Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İlişki dinamikleri

01/10/2023
in İlişkiler Sosyolojisi
0
5
İlişki dinamikleri

Evli ya da bekar, insanlar artık mutlu değil. Gelecek kaygısı, ilişkilerdeki dengesizlik, aşk arayışları, sevgi ve şefkat beklentileri tavan yapmış durumda. Herkes savrulmak üzere ve sebeplerini bilmiyorlar. Kendisini anlamayan ya da anlamadığını düşündüğü kişilerle ilişki sürdürmeye çalışıyorlar ya da daha büyük bir şey var fakat onun ne olduğunu bilmiyorlar.  Bu düşülen boşlukta gözden kaçırdıkları bir şey var; içeride olmayan, ailede olmayan, ilişkide olmayan bir şey bu…

Sistem…

Kapitalist sistem… Ve onun sürekli tetiklediği ihtiraslar (daha farklı görünme, daha pahalısına sahip olma, sahip olduğuyla değerli hissetme vb) tüm ilişkileri çıkmaza sürüklüyor ve insanları da arayışa itiyor. Bunu yaparken de bireysel ben’cilliği kullanıyor, eşsiz, benzersiz ve tek oluşunu dayatarak onu daha fazla sarıp içine çekiyor.

Eşler, aile içi dinamiği devam ettirmek için ne kadar çaba harcarsa harcasın, yetmiyor/yetemiyor. Denge yok, dengesini yitirdi herkes…

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

Bu arayışta -kadın/erkek fark etmiyor- her birey huzuru ve sevgiyi arıyor. Sanki gideceği kişi ya da yer ona bu talep ettiği şeyleri verecekmiş gibi. Fakat o da mümkün olmuyor ya da oluyormuş gibi yapıyor ve bir yerden sonra çark edip tekrar başa sarıyor. Kısacası, cicim günleri belki de ayları çabuk geçiyor ve oyun tekrar çıkmaza giriyor. Böyle devam edip duruyor, adına ömür denilen oyun…

İlişkiler ya da birliktelikler böyle çıkmazda iken bireysel değil de cinsiyetlerin de davranışları şekil değiştirmeye başladı. Son dönemin erkek figürleri parası olan kadınla evlenip kendini daha bir garantide hissetmek üzerine inşa ediyor ilişkileri. Önce güçlü ve ayaklarının üzerinde duran kadın istiyorlar. Sonra onların gücü ile baş edemiyorlar ve gidip aldatıyorlar. Daha zayıf gördükleri kadınlarla birlikte olup egolarını tatmin ediyorlar ve içlerindeki bu ezilmişlik hallerini iyileştirmeye çabalıyorlar.

İlişki dinamikleri

Erkekler bu hale nasıl geldi? Görünen o ki kadının eril gücü, onu dişil ve pasif hale getiriyor ve o da gücü eline alacağı başka bir deneyime atıyor kendisini. Kadınlar da annelerinin yaşamlarındaki yoksunlukları ve çaresizlikleri görüp çok güçlü ve eril hale geldiler. Erkeğe bağımlı olmadan yaşamayı başardılar. Bu da dengeyi bozdu ya da yeniden inşa etti. Buna bozdu demek haksızlık olur, asıl olması gereken gerçekleşti sadece ikili ilişkilerde dengeler bozuldu ve bu iki cins ne yapacağını bilemedi.

Bu arada erkekler de babalarının annelerine yaptığı şiddetteki çaresizliği kendi ilişkisinde pasifleşerek düzeltmeye çalıştı, onu da beceremedi. Çünkü özünde bu kadar pasifleşmek yoktu. O da pasif ama şiddete eğilimli, pasif ama dışarıda güç gösterisi yapan garip bir varlık haline büründü… Hayatta eril rol üstelenen ve ayaklarının üzerinde duran kadınlar için de bu kadar erillik yorucu olmaya başlayınca görevi teslim edecekleri ve dişiliğini öne çıkartacakları erkek figürü kalmadı dışarıda. Kalanlar da henüz olgunlaşmamış, iletişim yönünden zayıf, eğitim seviyesi düşük, fiziksel gücüne güvenen garip tipler oldu.

Şimdi herkesin hikayesinde, arayış var ama korku var. Gitmek var ama çaresizlik var. Yeniden başlamak var ama çok aması var… Çünkü insanlar alışkanlıklarını bırakmak istemezler. Konfor alanlarından çıkamazlar. Evet, bildik ve tanıdık acılara alışıyor ve ego denen kaprisli kevaşe insanlara başka yol olmadığını inatla dayatıyor. İnsanlar da egonun yarattığı bu kaotik ama gerçek olmayan şeylere inanıp, kendi çöplüğünde kral/kraliçeyi oynamaya devam ediyor.

Kadın ve erkek bu coğrafya da sevgi konusunda da kusurlu büyüyen/büyümek zorunda kalan iki karakter. Anne ve babaların sevgiyi gösterme şekilleri ya da beklentileri üzerine ikame ettikleri sevgi anlayışları, bireylerin sevgiyle ilgili algılarını ters yüz etti. Kendi çocuğunu şımarmasın (coğrafyanın saçma kaderi) diye sevmeyen bir anne babadan alamadığı sevgiyi, haliyle eşine de aktaramayan eril ve dişil figürler günün sonunda, sevilmediğini ya da sevildiğini hissedemediğini söyleyip, arayışa giriyor. Bir örnek var ve sık sık denk gelirsiniz bu örneğe;
kadın/adam
– Beni sevmiyorsun
– Hayır çok seviyorum
– Ama hissedemiyorum
– Yanındayım ya! daha ne yapayım?

Yanında ya daha ne yapsın adam/kadın… Başka bir şey bilmiyor. Orada duruyor işte, yanında, onu görebilir ve duyabilirsin, buna razı gelmelisin. Çünkü o sadece bunu biliyor. Yanında olmak yeterli geliyor ona… Neyse, konumuz sevgi değil ilişkilerdeki boşluklar, arayışlar ve sistem… Evet, sistem…

Size herkesi mutlu gösterip ya da herkesin sanal bir mutlulukla kendini ifşa edip, nazire yaparcasına ortalığa salıp sonra da odada yalnızlığa, çaresizliğe gözyaşı döktüren sistem. En pahalı telefonu aldırtıp, onu masaya koydurtan ve onun üzerinden sana değer satan sistem. En pahalı araba ile mekanın önüne gelip, valeye önünü iliklettiren sistem. O mekana zaten herkes benzer arabalarla geldiği için, egosunu tatmin edebileceği tek kişi, vale ve garson oluyor. İşte bu tarz kişilikler ya da bireyler, ilişki içerisinde de sahip olduklarıyla egemenlik kurup, sahip rolüne bürünmeyi seçiyor. Para bende, güç benim. Güzellik bende, kraliçe benim. Yakışıklılık bende, kral benim… Onlar olmazsa ne oluyorsun? Bunu sormuyor, buna maruz kalanlar. Çünkü onlar da muhtemelen kişinin zannıyla var olduğu ve göründüğü o şeye tutunarak giriyor içeri. Sonrası mı? Al gülüm ver gülüm mutsuzluk…

 

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir