Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnanan İnsanın Gündüz Düşleri

09/12/2021
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Tanrının İnsan’da Kendisini Göstermesi Üzerine

Çocukluğumdan beri dinlerim, okurum ve duyarım; evrenin ya da varoluşun kendisinin Tanrı/Allah/Rab/Yehova olduğunu. “Gördüğümüz her şey onun kendisini bize gösterme şekli ve biz bunlara bakarak onun hikmetini anlarız” inanç modeliyle Yaratıcı kavramını zihnimde şekillendirdim… Büyüdüm farklı dünyaları görmeye başladım, oralarda da benzer şeyler söyleniyordu. Bazen tanımlar değişse de toplamda aynı şekilde ifade ediliyordu Yaratıcı kavramı…

İnsanlar; Yaratıcı (diğer tüm isimleri yazmak yerine sadece Yaratıcı diyeceğim) kavramına getirdiği tanımlar ile kendilerine farklı yollar çiziyorlar. İnsan çocuğu Yaratıcı konusunda kafası çok fazla karışık bir varlık. Her şeyde olduğunu iddia ettiği bir varlığa erişmek için binlerce öğreti ve yol icat ediyor. Binlerce terim ve organizasyon kuruyor. Manastırlar, dergahlar, ocaklar ve ibadet yerleri açıyor. Hatta bu konuyla ilgili üniversiteler bile kuruyor. Amaç ne, Yaratıcı’yı daha iyi anlamak ve ona günahsız varabilmek. Yahu tüm varoluş “O” ise hangi günahtan ve hangi varmaktan bahsediyorsunuz. Bu çelişki değil midir?

Tanrının İnsan’da Kendisini Göstermesi Üzerine

İnsan çok fazla anlam yüklüyor kendi yaratılışına. Hatta tüm evrenin düşününce bu kadar alem bu garip tür için yaratılmış olamaz diyorum kendi kendime. Hatta bir inanç diyor ki bütün alem onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı… Durup düşünüyor insan evvelden ahire var olan her şey bir insan için yaratılmış olabilir mi? Ya da bir düşünce hatta inanç için! Bu kavramlar ortasında insanlar kendi yolunu bulmakta tabi ki zorlanıyor. Aynı kitabı okuyan iki kesimden biri eline kılıç alıp insanları öldürüyor, diğeri ise kapanıp bir yere inzivaya çekiliyor. Aynı kitaptan iki uca nasıl erişebiliyor insan çocuğu kendisine sormalı bence. Bu arada Hristiyanlık, Müslümanlık ve Musevilikte de bu var. Her üç dinin de kendi içinde ilginç bir dinamiği var ve yansımaları bu iki ucu destekler nitelikte açığa çıkmakta. Günümüzde İslamofobi diye bir kavram dilden dile dolaşıyor fakat zamanında Katolik Hristiyanların yeryüzünde yaptığı katliamlar için kimsenin bir fobi cümlesi kurduğu yok. Hatta o Katolik Hristiyanlar halen misyonerlik faaliyetlerini sürdürüp, bazı kıtalarda diğer inançlara karşı savaşlar yürütmekteler. Neyse konumuz inançların eylemleri değil, Yaratıcı’yı tanımlama şekilleri zaten.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Sık sık önüme düşen bir hikaye var, “Bir manastırın kapısına gelip öğrenci olmak isteyen birinin önüne dolu olduğunu göstermek adına su dolu bir kap konur ve kapıdaki kişi de o kabın içine bahçedeki bir gül yaprağını koparıp koyar ve su taşmaz, bunu gören manastırdaki kişi kapıya gelen yolcuyu içeri alır.” Bu hikayenin anlatıldığı inanç ise Budizm, hani içimizdeki Yaratıcı’ya erişmek için Dünya’dan vazgeçen hatta bedenden bile vazgeçmemiz gerektiğine inanan inanç sistemi. Beden bir araç ise, manastırda araç değil midir? Beden yoksa, manastırda yok olmaz mı? Hangi mekan da kime ve nereye erişmeye çalışıyor ve çabalıyor İnsan Çocuğu. Kimse sormuyor mu? Kendimi terk edersen açığa çıkacak Yaratıcı, neden kendisini gizliyor içimde? Ya da tüm varoluşta O varsa neden çabaya, meditasyona, oruca, ibadete gerek duyuyoruz. Her şey ama her şey zaten O değil mi?

Tamtam çalıp çığlık atan ve iyi ruhları çağıran bir kabile ruhbanı, davul çalarak üst dünyaya erişmeye çalışan bir şaman, mantra okuyup içindeki Nirvana’ya erişmeye çalışan bir keşiş, namaz kılıp dua eden bir hoca ve haç çıkartıp insanları kutsayan papaz aynı ruhu ve varoluşu temsil etmiyor mu? Hepsi zaten O değil mi? O her yerde ve anda tezahür etmiyor mu? Bütün bunları bilerek, Ben, Sen, O diyerek ayrışmak sanki inanç değil de menfaat, çıkar, siyaset, para, aidiyet ve kendini bir şey zannetme egosundan kaynaklanıyor.

Bugün bir film (Ölümün Soluğu (God on Trial)) izledim, zaman bulursanız siz de izleyin lütfen. Film, Auschwitz’de tutulan bir grup tutsağın kendi aralarında Yaratıcı’nın varlığını sorgulaması üzerine inşa edilmiş. Bir şey dikkatimi çekti, Yahudi’ler 2021 yılındayız ve halen bütün bu evrene bakıp gerçekten kendilerinin seçilmiş özel topluluk/halk/ırk olduğuna inanıyor mu? Eğer buna inanıyor ve böyle yaşıyorlarsa insanlık açısından gerçekten çok tehlikeli bir durum değil mi sizce? Tabi mevzu sadece Musevilik inancı yaşayanlar değil, Müslümanlar da benzer bir yaklaşım sergiliyorlar, onlar da dünyadaki son insan Müslüman olana kadar cihadı yani adam öldürmeyi kendilerine misyon edinmişler. Hristiyanları zaten anlattık. Konumuz dinler değil insanlar ve onların inançları ama onların da toplamı her koşulda dine geliyor ne yazık ki. Çünkü inanç dediğimiz şey günümüzde sadece din ile örtüşen bir kavram haline döndü.

Ne diyorduk insan ve Yaratıcı ya da insanın Yaratıcı’yı algılama şekli. Herkes inandığı ve tasavvur ettiği Yaratıcı kavramını önüne koyup geri çekilip bakabilir mi? Baktığında ne görüyor acaba? Bir makalede denk gelmiştim, “Sekiz milyar insan varsa sekiz milyar da Yaratıcı kavramı vardır.” Herkesin Yaratıcı’sı kendisine münhasır özellikler taşıyor. Kimininki cezalandırıcı, kimininki korkunç acımasız, kimininki sadece sevgi, kimininki de gözlemci. Birileri yaşadığı acıları Yaratıcı’sının bir hediyesi olarak görür, birileri de madem bu kadar her şeye hakimsin neden bu acıları bana gönderiyorsun diye sorar.

Bazen, Yaratıcı’ya inananlar, onun yolu için katliam yapmayı göze alabilir ama ona hiç inanmayanlar bırakın insana, yaşama bile zerre zarar vermemeye çalışır. Kimileri kaos ve kötülüğün bir varoluş gerçekliği olduğunu iddia eder ve kötülüğün olmadığını söyler, kimileri de kaos ve kötülüğün olmadığı bir yaşamın hayalini kurar, bunun için mücadele eder ve isyan başlatır Yaratıcı’ya karşı. İşin ilginç yanı, kötülüğün olmadığını söyleyen yani her şeyin Yaratıcı’nın takdiri olduğunu iddia eden herkes ama herkes, cezalandırmanın, günahın, el kesmenin, hadım etmenin, hacca germenin, boyun kesmenin, yakarak öldürmenin de Yaratıcı’nın emri olduğunu iddia eder. Tezat değil mi sizce? Yani her şey onun takdiri ile oluyorken, onun takdiri ile ortaya çıkan şeyi bir insanın cezalandırması ona isyan değil midir?

Ne diyorduk? İnsan ve Yaratıcı… İnsan kendi içinde korkularıyla yüzlemedikçe ve gökyüzüne bakıp oranın içinde bir nokta olduğunu ve bütün bu varoluşun kendi bencil egosu için yaratılmadığını öğrenmedikçe sanırım, kötülük ve acı hatta kaos dünyadan hiç gitmeyecek. Sevginin tek gerçek ve şifalandırıcı hakikat olduğunu bilmesine rağmen. Yani güzel insanlar, oturup sizleri izleyen, tuvalete hangi ayağınız ile girdiğinizi takip eden bir Yaratıcı yok. Hatta, her çocuk Hristiyanların dediği gibi günahkar da doğmuyor. Hatta Hristiyan ya da Müslüman olmadığın için Yaratıcı seni kabul etmeyecek gibi bir hakikat de yok. İsrailoğulları’ndan yani Yahudi olmadığınız için Yaratıcı tüm gazabı Mısır halkı üzerine gönderdiği gibi sizin üzerinize göndermeyecek. Ama şu olacak, tüm bu dinlerin tarif ettiği Yaratıcı’ya inananlar sizin hayatınızı gerçekten cehenneme çevirecek, sizi katledecek, öldürecek ve kendi inancını dayatacak ve bundan zerre vicdan azabı çekmeyecek hatta cennetin müjdelendiği kişi olduklarını düşündükleri için de çok mutlu olacaklar.

Ve bütün bu olanlar, Yaratıcı’nın değil Yaratıcı’ya ithaf edilmiş olan İNSAN gösterisi bir oyundur. İyi seyirler…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir