Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

ÜÇ’leme… Ruh, Beden, Zihin…

04/01/2017
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
1
Üçleme,Ruh, Zihin, Beden

Üçleme,Ruh, Zihin, Beden

Ruhun Bedendeki Varlığı Üzerine

Ruhun varlığı beden için bir şiirdir, bir uyanıştır ve bir varıştır. Oysa insan zihni tarafından ele geçirilmiş ve tarumar edilmiş ruhun sözcükleri, pespaye ve iğreti durmaktadır, insan düşüncesi üzerinde. Bilimin ispatlamak için tüm şartlarını zorladığı ve ölümden sonra anlamlı kıldığı ruhun varlığı, bu dünyada cehennemi yaşamaktadır oysa.

Bildiğiniz bütün bilgileri terk ettiğinizde ve sabırsızlığınızdan özgürleşip, kendinizi izlemeyi seçtiğinizde ve ruhunuzun kabri olan bedeninizi gördüğünüzde, fark edeceksiniz ki cehennem, araf, cennet, kabir, azap ve tüm öğretiler aslında ruhunuzu hapsettiğiniz o daracık mekâna yani bedeninize kazınmış duruyor.

Üçleme,Ruh, Zihin, Beden

Ruh, sonsuzluğu ve hiçliği deneyimlemiş bir ışık kırılımıdır insan bedeninde. İnsan, ona varma telaşının da ötesine geçerek, kazanmaya ve kaybetmemeye oynar hayatta. Aile, para, servet, çocuk, gelecek, okul, meslek, seyahat, hastalık, sağlık, ilişkiler, sevgili, aşk, zaman, saat, araba, ev, kıyafet, güzelleşmek ve daha binlerce şey onun gerçekliği haline gelir… Bütün çabası bedeninin arzusu, zihninin taşkınlığı ve aklının ermesi arasında gidip gelen sihirli dünya materyallerine erişmek üzerinedir.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Bütün bu koşturmaca içinde yitirir insan kendisinin asıl olan halini. İnsanlığından çıkmış deyimi bu yüzden çokça kullanılır. İnsanlığından çıkar insan, sebepsiz ve sonuçsuz servetler uğruna. Bir hayvanın ihtiyacı için sadece tek bir atış yapıp, o an karnını doyurması, insan varlığını tatmin etmez. Büyük filolar kurup, günlerce yetecek yiyecekleri depolar oraya. Bozulur atar, yenisini alır ve tekrar bozulur atılır ve tekrar yenisi alınır. Döngü böylece devam eder. Bu döngüyü sadece yemek olarak düşünmeyin; ilişkide, kıyafette, arabada, evde aklınıza ne geliyorsa hemen hepsinde, daha fazlasına daha büyüğüne, daha renklisine erişme çabası vardır insanın…

Beden. Zihin ve Dünya

Ruh, bütün bu koşturmayı izler mi? Yoksa bedenin içindeki sıkışmışlığı terk etmek için çaba mı harcar bilemez insan. Ruh, bedeni bırakıp gitmek üzerine sürekli denemeler yapar ve ruhun en özgür olduğu zamandır gece. Zihin, beden ile daldığında uykuya, kopartır kendini hapseden ipliklerden ve dolaşır alemi cihanı ve tadını çıkartır özgürlüğün. Ruhun varlığını duyumsamayan, zihin ve beden ise kendi gerçekliğinin yansıması içinde büyümeye devam eder hayatın içinde.

Zihnin ele geçirdiği ruhun, bedenden kurtulma çabası, beden üzerinde hastalıkları doğuruyor ve ölüme koşuyor insan habersiz ve çaresiz. Zihin ve beden, huzursuz olduğu yerde durmamaya çalışıyor ve bir an önce oradan gitmek istiyor ve bunun da farkında. Fakat o kadar çok ben yolcuğunda ki zihin, kendi sancısının kaçışından ve mücadelesinden ve hatta rahatlık çabasından, göremiyor içindeki asıl benin sancısını ve gitmek isteğini. Zihin sürekli olarak suçlama, suçlu arama, sancısını birilerine yükleme ve kendini sıkışmışlığın içinden kurtarma derdinde. Oysa bütün bunları neden yaşıyorum sorusunu sormadan yolculuğuna devam ediyor ve içindeki asıl olan Ben’in öyküsünü görmüyor ve duymuyor…

Üçleme

Ruhun, tanrıdan bir emanet olduğunu düşünen ya da ruhun ölümden sonra tanrıyla buluşacağını sanan insan, onu mutlu etmek için de kendince binlerce din ve inanç yaratarak yine kendisinin sorumluluğunu almayı reddedip, zihnin esaretinde bedenini yarattığı tüm inanç modellerine adamayı seçmiştir. Ruhun, görülme çabası ile Tanrı’nın görülme çabası insan zihni ve yaşam sürecinde aynıdır. Bu yüzden kimi zaman insan, Ruhu Tanrı’nın bir parçası olarak görür, Kimi zamanda Tanrı’yı ruhunun bir yansıması ve parçası. İkisi arasındaki gitgelleri öyle derinleştirir ve bir travma haline getirir ki sonrasında ilk inkâr anından itibaren yaptığı şeyi yapar ve dünyasal bağlarını güçlendirmek için ihtiraslarına, hırslarına ve kavgalarına döner…

Zihin, beden içinde yedi kapıdan geçer, maddiyat, seks, kontrol, sevgi, ifade, sezgiler ve maneviyat. Bütün bu kapılar insanın her kapıdan kendini özgürleştirmesi ve ruhunu fark etmesi için dönüşmesi gerekir fakat, her kapının cazibesi ve renkli halleri insanı cezbeder ve buralara mahkum eder. Ruh her kapının ardında bir gerçekliği insana göstermeye çalışır ve orada durur ama insan büyümeye hevesli olduğu için bunlarla ikna olmaz, kendine yeni seçenekler yaratıp, yeni kapılar açar.

Ruh ve zihin arasındaki bu iletişimsizliğin kurbanı olan beden ise, hisler ve tepkiler vasıtasıyla hem zihni hem de bedeni uyandırmaya çalışır. Ruh, zihni aşıp bedene varamaz, beden ise zihnin isteklerine karşı gelip ruhu bulamaz. İnsan İKİ’yi bir etme sevdasında koşturmanın derdinde hep içindeki asıl olanı unutup durur. Aslında ÜÇ’ten bir olmanın yolunu bulması gerekiyor. Bu yüzden bütün ÜÇ’lemeler BİR’in sancısını taşır içinde.

Ruhunuzun yolculuğunda farkındalıklı AN’lar diliyorum…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir