Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

09/11/2026
in İlişkiler Sosyolojisi
0
0
Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

Halk arasında “Ayrılamıyorlar ama birbirlerini de yiyorlar” diye tarif edilen ilişki biçimi, aslında modern ilişkilerin en ilginç çelişkilerinden birini gösteriyor. Bir hafta sosyal medyada “Canım sevgilim” paylaşımları yapılırken, ertesi hafta birbirini engelleyen, birkaç gün sonra özleyip yeniden bir araya gelen ve kısa süre sonra aynı kavganın içinde bulan çiftlerden söz ediyorum.

“Psikopatiksel Arızasallık Bozukluğu” diyelim buna.

Elbette böyle bir hastalık yok. Zaten bu isim de bilerek uydurma. Buradaki “bozukluk”, iki insanın birbirine zarar veren ilişki biçimini sanki ilişkinin doğal sonucuymuş gibi yaşamaya başlamasını anlatan bir ironi. Bilgisayarın kilitlendiği, hiçbir tuşun çalışmadığı ama fanın hâlâ son hız döndüğü anı düşünün. Sistem çalışıyor gibi görünür ama aslında hiçbir yere gitmiyordur.

Bazı ilişkiler de böyledir. İnsanlar konuşur, tartışır, ayrılır, barışır, özler, kıskanır, engeller, açar, tekrar kavga eder ve bütün bu hareketliliği “çok büyük bir aşk” zanneder. Oysa hareketlilik ile yakınlık aynı şey değildir. Bir ilişkinin sürekli yoğun olması, sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Bir orta sehpanın hikayesi

Tanıdık acı, yabancı huzurdan evladır

İnsanın ilişkilerinde geçmişinin önemli bir etkisi vardır. Çocuklukta gördüğü sevgi biçimleri, aile içindeki iletişim, çatışmaların nasıl çözüldüğü, ilginin nasıl gösterildiği ve güvenin nasıl kurulduğu yetişkinlikteki ilişki beklentilerini etkileyebilir.

Burada “Çocukluğunda ne yaşadıysan hayatın boyunca onu tekrar edersin” gibi kesin bir hüküm vermek doğru olmaz. İnsan geçmişinden etkilenir ama geçmişinin mahkûmu değildir. Yine de bazı insanlar için huzur gerçekten de yabancı bir deneyim olabilir. Çünkü insan yalnızca iyi olana değil, bildiği olana da alışır.

Çocukluğunda sevginin bağırmakla, küsmekle, kıskançlıkla, kontrolle veya sürekli bir gerilimle birlikte yaşandığı bir ortamda büyüyen insan, yetişkin olduğunda bu davranışları “aşkın yoğunluğu” olarak yorumlayabilir. Sakinlik ise ona duygusuzluk gibi gelebilir. İşte burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Tanıdık olan şey güvenli olan şey değildir. Bir insanın yıllardır yaşadığı bir acıya alışmış olması, o acının ona iyi geldiği anlamına gelmez. Ama alışkanlık beynimiz açısından güçlü bir rehberdir. İnsan bildiği yolu daha kolay tanır. Bu nedenle bazı ilişkilerde kişi, kendisini inciten davranışları fark ettiği halde ilişkiden çıkmakta zorlanabilir. Çünkü karşısındaki insanı değil, ilişkinin yarattığı tanıdık duygusal düzeni de kaybetmektedir.

Cioran’a atfedilen “Herkes kendi uçurumunu yanında taşır” sözü burada güzel bir metafor olabilir. Bazen iki insan birbirlerini iyileştirmek yerine kendi uçurumlarını ilişkinin içine taşır. Sonra iki uçurumun arasında bir köprü kurmak yerine, uçurumları birbirine bağlarlar. Ve buna aşk derler.

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

İlişkinin algoritması

Bu tür ilişkilerde tekrar eden bir döngü görmek mümkündür. Önce yoğun bir yakınlaşma vardır.

  • “İşte aradığım insan.”
  • “Ruh eşimi buldum.”
  • “Kimse beni onun kadar anlamıyor.”

Sonra beklentiler yükselir.

  • Daha fazla ilgi.
  • Daha fazla mesaj.
  • Daha fazla zaman.
  • Daha fazla güvence.
  • Daha fazla fedakârlık.

Ardından gerilim başlar.

  • “Neden böyle yaptın?”
  • “Beni neden anlamıyorsun?”
  • “Beni gerçekten seviyor musun?”
  • “Sen zaten hiç değişmeyeceksin.”

Sonra çatışma büyür.

  • Ağlama, bağırma, suçlama, küslük, engelleme, ayrılık…

Ve ardından özlem gelir.

  • “Onsuz yapamıyorum.”
  • “Ben aslında onu çok seviyorum.”
  • “Kimse onun yerini tutmuyor.”

Sonra barışılır. Ve bir süreliğine her şey yeniden güzel görünür. Ta ki aynı döngü tekrar başlayana kadar. Bu döngünün her aşamasında farklı duygular devreye girebilir. Kaybetme korkusu, kıskançlık, öfke, yalnızlık, özlem, rahatlama ve yeniden yakınlaşmanın verdiği sevinç birbirini takip eder. Bu yoğunluk bazı insanlarda aşkın kendisiyle karıştırılabilir. Oysa yoğun duygu her zaman derin bağ değildir. Bazen yalnızca yoğun duygudur.

Adrenalin aşk değildir

Burada psikoloji alanındaki kavramları da dikkatli kullanmak gerekir. Kavga ve barışma döngüsünün her insanda aynı biyolojik mekanizmayla çalıştığını veya insanların yalnızca adrenalinin peşinde olduğunu söylemek doğru olmaz.

Fakat yoğun stresin ardından gelen rahatlamanın güçlü hissedilebildiği bir gerçek. Sürekli gerilim yaşayan bir ilişkide barışma anı olağanüstü bir rahatlama yaratabilir. Ve insan bu rahatlamayı “İşte aşkımızın ne kadar güçlü olduğunu şimdi anladım” şeklinde yorumlayabilir. Oysa bazen özlenen kişi kadar, çatışmanın sona ermesinden kaynaklanan rahatlama da özlenmektedir.

Bu yüzden huzurlu bir ilişki bazı insanlara ilk başta garip gelebilir. Tıpkı uzun süre yüksek sesle müzik dinledikten sonra sessiz bir odaya girmek gibi. İlk anda sessizlik boşluk gibi gelir. Bir süre sonra ise aslında ihtiyacınız olan şeyin sessizlik olduğunu fark edebilirsiniz.

“Gel ama çok gelme, git ama hiç gitme”

İlişkinin en ilginç biçimlerinden biri de birbirine yaklaşmak isteyen ama aynı zamanda yakınlıktan korkan iki insanın oluşturduğu döngüdür.

Bir taraf sürekli güvence ister:

  • “Beni seviyor musun?”
  • “Neden yazmadın?”
  • “Benden uzaklaşıyor musun?”
  • “Beni bırakacak mısın?”

Diğer taraf ise yakınlık arttıkça geri çekilebilir:

  • “Beni bunaltma.”
  • “Biraz yalnız kalmak istiyorum.”
  • “Her şeyi bu kadar büyütme.”
  • “Üzerime gelme.”

Sonra ilk taraf daha fazla yaklaşır.

  • İkinci taraf daha fazla uzaklaşır.
  • Biri yaklaştıkça diğeri kaçar.
  • Biri kaçtıkça diğeri daha çok tutunur.

Böylece iki insan, birbirlerinin korkularını istemeden tetikleyen bir düzen kurabilir. Bağlanma stilleri bu tür ilişki dinamiklerini anlamak için yararlı bir çerçeve sunabilir. Fakat insanları “kaygılı tip”, “kaçınan tip” diye etiketleyip bütün davranışlarını tek bir kategoriyle açıklamak da doğru değildir. İnsan ilişkileri bir kişilik testi sonucundan çok daha karmaşıktır. Bir insan bazı ilişkilerde kaygılı davranırken başka bir ilişkide son derece güvenli olabilir. Çünkü ilişki yalnızca bireyin değil, iki kişinin birlikte oluşturduğu bir sistemdir.

Neden kopamıyoruz?

İlişkiden çıkamayan çiftlerin sık kullandığı cümlelerden biri şudur: “Ama biz birbirimizi çok seviyoruz.” Belki gerçekten seviyorlar. Sorun da zaten sevginin var olup olmaması olmayabilir. Bir insanı sevmek, onunla sağlıklı bir ilişki kurabileceğiniz anlamına gelmez. Sevgi tek başına yeterli değildir.

  • Güven gerekir.
  • Saygı gerekir.
  • Sınır gerekir.
  • Sorumluluk gerekir.
  • İletişim gerekir.
  • Ve bazen değişme isteği gerekir.

İki insan birbirini çok sevip birbirine çok zarar verebilir. Çünkü sevgi ile ilişki becerisi aynı şey değildir. Bir insan sizi sevebilir ama sizi kontrol edebilir. Korktuğu için kıskanabilir. Terk edilmekten korktuğu için tehdit edebilir. Kendisini korumak için sizi cezalandırabilir. Bütün bunlar sevginin varlığını kanıtlamaz; ilişkinin sağlıklı olduğunu hiç kanıtlamaz. Şiddet, tehdit, takip, aşağılama veya zorlayıcı kontrol söz konusu olduğunda mesele artık “tutkulu aşk” diye romantikleştirilecek bir ilişki problemi değildir. Orada güvenlik ve sınır meselesi vardır.

İnsan bazen cehennemi neden özler?

Çünkü insan yalnızca iyi olanı aramaz. Bildiği şeyi de arar.

Bu nedenle kötü bir ilişkinin ardından yalnız kalmak bazı insanlarda beklenmedik bir boşluk yaratabilir. İlişki kötüydü ama hayatın büyük bölümünü kaplıyordu. Kavga vardı ama aynı zamanda bir hareket vardı. Sürekli mesajlaşmak, kontrol etmek, tartışmak, barışmak, kıskanmak ve yeniden yakınlaşmak bir çeşit günlük ritim oluşturmuştu.

İlişki bitince yalnızca insan gitmez. Bir yaşam düzeni de gider. Ve insan bazen kaybettiği kişiden çok, kaybettiği düzeni özlediğini fark etmez. İşte “tanıdık acı” meselesi burada önem kazanıyor. Tanıdık acı, yabancı huzurdan daha kolay yönetilebilir görünebilir. Huzur ise başlangıçta ne yapacağınızı bilmediğiniz bir alan yaratabilir. Çünkü huzurda kavga edecek bir düşman yoktur. Sürekli kendinizi kanıtlamanız gerekmez. Karşınızdakini takip etmeniz gerekmez. Her mesajın anlamını çözmeniz gerekmez. Her sessizlikte terk edilme korkusu yaşamazsınız.

Ve bazı insanlar için bu sakinlik, uzun süre alıştıkları duygusal yoğunluğun yokluğu nedeniyle “bir şey eksik” gibi hissedilebilir. Belki eksik olan aşk değildir. Krizdir.

Karşı tarafı tamir etmeye çalışmak

  • Böyle ilişkilerde en büyük yanılgılardan biri de “Ben onu değiştireceğim” düşüncesidir. “Beni gerçekten severse düzelir.” “Biraz daha sabredersem değişir.” “Çocukluğu kötüydü, ben ona sevgiyi öğreteceğim.” “Beni kaybetmekten korkarsa değerimi anlayacak.” Bazen insanlar gerçekten değişebilir. Fakat bir insanın değişme sorumluluğunu sevgilisinin üzerine yüklemek ilişkiyi daha da ağırlaştırır.Karşınızdaki insanın çocukluğu sizin tedavi alanınız değildir.
  • Onun öfkesi sizin projeniz değildir.
  • Onun özgüvenini siz inşa etmek zorunda değilsiniz.
  • Onun hayatını siz kurtaramazsınız.

İnsan destek olabilir. Dinleyebilir. Yanında olabilir. Fakat başka bir yetişkin insanın sorumluluğunu bütünüyle üstlenemez. Ve belki de ilişkinin en önemli sorusu şudur: “Bu insan değişirse onu seveceğim” mi? Yoksa: “Bu insan şu anda olduğu haliyle benim birlikte yaşayabileceğim biri mi?” Çünkü gelecekteki potansiyelle değil, bugünkü gerçeklikle ilişki kuruyoruz.

Peki aşk nedir?

Aşkın yalnızca huzur olduğunu söylemek de doğru olmaz. Aşkın içinde özlem vardır. Heyecan vardır. Arzu vardır. Korku olabilir. Belirsizlik olabilir. Fakat aşkın bunların hepsinden oluştuğunu düşünmek de bizi yanlış yere götürebilir. Bir ilişkinin değerini yalnızca ne kadar yoğun hissettirdiğiyle ölçersek, sakinliği değersizleştiririz. Oysa belki de yetişkin bir ilişkinin önemli göstergelerinden biri, iki insanın birbirlerinin hayatını zorlaştırmadan yakın kalabilmesidir.

Birbirlerini sürekli tamamlamak zorunda değillerdir. Birbirlerinin bütün dünyası olmak zorunda değillerdir. Birbirlerinin terapisti olmak zorunda değillerdir. Birbirlerini sürekli heyecanlandırmak zorunda da değillerdir. İki ayrı insan olarak birlikte bir hayat kurabilirler. Bu çok daha sıradan görünebilir. Ama belki de sağlıklı olan tam olarak budur.

“Benim evim” dediğin yer neden canını yakıyor?

İlişkinize dışarıdan bakın. Kendinize değil, sanki başka iki insanı izliyormuşsunuz gibi bakın. Bu iki insan birbirlerinin yanında nasıl davranıyor? Birbirlerini büyütüyorlar mı? Yoksa küçültüyorlar mı? Birbirlerine güven veriyorlar mı? Yoksa sürekli korku mu üretiyorlar? Konuşabiliyorlar mı? Yoksa yalnızca kavga edip sonra barışıyorlar mı? Birbirlerinin sınırlarına saygı duyuyorlar mı? Yoksa sevgiyi kontrol etmek için mi kullanıyorlar?

Ve en önemlisi: Bu ilişkinin içinde kendiniz olabiliyor musunuz? Çünkü belki de meselenin özü burada. İnsan bazen “kimi seviyorum?” sorusuna o kadar fazla odaklanıyor ki “Bu sevgi bana ne yapıyor?” sorusunu unutuyor. Oysa ilişkinin niteliğini anlamak için yalnızca karşımızdaki insana değil, onunla birlikte olduğumuzda dönüştüğümüz insana da bakmamız gerekiyor.

  • Daha sakin biri mi oluyorum?
  • Daha özgür müyüm?
  • Daha dürüst müyüm?
  • Daha kendim miyim?
  • Yoksa sürekli tetikte miyim?
  • Sürekli açıklama mı yapıyorum?
  • Sürekli kendimi kanıtlıyor muyum?
  • Sürekli terk edilme korkusuyla mı yaşıyorum?
  • Sürekli karşı tarafın ruh halini mi kontrol ediyorum?
  • Eğer cevaplar ikinci gruptaysa, ilişkinin adına “aşk” demek sorunu çözmüyor.

Çünkü bir ilişkinin adı, onun nasıl yaşandığını değiştirmez. “Büyük aşk.” “Ruh eşi.” “Kader.” “Tutku.” Ne isim verirsek verelim, eğer iki insan birbirinin hayatını sürekli daraltıyorsa ortada çözülmesi gereken bir ilişki dinamiği vardır. Ve bazen çözüm ilişkiyi daha fazla zorlamak değil, ilişkiye dışarıdan bakabilmektir. Belki de “Psikopatiksel Arızasallık” dediğim şey tam olarak bu ironiyi anlatıyor: İki insanın birbirine zarar veren bir döngünün içinde kalıp, döngünün kendisini aşk sanması. Çünkü insan bazen kişiyi değil, kişinin yarattığı duygusal yoğunluğu seviyor.

  • Bazen sevgiyi değil, seçilmiş olma hissini.
  • Bazen aşkı değil, terk edilme korkusunun sona erdiği anı.
  • Bazen huzuru değil, kavga bittikten sonra gelen rahatlamayı.
  • Bazen insanı değil, onun yanında kendisi hakkında hissettiği şeyi.

Bütün mesele burada çözülmeye başlıyor. “Beni seviyor mu?” sorusundan önce, “Ben onun yanında nasıl birine dönüşüyorum?” diye sormakta. Ve belki daha zor olanı: “Ben neden canımı yakan şeyi evim olarak adlandırıyorum?”

Bazen insan aşkı kaybetmekten değil, tanıdığı acıyı kaybetmekten korkar; gerçek özgürlük ise canını yakan şeyi “tutku” diye adlandırmayı bırakıp, huzurun neden sana yabancı geldiğini anlamaya başladığın yerde doğar.

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir