamam gereken konu idi bunu da ne annem biliyordu ne de babam. Onlara sorsan; ‘evlat evlendik, çocuk olması gerekiyordu, sen doğdun’ derlerdi. Evet çocuk OL’ması gerekiyordu ve ben OL’dum. Hayatta tercihlerimizi yaşıyor isek bir tercih ve seçenekler silsilesi içindeysek ilk doğru şıkkı burada işaretlemiş oluyoruz sanırım.

OL’mak için doğmayı seçtik. Anne ve baba hazır, ortam hazır, tüm şartlar bizim OL’mamız için uygun hale getirilmiş. Şimdi, bize düşen bu şartların içinde en olağan şekilde kendimizi taşımayı ve BİL’meyi öğrenmemiz olacak.

Başlıyoruz öğrenmeye, ilk ders ya ilk engellerde alabildiğince hızlı gelmeye başlıyor, oğlum yapma, kızım yapma, elleme, dokunma, gitme, gelme, sus, konuşma, yemek ye, uyu, su iç, üstünü giyin, üşürsün, derslerine çalış, kursa git, ailen için ve toplum için hayırlı evlat OL…

İyi de ben kendim olacaktım hani şimdi bu toplum ve aile nereden çıktı? Neden onlar için bir şey olmam gerekiyor ki? Benim önceliğim Kendim OL’mak idi. Kendim Olmak…

Topluma ve aileye baktığımda herkes bir arayış ve terk ediş içinde ve herkes kendisini arıyor bulamıyor ve bulamadığı gibi de yeni katılan her bireyi kendisine benzetmeye çalışıyor. Kendisi gibi olanı kabul etmesi daha kolay oluyor sanırım o yüzden herkes aynı yolun yolcusu gibi hareket ediyor. İyide ben onlardan biri değilim! Onlar gibi olamam! Olmamam gerek! Benim kendim OL’mam gerekiyor. Bu kadar çetrefilli bir yol mudur insanın kendisi olmaya çalışması? Sanırım cevabı kocaman bir evet. Kendisini yitirmiş bir sürünün içinde aykırı duran birini kurt kapar endişesi yatıyor. İyi de ya ben de kurtsam ne işim var koyunların arasında değil mi? Sanırım burada da başka bir gerçek ortaya çıkyor;  farkındalık… Kendi farkındalığını fark etmek. Evet ya ben bir kurtsam, bu sürünün bir bireyi değilsem, kendimi bir an önce dışarı atmam gerekiyor. Yoksa sürü beni kendisine benzetecek…

Ben Kimim ile başlayan yolculukta OL’mak için fark etmek gerekiyor. Bunu öğrendik fakat zamAN öyle hızlı geçiyor ki neredeyse sona yaklaştık. Daha bulamadık kim olduğumuzu. Gördüğümüz bir beden var, o bedenle hayat bulan bir nefes var, gören gözler var, duyan kulaklar, hisseden bir ten ve karar veren bir akıl, seven bir yürek hepsi tastamam yerinde. Böyle her şey yerinde iken neden kendimizi eksik hissederiz ki gelirken almayı unuttuğumuz harita yüzünden mi? Evet ya bu yaşama adım atarken elimizde bir harita vardı kendini tamamla ve gel’in tüm yollarını gösteren harita. Anne baba seçilecek, okullar okunacak, adımlar atılacak, kararlar verilecek ve tamamlanacak, dönülecek geri. Tam da bu esnada toplum ve hayatın koşturması öyle bir sarar ki insanı neden geldiğini nereden geldiğini unutur işte tam burada bir ders daha çıkıyor karşısına insanın hatırla! Yolun başlangıcındaki tetikleyici gibiydi fakat bu sefer daha etkili ve sert derslerle karşına çıkıyor hatırla, hayata geliş amacını hatırla. Kendini bulman için sana verilen derslerdeki özü hatırla, görülmeyeni gör. Neden aynı şeyleri yaşatıp duruyorum sana onu gör. GÖRmek, içsel olanı fark etmek, ÖZ’e dönmek, ona sormak; ‘Sen Kimsin?’ diye.

İşimiz kolaylaşmaya başladı artık, çünkü sorunun muhatabı değişti. ‘Ben Kimim’ iken soru muhatabı bendim, şimdi dönüp özüme soruyorum Sen Kimsin diye. Bana kim olduğunu söyle ve amacını söyle. Bana kendini anlat. O, kısa bir gülümseme ile karşılık verir; ‘sessizlik içinde beni izle. Sus ve izle. Sus. Sadece sus ve izle. Aklını bırak, bildiklerini terk et, öğrendiklerini sil. İlk doğum anına dön ve sadece izle. Sus ve izle!’

Sona yaklaşıyoruz. Ben kimim ortaya çıkıyor artık, alınan derslerden sonra döndüğümüz ÖZ’ümüzden gelecektir cevap. Diyeceği şu; ‘benim kim olduğumu bileceksin öncelikle hatırla; ‘Sen Ben’sin. Ben ise Yaradan’ın sendeki yansımasıyım. Bana dokunduğun şu anda varoluşa dokunuyorsun. Varoluş sensin. Hatırla! Yaradılışa sebep olup, yaratımın içinde var olup, yaratandan olduğunu bilememek de zordur. Sen en zorunu başardın önce unuttun ve unuttuğun şeye ulaştın.’

Ben… Evrendeki her bir noktada tezahür edenim. Ben sevgiyim, ben aşkım, ben aşkınlık mektebinde sözcüğüm. Ben varlığın ÖZ’üyüm. Bu satırları okuyan Sen kimsin biliyor musun?Sen de Ben’sin.. Tıpkı benim Sen olduğum gibi.

Bir… AN’da olmadı evren. Fakat evrenin sırrına bir AN’da ulaşır insan. AN’da yaratmak ve varolmak dileğiyle.

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir