Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İçimizdeki Çocuk

05/25/2024
in Duyguların Sosyolojisi
0
4
İçimizdeki Çocuk

İçimizdeki çocuk bizi öldürüyor… Yaşadığı şeylerin tekrar yaşamasından korktuğu ve bunun olası getirilerinden kendisini korumak için…

Hepimiz çocuktuk… Hepimizin kendisine özgün hikâyesi vardı… Hepimiz bu dünyaya geliş amacımızın ne olduğunu bilmeden, aileleri ve toplum tarafından şekillendirilen varlık kümeleriydik. Bileşkemizi besleyen iki temel duygu vardı bunlardan biri sevgi diğeri ise korkuydu… Sevgi ve korku; zıt görünen ama iç içe geçmiş kaosun efendisi iki duygu…

İçimizdeki ÇocukÇocuk, savunmasızdır ve bu yüzden güvende hissedeceği bir alanda olmalıdır ama içine doğduğu ailenin dinamikleri çoğu zaman bu ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. Bu hayatta alması gereken yolun başlangıcı olan ebeveynlerinin istikrarlı ve yontucu davranışları ile “bir gün uyanırsa kendini arayacağı” bir modele dönüşür. Annesinden ya da babasından al(ama)dığı sevgiyi, ilgiyi, öfkeyi, korkuyu kendi içinde yeşertir ve büyütür. Korkusu farkında olmadığı fobilere ve bağımlılıklara dönüşür. Hayattan beklentileri de hayata kattıkları da farkında olmadığı ama bilinçaltında kayıtlı bulunan bu yaşanmışlıklar ile şekillenir.

Anne/baba gibi olmama çabası ve düşüncesi ve yolculuk planlaması genelde pek işlemez. Tam tersine çok fazla benzeşir ve onların bir kopyası gibi olur. Bunun büyük resimdeki izdüşümünü insanlığın binlerce yıldır aynı döngüde olmasına ve o büyük insani sıçramayı yapamamasına bakıp da anlayabilirsiniz. Konumuza dönelim, şiddet gören, onaylanmayan, kabul görmeyen, dinlenmeyen, düşünceleri önemsenmeyen, takdir edilmeyen çocuk kendi yolculuğunda karşısına çıkan insanlara da benzer tavırları farkında olmadan sergiler. Hatta evlendiğinde eşine ve çocuklarına da bunun daha sert hallerini yansıtmaktan geri kalmaz. Ama bunu bilerek ve isteyerek yapmaz, çünkü bu en nefret ettiği şeydir ve ona yapılanın acısını çok çekmiştir.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Olay insanın yaratılış hikayesine de benzer aslında. Kendisini çocuğunun yaratıcısı olarak gören ebeveyn ona kendi gerçekliğini dayatır, kurallarına ve ayetlerine uymazsa cezalandırır (cezalandırma illa fiziksel şiddet ile olmaz, tehdit, yoksun bırakma da bunun içindedir), uyarsa sever ve ödüllendirir. Çocuğun iki seçeneği vardır ve şeytanı da onu mutlu eden şeylerdir. Ve tanrısı ona bunları yapmamasını söyler ama onlar oradadır. Televizyon izlemesini istemez ama o oradadır ve kendisi izliyordur. Cep telefonuyla oynamasını yasaklar ama onun elinden düşmez. Zararlı şeyleri kullanmasını istemez ama sigarasının dumanı tenine kazınmıştır… Çocuğuna cennet vaat etmek ister ama yarattığı cehennemi görmez hatta onun sorumluluğunu da almak istemez ebeveyn… Garip değil mi? Her şey o kadar benzer ki sadece metaforik olarak farklı tanımlanıp duruyoruz onları. Büyümeyene kadar bilmediğimiz bu dünyanın içinde iki farklı benlikle var olmanın mücadelesini veriyoruz. Biri yaşadığımız andaki biz diğeri de çocukluğunda kalmış bilinçaltı ve onun hikayeleştirilmiş oyun alanı…

İçimdeki Çocuk

Çocuk, kaygısız ve tasasız yola çıkar. Masumdur ve beklentisi ise doymak ve sevilmek üzerinedir. İhtiyaçları karşılandığında da mutlu olur. Dokunuşlar ile kendisini deneyimler. O, oyun oynamak ister, çevresindeki şeylerin zararlı ya da zararsız olduğunu bilmez. Her şeyle bağlantı kurmak, anlamak ve fark etmek ister. Ona doğru itilir, gider dokunur, tutar, atar, çeker, sıkar, tadına bakar… Amaç öğrenmekten çok meraktır ve deneyimdir. O meraklı ve deneyimleyen çocuk bu süreçte yasaklarla tanışır, hatta ebeveynleri arasındaki tutarsızlığı da öğrenir. Büyümeye başlayınca bu yasaklar, engellemeler, tutarsızlıklar ve cezalandırmalar yüzünden çocuk ile büyüyen hali arasındaki bağ yavaş yavaş kopar ve “sen büyüdün artık, böyle davranmamalısın” yaklaşımları ile de son halini alır.

Büyümek en büyük ıstırabı olur. En büyük korkusu ile daha sık yüzleşir. En büyük korkusu neydi? Derseniz, çocukluğunda yüklenen tüm o olumsuz inançlar, duygular ve öğretiler idi diyebilirim. İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Çocuk olan içimizdeki o deneyimleri yaşayan varlığımız iki farklı şey öğrenir. Birincisi kendisini suçlu görür ve kendisini cezalandırmak ister. İkincisi ebeveynlerini suçlu görürü ve onları cezalandırmak içine kendisine zarar verir ve ailesinin de bunların sorumlusu olarak acı çekmesini ister. İronisi gerçekliğinden bile ağır.

Çektiği sıkıntı ve sorunlara çare arayan ve bunun için psikolog/psikiyatristlerin kapısını çalanlara şimdi “içindeki çocuk” neler yaşadı bir bakalım diye yaklaşımlar sergileniyor. Biraz araştırırsanız birçok ülkede bu tarz yaklaşımlar ve çözüm tekniklerinin artmaya başladığını görebilirsiniz. Çare oluyor mu? Mutlaka oluyordur, fakat bütün sorunları çözebildiklerini zannetmiyorum.

Çocukken yaşanılan deneyimlerle o kadar fazla duyguya kayıt atılıyor ki bu duygular farklı zamanlarda tetiklendiğinde açığa çıkıyor. Şöyle ki “değersizlik duygusunu” 17 yaşındaki bir deneyim ile fark eden kişinin onaylanma duygusu 24 yaşındaki bir başka deneyimle ortalığa saçılabilir. Hatta sevilme arzusunu 50 yaşında sevilmediğini fark ettiği bir aşk ilişkisinde de öğrenebilir. İnsan çocuğu farklı dinamikleri olan ve duyguları var olan bir canlı türü. Uğradığı basit şeyleri farklı yorumlama gibi özelliğini de buna eklemek isterim.

İçimdeki Çocuk

Severek okuduğum yazarlardan Darel Rutherford’un Çözüm Olmak kitabında verdiği bir örnek konuyu çok iyi açıklıyor aslında. “Dört yaşındayken örnek aldığım kişi en büyük ağabeyimdi, aslında ona tapındığımı bile söyleyebilirdiniz. Bir gün okula gitmek için evden çıktığında, ben de onu takip etmiştim. Evden biraz uzaklaştıktan sonra peşinde olduğumun farkına varmış, beni eve kadar geri kovalamış, okula geç kalmasına sebep olduğum için çok kızmıştı. O incinmiş, kırılmış halimle bir süre somurtarak oturmuş, daha sonra da bir daha asla kimsenin beni üzemeyeceğine kendi kendime söz vermiştim. Hayatımda kesinlikle anlamsız ve önemsiz gibi gözüken bu olayın sonucunda, kimsenin beni sevmediğine dair saçma bir kanıya varmıştım. Hatta olayı daha da beter hale getirmek için biraz daha ileriye gidip, kimseye ihtiyacım olmadığına karar vermiştim. Çıkardığım bu tutarlı gibi gözüken sonucu besleyen hiçbir temel olmamasına rağmen, bu karar daha sonraki yıllarda hayatımın büyük bir kısmını etkiledi. Büyüme çağında birisi bana sarılmaya çalıştığında, onu iterek yanımdan uzaklaştırırdım. Sevgi dolu bir kucaklama, oynamayı seçtiğim kurban rolüne çok uygun değildi.” Şimdi bunu biri size anlatsa haydi canım saçmalama dersiniz değil mi? Böyle basit bir şey bu kadar travmatik hale nasıl gelebilir, geliyor işte…  Dünyada sekiz milyardan fazla insan var ve çoğunun hikayesi size saçma gelebilir ama EGO kendisini korumaya almak için o çocuğu kapatıyor, saklıyor, gizliyor, kurban rolüne sokuyor ve günün sonunda kendi istediği kıvama getirip orada tutuyor. Ama baştan ebeveyn demiştin, toplum demiştin, öğreti demiştin, inanç demiştin dediğinizi duyar gibiyim. Evet, onların hepsi de egodan inşa edilmiş kimlikler ve her düşünce bir egodur tıpkı her inancın bir ego olduğu gibi sarar kimliğimizi. Aile kendi egosu ile koruduğunu düşünüp kimliğini elinden alır. İnanç kendi egosu ile senin günah işlememen ve vaat edilen cennete gitmen için sana dair her şeyi alır ve onları verirsen tanrının açığa çıkacağını söyler. Düşünce ya da ideoloji kendi egosu için senin ona teslim olmanı ve onun için ölmeyi bile göze almanı ister böylece senin fedakarlığın ile tüm insanlığın kurtulacağını sana öğretir. Hepsi masum ama gerekli görünen bir düşünce ile seni yok eder… İçindeki çocukla birlikte içindeki sen de yok olursun ve gerçekliğini aramaya başlarsın. Bir kuşa öykünürsün, bir ağaca dönüşmek istersin, bir damlaya binip denizler aşmayı hayal edersin. Her ne yaparsan yap hedeflediğin şey içinde yoksun kaldığını düşündüğün çocuğu mutlu etmektir o da çok mümkün olmaz ve sen arayışla, hasretle, özlemle sonraki hayatında ödüllendirilmeyi bekleyerek bu hayatın finalini yaparsın.

İçimdeki Çocuk Travma

Ne önerirsin Murat?

Doğum ile ölüm arasındaki geçiş sürecinde her birimiz farklı deneyimler yaşasak da benzer duyguları deneyimliyoruz. Bunların oluş aşamalarında takındığımız tavırlar bizi ileriye götürebilir ya da o duygunun içinde kaybolmamıza neden olabilir. Çocukluğumuzla başlayıp, eğitim sistemi ile devam eden ve toplumsal kurallarla şekillenen kişiliğimiz günün sonunda içine dönüp bunu anlamlandıran kim ve ne var diye bakmayı akıl etmez onun tek bildiği şey vardır, “suçlular”… Onlar yaptı, onlar sebep oldu, onların yüzünden oldu, onlar bu hale getirdi. Suçlayıcı dil kalıpları ile büyüyen ve sorumluluk almaktan çok uzak yaşayan insan çocuğu günün sonunda kendisine dönüp de bunu neden yaşadım? Sebebi ne olabilir? Bunu daha önce nerede yaşadım ve neden sürekli tekrar ediyor bu davranışlar? Buna sebep olan ben miyim? Neden bunun olmasına izin verdim? İçimdeki “Ben”ler ne yaşıyor? Çocuğun sancısı nedir? Gibi sorular sormadan yolculuğuna devam ettiği için çaresiz şekilde debelenip durur. Uyanması mümkün mü? Suçlamaktan özgürleşip nedenlerini fark edip dönüştürürse o çocuk mutlu ve huzurlu hale gelebilir. Yoksa hayat gelişine vurup skoru arttırmaya devam eder. Hayat 1 İçinizdeki Çocuk 0 olmasın… Ya eşitliği sağlayın ya da 2-1 öne geçin… Mutlu olun…

 

Yapay zekaya sordum “Bu yazıda bahsi geçen insan çocuğuna sen ne önerirsin? diye… İki alternatif son önerdi…

1.Öneri
İçimizdeki çocuğun ihtiyaçlarını ve duygularını anlamak, hayat yolculuğumuzda karşımıza çıkan zorlukları aşmamızda büyük bir rol oynar. Bu çocuk, bize saf sevgi, merak ve neşe sunar. Onunla bağlantıya geçmek, hem geçmiş yaraları iyileştirir hem de geleceğe umutla bakmamızı sağlar. Gerçek benliğimizi keşfetmek ve özgürleşmek için içimizdeki çocuğun sesine kulak vermeliyiz.

2.Öneri

İçimizdeki çocuk, hayatımızın her anında bize eşlik eder ve yaşadığımız deneyimlerde kendini gösterir. Onunla barışmak ve onun ihtiyaçlarını anlamak, hem kendimize hem de çevremize daha sağlıklı ve sevgi dolu ilişkiler kurmamıza yardımcı olur. Geçmişte yaşanan travmaların ve kırgınlıkların üstesinden gelmek, içimizdeki çocuğu kucaklamakla başlar. Bu sayede, kendimizi daha bütün ve mutlu hissedebiliriz.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir