Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

04/20/2021
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Bu cümleyi her kurduğumda suyun üzerine düşen yaprak ya da bardağın dibine düşmüş ama çözülmeyen şeker tanesinin varlığını hissediyorum. Kendimi seviyorum ve kabul ediyorum… Hangi kendini seviyorsun? Bütün varlığınla gerçekten barışık mısın? Sorularıyla da cebelleş olup duruyorum…

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Gelin biraz kendimizi izleyelim hangi yanımızla ne kadar barışığız ve onu gerçekten seviyoruz… Doğduğumuz andan itibaren karşılaştırmalar yaparak kendimizi; güzel çirkin, iyi kötü, yardımsever bencil, uzun kısa, şişman zayıf, siyah beyaz, aptal akıllı olarak nitelendiririz. Yani başkasına verdiğimiz değere göre kendimize bir değer biçeriz. Bizden aşağı gördüğümüz kişilerle birlikte iken kendimizi sevip değer görüyor, yukarı olanlarda ise ezilip büzülüyoruz.

Fiziksel görünümümüz sevgiyle en büyük sınavı verdiğimiz ilk yer. İlk görünen ve kabul gören detayların yansıması olan bedenimiz. Gözlerimizin rengi, yüzümüzün şekli, burnumuz, dudaklarımız, saç rengimiz, kulaklarımızın şekli, boynumuz, şakaklarımız, alnımız, çenemiz, omuzlarımız, göğüslerimiz, göbeğimiz, baldırlarımız, bacaklarımız, ayaklarımız, ellerimiz, boyumuz ve kilomuz yani bütün olarak biz… Bu bütünlüğün tüm detaylarıyla ne kadar barışığız. Kısa boylu isek uzunları görünce ne hissediyoruz ya da simsiyah saçlarımızı sarıya boyarken hangi duygudayız. Bedenimizin görselliğinden utanıp vücut geliştirmeye gidip tüm kasları şişirdiğimizde sevgide hangi seviyeye erişiyoruz. Peki ya yüze hatta bedene yapılan dolgular ve estetik ameliyatlar, hangi çirkinliğimizi ya da sevmediğimiz kendimizi dönüştürmeyi düşünüyoruz… Kabullerimizin tükendiği yer yüzümüzdeki çizgiler mi? Yoksa olmak istemediğimiz kendimiz mi?

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Fiziksel bedenden fiziksel varoluşa geçelim yani maddi güce… Paran var keyfin var olayına girelim birazcık. Karşılaştırmaların en uç deneyimlerinin yaşandığı yerlerden biri de maddi dünyadaki varlığımız ve servetimizdir. Maddi olarak sahip olamadığımız şeyler bizde içsel olarak yokluk hissiyle birlikte değersizlik duygusunu da besler. Değer duygusu sevgi ile yüceltilen bir duygudur ve aracısız tamamlanmayı öğretir insana. Fakat yazının başında da belirttiğim gibi sürekli karşılaştırmalar ve bilinçaltına yapılan sahip olursan mutlu olursun ve sevilirsin mesajları nedeniyle yaşanan eksiklik travmatik dalgalanmalara neden olur içeride. Sahip oldukların kadar sevebilirsin kendini olmadığın şeyler de mutsuz eder. Bazılarımız buna itiraz edebilir fakat çok isteyip sahip olmadığı bir şeyi yakın çevresinde biri sahip olduğunda ne hissettiğine dönüp baksın lütfen. Kendisiyle olan sohbetinde neler geçiyor aklından. Ne kadar kendini kabulde ve ne kadar seviyor kendisinin bu eksik hallerini.

Kariyer hayatımız da bu kendini sevme ve kabul etme tarafında bizleri zorlayan unsurlardan biri. Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum ama… Çok fazla seçeneğin ve alternatif yolların gerçekten olması şartmış gibi dayattığı “doktor oldun ama profesör olamadın” mantığı her yerde bu kabulleri zorluyor. Mesleklerin kendi içindeki hiyerarşik yapısında bile kişi kendisini kabul edip olduğu yerde kalamıyor, çünkü ilerlemesi, kendisini göstermesi ve daha çok olması gerekiyor. Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum, tam ve yeterliyim keşke şu araba/ev/sevgili/gelir de olsa… Kendinizi olduğunuz gibi kabul ettiğiniz yerde kariyer olarak mutlu musunuz?  Kendinize ne kadar ikiyüzlü davranıyorsunuz. Yani olumlamalar ile ne kadar aydınlanabilir kariyer hayatınız ve duvara astığınız/asamadığını diploma ve sertifikalarınız.

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

İnsan olmak çok kolay aslına bakarsanız. Sorun sistemler inşa edip onun içinden çıkmaya çalışmakta. Evet sistemler, kontrol edebildiğimiz ya da edemediğimiz sistemler. Bunlar bazen aile, bazen dostlar, bazen şirketler bazen de şehrin ya da ülkenin kendisi oluyor. Kontrol edemediğiniz tüm alanlardaki kendinize bakın, ne kadar öfkeli, kızgın ve agresifsiniz. İyi olmaya ne kadar çaba hatta efor harcıyorsunuz. O alanlardaki sizi ve çevrenizi ne kadar kabul edebiliyorsunuz. Canınızı yakan ebeveynlerinizin varlıkları ile donatılmış halde ilerlerken hayatınızın içinde ne kadar seviyorsunuz kendinizi ve kabul ediyorsunuz yaşadıklarınızı. Peki dost kazıklarını ne kadar sindirebiliyorsunuz ve oradaki herşeye izin veren kendinizi nereye kadar suçlamadan taşıyabiliyorsunuz. Yoksa siz de kusursuz ve diğer herkes hastalıklı diyen tiplerden misiniz? Öyle bile olsa hastalıklı diye gördüğünüz kişilerin sizde yarattığı gelgitlerin hesabını hangi defterinize yazıp hesaplaşıyorsunuz kendinizle. Küfrünüz en çok suçu işleyene mi? Yoksa o kadar yakınınıza alıp canınızı yakmasına izin veren size mi gidiyor? Hayatı anların oluşturduğu bir masal olarak duymayı seviyoruz. Evet hayat anlardan ibaret ama o anlar saniyenin yüzde biri gibi bir zaman diliminde yaşanmıyor ve bedeninize saplanan bir okun içeriden çıkması da iyileşmesi de an’ da gerçekleşmiyor ne yazık ki… Bir kuyuya düştünüz ve içinde günlerce kaldınız. O karanlık ve ışıksız geçen günlerin toplamı ömrünüzde kısa bir zaman dilimine denk gelse de yaşattığı hisler ve duygular ne yazık ki tüm ömrünüzde yaşadığınız duyguların toplamı kadar duygu ve yoğunluk yaşatır size. Bu yüzden anları çok büyütmeyin gözünüzde ve o kadar derin anlamlar da yüklemeyin. Çünkü kabullerin yıkıldığı yerlerden birisi de anlardır ve orada kendinizi sevmezsiniz. İzin vermeseydim, keşke, benim hatamdı, yanlış yaptım, böyle olacağını biliyordum, bakmadım, dinlemedim, okumadım, yapmadım…. Hepsi benim hatam, kendimi olduğum gibi kabul edip sevmem gerekiyor ama…

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Davranışlarımızın ve eylemlerimizin kabulleri de zordur. Patavatsızca söylediğimiz sözlerden, yanlış yaptığımız seçimlere, derinliğini bilmeden girdiğimiz nehirlerden, verilmiş ama tutamayacağımız sözlere… Hepsi bir kabul etme ve sevmeyle ilgili ciddi sınavlar yaşatır bize. Keşke o cümleyi kurmasaydım, o sözü vermeseydim, o yere gitmeseydim, o arabaya binmeseydim… Kendimi olduğum gibi kabul edecektim ama çok ahmakçaydı hepsi ve benim hatamdı. Kırdığımız, üzdüğümüz, canını yaktığımız insanlar var çevremizde. Hepimiz ne kadar melek olduğumuza inansak da hatalarımızla devam ediyoruz yolculuğumuza. Bu hataların bazıları şaka niyetine geçiştirilebilir olsa da büyük çoğunluğu kendimizi affetmekte zorlandığımız şeyleri yaşatır bize. Kaç tane kendimi olduğum gibi kabul edip seveceğim ama yapmasaydım keşkeler var hayatınızda, gidin o kadar özür dileyin ve özgürleşin kabullerinizin sınırlarını alt üst eden davranışlarınızdan.

Ho’oponopono’yu duydunuz mu? Bütün yaşanan ve işlenen (dünyadaki herkesin ya da dünyanızdaki herkesin) suçlarının, hastalıkların sorumlusu %100 benim, bunun sorumluluğunu alıyorum, kendimi seviyorum, özür diliyorum, lütfen beni affet, teşekkür ederim diyorsunuz ve kabulle şifayı başlatıyorsunuz. Peki, kendinizdeki tüm hastalıkları, eksiklikleri, nerede arıza verdiğinizi görebiliyor musunuz? Yoksa oturup bir mindere, kendimi seviyorum kabul ediyorum diyerek kabul edemiyor musunuz? Bu şekilde çalışma yapıp kendisini gerçekten kabul eden varsa da ben pek rastlamadım.

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Hepimiz insanız ve dünyada tüm insanların yaşadığı duyguları (korku, sevgi, hüsran, sevinç, mutluluk, acı vb) yaşıyoruz. Mutluluk her dilde farklı ifade edilse de bedende aynı salgılar salınıyor ortalığa. Korku aynı tepkileri verdirtiyor, hüzün aynı şekilde sarıyor bedenimizi. Bu yüzden dünyadaki herkesle aynıyız ama bir değiliz. Bir olmamız mümkün değil, aynı olmak, aynı şekilde hissetmek bir olduğumuzu değil insan olduğumuzu gösterir bize. Kabul edin ya da etmeyin hakikat bu şekilde inşa edilmiştir insan hayatında. Öyle değilse zaten kabul etmenize ya da sevmenize gerek duyacak bir siz olmamalı. İnsanlığı sevmeniz ve kabul etmeniz gerekecek ki önünüzde giden birinin kediyi tekmelediğini gördüğünüzde içinizdeki o birliği inşa edip o tekmeyi atanın benliğindeki çirkinliği de kabul etmeniz ve sevmeniz gerekiyor. Kabul etmeyi ezbere tekniklerle ve cümlelerle bir yere kadar götürebilirsiniz sonrasında yine yıkılır kalırsınız. Önce kendinizi tanımanız gerekiyor, kabul etmeniz gereken şeyleri sıralamalısınız. Samimi olun kendinize ve tüm yönlerinizle bakın, bedeninizi komple tarayın, davranışlarınızı kontrol edin, sahip olamadıklarınızın izlerini takip edin. Hiçbirimiz ölene kadar olmayacağız bu yüzden oldum demek gibi bir gaflete de bürünmeyin. Çok ama çok insan gördüm olmuşluğun erdemi ile yol alırken karşısındaki kişide kusur bulup düzeltmeye çalışan… Bu yüzden kendinizi olmuşluğun sınırından çekin.

En mükemmel değiliz, en iyi de değiliz, en sevgi veren ve hak eden hiç değiliz. İnsanız, kusurluyuz ve o kusurlarımızla güzeliz ve tamız. Fakat çevremizde gördüğümüz ve maskeleriyle kendilerini muhteşem gösterenler yüzünden kendimizi olduğumuz gibi kabul edilecek çok fazla eksikliğe sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Onlar da başkalarının dünyasında kendilerini olduğu gibi kabul etme derdinler haberiniz olsun… İnsan her duyguyu, korkuyu, sevinci farklı boyutlarda ve katmanlarda yaşar. Bunlar kimi zaman fiziksel kimi zaman duygusal kimi zaman da eylemsel olarak açığa çıkar. Maddi dünya, bedenin hakikati, kontrol etmenin ve yönetmenin arzusu, sevgi, ifade, hisler, inanç ve daha birçok katman kendi içinde negatif ve pozitif gerçeklikler yaratır bizlere. Orada hangi tamamlanmamış ve eksik kalan biz varız görün lütfen.

Sonsuz ve sınırsız olan tek şey evrenin kendi döngüsüdür. Bilimle, ilimle, inançla size dayatılan sonsuzluk kavramları bedeninizle ve düşüncelerinizle birlikte kendi sonsuzluğunda kaybolup gidecektir. Bu yüzden, kabul edeceğiniz kendinizin; gerçekten neleri hak ettiğini, neleri hak etmediğini, bu yolculukta kimlerin hatalı davrandığını ve kimlere yanlış yaptığını görmesi gerekiyor.

Kendimi seviyor ve kabul ediyorum

Kabulde olmak, sevmek gerçekten affetmek, izin vermek, tekrar kabul etmek, olduğun gibi kabul görmek, olduğun gibi sevilmek, olmak, onaylanmak, anlaşılmak, sevilmek, görülmek, takdir edilmek, davet edilmek, dahil olmak, ait olmak, fark edilmek daha nice -mek -mak arasında yitip giden bir siz varken iyileşmek ne kadar mümkün olabilir ki? Üstelik hasta değilken…

Zamanın klişe tanımları vardır en çok sevdiğim tanım ise “Sevdiğin birinin yanında geçirdiğin bir saat ile sıcak bir sobanın üzerinde geçirdiğin bir saat aynı değildir.” bu cümlede hayat buluyor. Zamanı daha fazla sömürü için icat eden insan onun içinde en çok da senin varlığını senden çalmak için kullanmaya başladı. Kendini eksik, affetmeye muhtaç, yetersiz, değersiz, daha fazla çaba harcaması gereken bir birey olarak modelledi ve sen de onun tuzağına düştün apansızca. Bu da kendini kabul etme yolculuğunun son halkasıdır. Tüm sebepler ve nedenler ile inşa edilen SEN’in kendi yolculuğunda kusurlu bir birey olarak görünmeni sağlayacak, aile dinamikleri, toplum ve inanç sistemleri, siyasi ve ekonomik yaptırımlar ortak çalışma içerisinde hareket eder. Kendini gerçekten kabul etme çalışman da son olarak bakman gereken yer de burası.

Sonrası için de söylenecek çok fazla söz var ama gerek var mı bilemedim. Affedilecek BEN’liğin tek kusuru meleğinin sadece günah yazmasıyla ilgili aslına bakarsanız. O meleği ortadan kaldırırsa ve korkuların yerine erdemi koyarsa hem kendisi için hem de dünya için mutlak doğruluğu ve güzelliği doğuracaktır insan. Haydi ölümün güzelliği ile yaşama merhaba demeye, bir aynaya bakıp kendinize gülümsemeye… Kendinizden alacaklı olduğunuz ne varsa kendinize dile gelin… Sevgi, aşk, hüzün, öfke, acı, mutluluk, korku ve özlemle kalın… Her duygu sizi siz eden hakikatlerdir, onları da sevin ve kabul edin…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir