Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Doğru bildiğimiz yanlışlar ve yanlış bildiğimiz doğrular

09/14/2018
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Doğru bildiğimiz yanlışlar ver yanlış bildiğimiz doğrular

Hakikat, affetme, dualite, ikilik, birlik, tanrı, yansıma, ben ve karakter üzerine…

İnsanlar dualiteden bahsediyor sürekli ve tekliğe indirgemek istiyor kendisini, zihin, ego, hırs ve arzular varken bu mümkün olabilir mi? Özellikle insanlığın büyük bir çoğunluğu için bu pek mümkün görünmüyor… Tek tek bireylerde de BEN kimliğine ait olan tekliği görmek çok zor. Fakat belirli sayıda insanda bunu tezahür ettirebilir mi sistem, bu daha mümkün ve gerçekçi görünüyor.

Doğru bildiğimiz yanlışlar ver yanlış bildiğimiz doğrular

Teklik kavramına indirgenmeye çalışılan tüm öğreti düşünce ve fikirlerin gözden kaçırdığı bir şey var o da tüm mistik öğretilerin ve dinlerin ortak buluşma noktası olan Yaratıcının kitaplarda ve yazıtlarda geçen tanımlanmış kavramları olan; iyi ve kötü, günah ve sevap, cennet ve cehennem, yasak ve serbest gibi uzak durulması ve yapılması gerekenler listesi var. En özgür olduğu iddia edilen Budizm’de bile yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi var. Kutsal dinlerin listesini saymak bile istemiyorum, onlara göre fiziksel olarak var oluşunuz bile bir hata gibi görünüyor çünkü.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Kavram kargaşasında yok olan insanlık her yerde tanrıyı görme, her yerde tanrıya ait olma ve her yerde onu deneyimleme fikrinin biraz daha ilerisine gidip, kendisini de tanrısallaştırmaya başladı. Hoş o bedenin ve zihnin içinde iken bu pek mümkün görünmüyor ama yine de deniyor işte. İnsanlığın değilse de aydınlanacağım diye uğraşan kitlenin oluşturduğu Tanrı kavramı insanların düşlerinde yozlaşan ve kırılan bir kavram, tanrı ile birim dediğinde sadece tanım yapılıyor, icraatta tanrısallığın ortaya çıkması mümkün görünmüyor çünkü varlık ve beden olarak hatta zihin ve varoluş olarak o bir insan. Ama bunu engelleyen başka bir sistem var insan bilincini şekillendiren ve ona istediği rotayı çizen bir sistem. Bu iş için öğretileri ve bilgiyi kullanan insanların üstünde hareket edip, insan olan bir sistem…

Tanrı kavramının özünde yatan ve insanlığa öğretilmeye çalışılan yapılacaklar listesindeki iyi hareketler ile yapılmayacak listesindeki kötü eylemlerin bütünü, insanlığın gerçekliğini oluşturuyor bu doğru. Fakat doğru olmayan bir şey var o da karşılaştığın kötüye müdahale etmeme lüksünü haykırıyor olmak. Bir fabrika düşünün tüm atığını nehire boşaltıyor, tarlalar kuruyor, balıklar ölüyor, nehir kirleniyor, doğa tahrip oluyor ama patron daha fazla kar edecek bu onun doğasında var diye ona susmak ve yaptığı tüm o kirli işlere göz yummak gerekiyor! Neden? Çünkü ilahi işleyişte o insanın da bir rolü var! Neden? Çünkü o insanın doğası gereği bunu yapması gerekiyor! İyi de bu dünyayı düzeltmek için gelmiş, bir şeyleri iyileştirmek adına can vermiş milyonlarca ermiş, derviş, peygamber, devrimci, önder insanlar boşuna mı öldüler? Yani peygamberler boşuna mı dil döktüler, o kitapları boşuna mı indirdiler ve insanlara ulaştırdılar! Ütopik bakıyoruz her şeye ve doğrularımız gerçekten yok ya da doğru inşa edilmemiş bir yapı gibi sarsılıp duruyor, geleceğini çaldığımız çocuklar ile ihanet ettiğimiz insanlığımız arasında…

Bütün bu çözülememiş düşünceler arasında, affetmek, ben neyim ki yargılayayım, ben kimim ki düzelteyim gibi korkakça ve kaçamak bir yolculuğa çıkmakta zayıflığın en alasını deneyimletiyor insanlığa. Sen mücadele edip düzeltmezsen yarın çocuğuna nasıl bir gelecek bırakacaksın ki? Bugün dünya üzerinde var olan ve varolmuş tüm mistik üstatlara, sen teslim ol her şey sana gelir diyor. Gelir tabi o kadar teslim olmuş müridim olsa bana da gelir. Onlara yapılan bağışlar, verilen hediyeler, müritlerin getirdiği tüm gıda ve giysiler ile zaten hayatı yeterince dolu ve zengin yaşıyorlar. Sen kirada otur ve orada hayata teslim ol, hayat senin kiranı ödesin, elektrik ve su faturanı ödesin, ocağında yemeğini kaynatacak aşı, suyu raflara dizsin! Bu mümkün mü sizce? Ama bu öğretiyi yaymaya çalışan tüm mistiklere göre mümkün, bakın hepsi de çalışmadan sadece gelenleri yiyerek mis gibi hayat sürüyorlar. En uç örnektir Buda o da sekiz ay köyleri dolaşıp oralardaki zengin ve yoksul köylülerin verdiği yiyecekler ile beslenmiş, hatta Buda’nın ölümüne neden olan şey de yoksul bir köylünün hazırladığı zehirli mantarmış…

Şimdi bütün bu insanların yaptıklarını iddia ettikleri, üçüncü gözünü aç, çakralarını besle, yeme içme dua et, kötülük yok, olan bitene teslim ol, kötülük bir dualitedir, iyilik zaten yoktur, çünkü kötülük yoktur tanımları tam bir aldatmaca ve insanlığı karanlığa taşıma cümleleridir.

Birde insanların bütün bu karmaşa içinde ısrarla tekrarladıkları BİR olma kavramı var ki pratikte o bile tam evlere şenlik bir tanımdan öteye geçemiyor. Lafla yürütülen peynir gemilerinde herkes bir olduğunu iddia ediyor ama damarına basıldığında, hakkında olumsuz bir cümle kurulduğunda, menfaatlerine dokunulduğunda bir anda bu mistik abiler ve ablalar canavar kesilebiliyor. Ya da karşısındaki kişiyi henüz olmamış görebiliyor. Arkadaş hani ayna idi hani bir idik bu neyin olmamışlığı neyin tarifi ve tanımı. Bunları görmeniz ve gerçekten uyanmanız gerekiyor.

Biriyle aynı fikirde olmanız onunla bir olmamız anlamına gelmiyor. Birinin tek bir düşüncesi size iyi geliyor olabilir ama o kişi bütünde size zarar da veriyor olabilir bu yüzden, tüm karanlık ve kötü ve negatif tanımları taşıyan bilgilerden uzak durarak, kendi içinizdeki ışığa ve aydınlığa dönün. Bu sizin gerçek kurtuluşunuz olacaktır.

Kendi varlığınızı aşk ile onurlandırın…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir