Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

BEN Kimim?

04/25/2017
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
2
Ben Kimim?

Ben Kimim?

İlk defa bu soruyu kendime ne zaman sordum hatırlamıyorum. Fakat doğduğum andaki ben ile bugünkü ben arasında geçen tüm ben sandığım kimliklerimi anlatıp durmuşum, bu soruya cevap arayışlarımda. Kendime samimi mi olmuşum? Yoksa özümü mü maskelemişim kendime? Bilemedim!

Murat’a Murat’ın içinden bakınca ilginç bir deneyim yaşadım. Aslında; yediği, içtiği, sevdiği ve sevmediği şeyler değil Murat. Ayrıca, bildiği ve bilmediği şeylerde değil. Boyu, kilosu, rengi, doğum yeri, inancı, kimlik numarası da değil, Murat. Birinin arkadaşı, diğerinin kardeşi, annesi, babası, oğlu da değil. Ona bakan ve yorumlayan kimliklerin bakış açısıyla görünen ve o olduğu sanılan kişi de değil, Murat.

İlginç değil mi? Birine hangi bakış açısıyla bakarsan, o renge ve kimliğe bürünüyor. Ama o baktığın kişi o değil, gördüğünü sandığında. Her şey, kocaman bir sanrıdan ibaret. Ben sandığım milyonlarca ben taşıyorum içimde. Hepsi ben, ama ben değil. Birinin oğlu olan Murat, aynı anda bir başka anne ve babanın oğlu olamıyor. Ama Murat, oğul kimliğini taşıyor. Birinin babası olan Murat’ta aynı anda başkalarının babası olamaz. Yani Ben’in olduğu her hal, ben görünen hallerin içindeki benin bir yansıması sadece.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Ben’lerin bile koşullar değiştikçe farklılaşan halleri var. Örneğin, yemeklerden nohutu seven ben ile aynı nohut yemeği istediği gibi olmayınca onu sevmeyen ben ile aynı. Ya da çayı seven ben ile çayın markası değişince lezzetini beğenmeyen ben de bu döngünün içindeki iki bakış açısını oluşturuyoruz. Tüm Ben’ler, koşullara ve açılara göre farklılık gösteriyor ve anda şekilleniyor. Bunu görünce, Murat tüm tanımlı kimliklerin dışına çıkıyor. Murat, farklı özellikleri sahiplenmiş, birçok deneyimi olan, olaylar ve durumlar karşısında verdiği kararlar ile kendisine kimlikler edinmiş bir varlık olarak göründü birden.

Murat ya da Murat’ların seçim şansı çoğaldıkça çoğalan ben (veçhe) halleri var. Üstelik bunu sadece Murat değil Murat’ın yaşam florası içinde yaşayan herkeste böyle tanımlıyor. Kime sorsan, şeklini anlatması otuz saniye sürer, sonrası ise ilişki içindeki deneyimler ve bu deneyimlerden elde edilmiş açıların tanımı ile uzar gider Murat’ı anlatmak. Kendimizin kimlikleri haline gelen bu tanımlar ve özellikleri kimi zaman, içten kabullenip ben yaparız. Kimi zamanda onu yok sayıp, benlikten çıkartırız. Ama farkında olmadan çıkarttığımız şeyi de ben haline getiririz. “Ben sohbet etmeyi severim“deki ben ile, “Ben el şakası sevmem“deki benin arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de Ben’den yansıyan ama ben olmayan Ben’lerdir…

Murat’ın sevdiği şeyler koşullara göre değişiyor. Haliyle bu diyemeyeceğim kadar çok seçenek sunabiliyorum Murat’a. Yani bir sürü yıldızı olan bir otelde sunulan açık büfe yemek seçenekleri içinde yemek seçmem ya da tatil için onlarca seçenek üretebilmem gibi. Kıyafetlerini de bu minvalde değerlendirebiliriz. Birçok insan Murat’ı aşırı özgür biliyor çünkü o takım elbise giymiyor. Kendisini rahat hissedebileceği kıyafetler daha çekici geliyor Murat’a. Hatta yırtık kıyafetleri bile tercih edebiliyor. Bunun sebebini sorduğumda Murat’a çok fazla cevap geliyor. İnsanların, algısı ile oynamayı seviyor sanırım ya da alışıldık kalıpları kırmayı. Güzel giyinen (ki bu kavram da görecelidir) benlere olan saygıyı da yok sayıyor. Biraz Nasrettin Hoca misali, “ye kürküm ye” algısından kurtarmak çabasında kendi coğrafyasında olanları. Peki bunlar Murat mıdır? Bence halen değildir. Varlık açıları deneyimler ile sabitlendiği için kimliğimize, ben sandığımız her halimiz de aslında bir deneyimin bendeki tezahüründen başka bir şey değil.

Ben Kimim?

Murat’ın sevme ve sevmeme hakkı var mesela. Her şeyi ve her hali kabul etme ve reddetme hakkı da var. Kimi kişisel gelişim uzmanları ya da spiritüel yalnızlar, var olan her şeyi sevmekten bahsediyor ya; Murat bu her şeyi sevme kavramının hem içinde hem dışında kalıyor. Özün kendisi sadece sevgide tezahür ettiği için ayrılık ve acı bilincine sahip olamadığı için, açılar ve deneyimler ile hem zihnine hem de bedenine kaydettiği bilgiler sayesinde sevmeme seçeneğini de kimliğine ekliyor Murat. Yani sigara içen ve nikotin kokan birinin bu açısını sevmek zorunda hissetmiyor kendisini ya da kalabalık bir yerde yoğun ter kokusu ile kalmayı seçen birisinin de bu açısını sevmek zorunda değil. Dikkat ederseniz kişinin tüm varlığını değil sadece bir açısını ya da halini sevmemeyi seçebiliyor Murat.

Murat, diğer yedi milyar insan gibi kendi içinde inanılmaz özgün bir karakter. Muhteşem bakış açıları var bana göre. Seviyorum onun baktığı pencereyi ve gördüğü manzarayı. Murat varlığı ve bakış açısı ile beni mutlu kılıyor. Onun düşlerinin perde arkasında olmayı da seviyorum. Dünyada tek başına kaldığı o çocukluk halleri içinde iken kendisini var etme çabasını da çok seviyorum. Hayatı kimi zaman eğlenceye kimi zaman da drama çevirdiği hallerini de seviyorum. Bazen aptal bir çocuk göründüğü bazen de bir bilge gibi olduğu hallerini de seviyorum. Ükela ükela konuştuğu hallerine denk geldiğimde gördüğüm şirin hallerini de seviyorum. Çoğu zaman kendisi gibi olmaya çalışan ama olduğu yere de bukalemun gibi uyum sağlayan hallerini de seviyorum. Hangi halde olursa olsun oradan çıkma becerisini de seviyorum. Zamanında kendisini ifade edemediği için yazmaya başladığı ama sonrasında bunu BEN’i anlatmak için bir sanata çevirdiği hallerini de seviyorum. Murat Tali, Murat için yani BEN’im için bir seçimdi bu dünyada. Olmasını istediğim değil, olduğu gibi ben olan biri O. Biraz benden, biraz ondan, biraz bu yazıyı okuyan senden biraz da ondan hiç haberi olmayan diğerlerinden bir parça taşıyor ve yaşıyor Murat Tali. Onun her halden hal taşıyan ve bilen ve bunu idrak etmeye çalışan hallerini de seviyorum. Ona içeriden bakmaya başladığım anda, dışarıda iken gördüğüm, yani aynadaki yansımama benzeyen hallerindeki kusurlarını da seviyorum. Kusur dediğime bakmayın, kusur Murat’a zuhur ettirdiğim açıların tanımı sadece ve onların Murat’ın kimliğinde yer etmesini de seviyorum.

Hayata karışmayı seçtiğim zaman, kendim için; yani BEN için karar aldığımda yolculuğumu eğlenceli ve anlamlı kılacak kişi olarak Murat’ı seçmemdeki tercihimi de seviyorum. Kafanız mı karıştı? Murat ve BEN kavramından, çok mu iki gördünüz bizi? Halbuki bizi iki değil yüzlerce farklı kişi olarak gören sizsiniz, tıpkı bizim sizi böyle görmemiz gibi. Oysa ne Murat var Ben’de ne de BEN varım Murat’ta. Her şey sadece Bir‘liğin Biz’liğinde ve Biz’liğin Bir’liğinde. Murat Tali Kim mi? O Ben’im… Seven ve sevmeyenim. Gören ve görmeyenim. Bilen ve bilmeyenim. Olan ve olmayanım. Biraz Siz, biraz O, biraz Onlar. Ama en çokta BEN‘im…

Bilinmek isteyen SIR’rım

 

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir