Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kavramlar – Ego – Tekamül ve Kabulde Olmak

08/13/2018
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Kavramlar Ego Tekamül

Yakın dönem kişisel farkındalık çalışmalarında öne çıkan çok sayıda kavram var. Bunları özümsemeden ya da içselleştirmeden, sadece bildiğimiz ve anladığımız tanımları ile kullanıyoruz. Ne kadarını anlayıp hayata geçirdiğimizi de bilmeden üstelik. Gelin bu kavramların bazılarını inceleyelim

Ego : Sözlük anlamı BEN olan bir kelimedir ego. BEN’liği ifade eder ve BEN olmanın tanımını yapar. Fakat bu benlik kavramını biraz abartınca ortaya çıkan EGOİST kelimesini de EGO ile eşleştirip EGO’ya hastalıklı bir durummuş gibi bakıyoruz. Ben kendimi seviyorum demek bir egodur. Ama tüm kişisel gelişim çalışmalarında ısrarla söylenen ve söyletilen bir söz var “kendimi seviyorum” bu da EGO’yu bağırarak söyleyenlerin genelde paylaşımlarında çokça karşılaşacağınız bir cümle oluyor, “Kendimi Seviyorum” ama EGO kötüdür.

Kavramlar Ego Tekamül

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Kabulde Olmak : Razı olmak, kabul etmek ve yapılan eyleme tepkisiz kalmak olarak tanımlayabiliriz, kabulde olmak kavramını. Peki kabulde olmak denince, insanların haklarını gasp edenleri, kapınızın önüne çöpünü dökenleri, çocuğunuzu dövenleri, eşinizi taciz edenleri de mi kabulde olmak gerekiyor. Nedir kabulde olmanın ölçütü? Haydi ama neyi kabul etmeliyiz, neleri etmemeliyiz bu kadar netken neyi kabulde olmak tanımının içine koyuyoruz. Ağır hastalıkları mı? Ölümü mü? Başka var mı? Doğal afetleri mi? Bence Kabulde Olmak kavramını da tekrar oturup düşünmelisiniz.

Tekamül Etmek : Olgunlaşmak ve evrim geçirmek, ve gelişmek anlamına gelen bir kavram. Her birimiz bu dünyaya kendimizi gerçekleştirmek için geliyoruz. Bu yolda da çok sayıda engellerle karşılaşıyoruz. Anne baba doğru olmuyor (bize göre), eşler sorunlu çıkıyor, çocuklar istediğimiz gibi davranmıyor, toplumun kuralları bizim düşünce yapımıza uymuyor. Bütün bu kargaşadan ve birbirini takip eden zincirsel döngüden dışarı çıkmak içinse gerçekten gelişmemiz ve olgunlaşmamız gerekiyor. Yani insanlara durmaları gerektiği yeri göstermek ve onların da kendi gerçekliğini bulmalarını bu vesileyle de kendi döngümüzü ve dönüşümüzü gerçekleştirmek suretiyle de tekamülümüzü tamamlamamız gerekiyor. Yaşamınızdaki kısır döngülerin sebebi cesaretsiz olup, size yapılan tüm yanlışları yutmanız oluyor, tekamül etmek; bunları yutmak değil, ortaya çıkmasını engellemek ve tekrarlarına son vermekle mümkün oluyor.

Yargılamak : Kendisine yöneltilen her düşünceyi bir yargı olarak alan insanoğlu, karşı tezler üreterek ne yazık ki içsel dönüşümünü bir türlü gerçekleştiremez. Benzer bir şekilde karşı tarafı da yargılayarak orada da bir sonuç elde edemez. Yargı ve ceza kavramını tarihsel süreçte cadı avları ile içselleştiren insanlık, kendisi gibi olmayanı ve düşünmeyeni içsel yargılayıp infaz ederek davasında haklı çıkmayı seçmektedir. Böylece anlamadığı bir düşünceyi ve o düşünceyi ifade edeni de anında kendi bakış açısı ile yargılayarak yok etmeyi görev ve vazife haline getirmekte. Yargıladığı şeyi birkaç kez izleyip, ne anlatmak ya da yapmak istediğini kavrasa belki de yanında olup destek verecek olana fakat burada da egoistçe bir eyleme girip, yargı ve infazı kendisine hak görerek yoluna devam ediyor.

Kişisel Gelişim : Kişisel gelişim dünyasında olan insanların büyük bir çoğunluğu hatta en büyük çoğunluğu, kendi yaşadığı depresyon, mutsuzluk, acılar, hastalıklar, kayıplar ve daha bir çok olumsuz olarak nitelendirdiği duyguları ortadan kaldırmak için girer. Bu acılarını temizledikçe de kendisini, ermiş, aşmış, derviş, guru olarak görür ve ne yazık ki böyle de devam eder yoluna. Elbette acısı temizlenen daha çok yardım edebilir benzer acıları taşıyanlara ama bu bütün acıları o yöntemle dönüştürebileceği anlamına gelmiyor. Ayrıca, kendi öz dönüşümünü gerçekleştirmeyi düşünmeden, zihnindeki bakış açısını değiştirmeden, sadece kavramlarla yol almaya çalışan her birey günün sonunda başladığı noktadaki acıdan daha fazlasını deneyimleye başlıyor. Bunu da anlamadığı için, başka bir ders, başka bir öğreti, başka bir tekamül, başka bir ego tanımı ile yoluna devam ediyor.

Kişisel gerilim mi kişisel gelişim mi

Kavramlar çoğaltılabilir fakat özünde tek bir şey olan insanoğlu ona erişmeyi düşünmeden sadece ve sadece öğrendiği ve ben biliyorum edaları ile ahkam kestiği bilgileri ile sancılı hayatını sürdürmekte. İhtiyacınız olan şey, kendinizi ve dünyanızı sevmekten geçiyor. Kendinizi ve dünyanızı sevdiğinizde, onu koruyacak, kollayacak ve besleyecek şeyleri de vermeniz halinde; örneğin bir çiçeği sulamak ve toprağını değiştirmek, bir çocuğun saçlarını okşamak ve onu mutlu edecek bir oyuncak vermek, anne babanızı arayıp onları sevdiğinizi söylemek, alışveriş yaptığınız dükkandaki kasiyere ya da yemek yediğiniz yerdeki garsona gülümseyerek teşekkür etmeniz, sokakta gördüğünüz bir köpeğe ya da kediye mama vermeniz, sizin tüm tekamülünüzü besler, egonuzu kırar, kişisel gelişiminizi büyütür ve sizi daha SİZ ve İNSAN yapar… Kendiniz ile kalın…

#ego #tekamül #kişisel #gelişim #kabulde #olmak

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir