Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

09/04/2026
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Yolun kendine çıkan taşları üzerine bir inceleme

İçimde uzun zamandır evirip çevirdiğim, bir dost sohbetinin dumanı tüten bir çay bardağının yanına sızdırıp masama bıraktığı o kadim paradoksun peşindeyim bugün. Sahi, insan neden en çok kendi yoluna taş koyar? Neden tam huzuru bulmuşken, her şey pürüzsüz akacakken o nehrin yatağına bizzat kendi elleriyle, tırnaklarını kanata kanata kayalar taşır?

Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Bizler ömrümüz boyunca hep mahrum kaldığımız, hasretini çektiğimiz, geceleri uykumuzu bölen o eksik şeylerin peşinde koştuğumuzu sanırız. Sevgi isteriz, samimi bir yakınlık, ruhumuzu korkusuzca yaslayacak sakin bir liman dileriz. Dünyanın bütün gürültüsünü dışarıda bırakıp bizi sadece “biz” olduğumuz için saracak bir elin özlemiyle yanarız. Ama tuhaf ve izahı güç olan o sızı tam da bu noktada, o arzuladığımız kapı gerçekten çalındığında başlar. Kapı çalınır ama biz açmak yerine sürgüleri kontrol ederiz. İçerideki bütün eski, tozlu korkular bir anda ayağa kalkar. Adımlarımızı geri çeker, sesimizi yükseltir, durup dururken fırtınalar koparırız. Sonra da o kendi ellerimizle yıktığımız enkazın ortasında, nedenini bilmediğimiz bir haklılık duygusuyla, kalbimiz kırık öylece kalakalırız.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

İlişkide doğru kişiyi bulmak

Geçenlerde çok sevdiğim bir dostum, kahve fincanının arkasına gizlediği derin bir iç çekişle bir hikaye anlattı bana. Hayatın tam göbeğinden, belki de pek çoğumuzun aynaya baktığında gördüğü ama itiraf edemediği bir hikaye… Bekar bir kadın, hayatını çocuklarına yani ailesine adamış. Kendi özlemlerini, gençliğini, kadınlığını bir kenara bırakıp hep “başkalarının koruyucusu” rolünü üstlenmiş. Derken ömrünün bu dingin virajında, karşısına güzel bir nefes, samimi bir ilişki, ruhunu ısıtan bir insan çıkıyor. Hayat ona uzun zamandır sakındığı o sıcaklığı nihayet ikram ediyor. Fakat kadın ne yapıyor biliyor musunuz? Sürekli bu ilişkiyi sabote ediyor. Tam her şey yoluna girecekken, tam o dinginliği, o hesapsız sevilmenin tadını çıkaracakken yersiz çıkışlar yapıyor. Sebepsiz kavgalar çıkarıyor, karşı tarafı acımasızca eleştiriyor, adeta onu kendinden uzağa itmek için bahaneler üretiyor.

En büyük korkusu, kabusu ne peki? Çocuklarının bu ilişkiden haberdar olması. Dışarıdan soğuk bir gözle baksanız, “Neden yapıyor bunu, deli mi? Hak ettiği mutluluk ayağına gelmiş işte,” dersiniz. Değil. Aslında o kadının savaşı ne sevgilisiyle ne de onun sunduğu temiz sevgiyle. Onun savaşı, kendi içine kurduğu, yargıcı da savcısı da bizzat kendisi olan o görünmez mahkemede. Ruhunun bir tarafı büyük bir açlıkla “Ben de insanım, sevilmek, fark edilmek, birinin gözlerinde erimek benim de hakkım” diye fısıldarken; diğer tarafı çok daha gür, çok daha cezalandırıcı bir sesle bağırıyor: “Sen iyi bir annesin, sen fedakar bir evlatsın, senin sınırların belli, bu sınırı geçersen suçlusun!” İlişki yürüdüğü, derinleştiği an, o zihnindeki “Çocuklarıma ne anlatacağım? Babam yüzüme nasıl bakacak?” korkusu bir tehdit nesnesine dönüşüyor. Ve insan zihni, çözmekte zorlandığı bu devasa iç çatışmayı doğrudan çözmek yerine, problemi kökten ortadan kaldırmayı seçiyor. İlişki mi tehdit yaratıyor? O zaman ilişkiyi bitirmek, o fırtınayı dindirmenin en kestirme yoludur. İşte bu yüzden tam her şey güzelleşirken o görünmez taşlar yola dökülüyor.

Bu sarsıcı örnek, hayatın sadece ikili ilişkiler formunda değil, yaşamın tüm alanlarında karşımıza çıkan o derin, sessiz düşmanın ta kendisidir: Self-sabotaj. Kendini baltalamak.

Peki, sadece aşkta mı yapıyoruz bunu? Dönüp bir bakalım kendi hayatlarımıza. Yıllardır bir kitap yazmak istersiniz, kafanızda cümleler uçuşur, karakterler et kemiğe bürünür ama o masanın başına oturup ilk kelimeyi bir türlü yazamazsınız. Hep bir temizlik yapılması gerekir, hep o gün başka bir iş çıkar, hep ertelenir. Ya da işinizde çok daha iyi bir yere gelmek, hak ettiğiniz o başarıyı yakalamak istersiniz; önünüze muazzam bir fırsat çıkar ama başvuruyu son güne bırakır, o trenin gidişini uzaktan izlersiniz. Para kazanmak istersiniz ama tam kontrat imzalanacakken o masadan kalkacak bir huzursuzluk yaratırsınız. Görünürde hep hedefe doğru yürüyoruzdur, dudaklarımızdan dökülen şarkı hep başarıya ve mutluluğa dairdir; ama adımlarımız derinde hep o hedeften kaçışın gizli ritmini tutar.

Çünkü bizler, dünyadaki pek çok insanın sandığı gibi sadece başarısızlıktan ya da acı çekmekten korkmayız. Biz aslında başarıdan da korkarız. Mutluluktan da o pürüzsüz huzurdan da korkarız. En çok da tüm bunların getireceği o köklü, geri dönüşü olmayan “değişimden” korkarız. Hedefe ulaştığımızda, o arzuladığımız aşkı ya da başarıyı bağrımıza bastığımızda, artık eski “biz” olamayacağımızı biliriz çünkü. Savunmalarımızı bırakmamız, o güne kadar bizi koruyan zırhları söküp atmamız gerekir. Yeni bir kimliğe bürünmek ruhumuza ağır gelir. Bilinmeyen, denenmemiş, tecrübe edilmemiş bir mutluluk ihtimali; ezbere bildiğimiz, içinde nefes almaya alıştığımız, evimiz gibi tanıdığımız o eski acıdan daha ürkütücü gelir bize. Acının bile kendine göre bir konfor alanı vardır; onunla nasıl baş edeceğini bilirsin, köşeleri bellidir, canını ne kadar yakacağı tahmin edilebilirdir. Ama mutluluk? Mutluluk çıplaklık ister. Duvarları yıkmayı, o korunaklı kalelerin dışına çıkmayı gerektirir.

Çoğumuz çocukken sırtımıza yüklenen ama hiçbir zaman yüksek sesle, harf harf söylenmeyen o gizli, görünmez sözleşmelerle büyüyoruz. O çocukluk evlerinin havasından, annemizin derin iç çekişlerinden, babamızın çatık kaşlarından soğuruyoruz o kuralları. “Önce başkalarını düşün”, “Çok gülme, arkasından mutlaka büyük bir acı gelir”, “İnsanlara fazla güvenirsen sırtından vurulursun”, “Fedakarlık yapmıyorsan yeterince sevmiyorsundur.” Yıllar geçiyor, o evlerin kapıları kapanıyor, kokuları dağılıyor, belki o insanlar bu dünyadan göçüp gidiyor ama o görünmez kurallar ruhumuzun anayasası olarak kalbimizin en derin odasında asılı duruyor. Annesinin ömür boyu mutsuzluğuna, yalnızlığına şahitlik ederek büyümüş bir çocuk, yetişkin olduğunda ebeveyninden daha mutlu, daha coşkulu bir hayat sürmeyi bilinçaltında bir “ihanet” gibi algılayabiliyor. “O bu kadar acı çekmişken, ben nasıl el üstünde tutulup mutlu olabilirim?” sorusu görünmez bir pranga gibi ayağına dolanıyor. İşte o yüzden kendini sabote etmek, dışarıdan ne kadar yıkıcı ne kadar mantıksız görünürse görünsün, psikolojik açıdan o çocukluk evindeki sadakati, o eski tanıdık yaraları ve güvenli sayılan o eski kimliği koruma çabasından başka bir şey değildir.

İnsan, hayatında eksik olan şeylerden değil, sahip olabileceği şeylerin büyüklüğünden, o azametinden korkarmış aslında. Yakınlık isteriz ama biri bize fazla yaklaşınca nefesimizin daralması; tam anlaşılacağımız, içimizin görüneceği o büyüleyici noktada aramıza ördüğümüz o kalın, yüksek duvarlar sevgiye karşı değildir. O duvarlar, sevginin bizi dönüştürme gücüne, bizi bütünüyle çıplak ve savunmasız bırakma ihtimaline karşı olan korkumuzdandır. Haklı çıkma çabasından vazgeçemeyişimiz, acılarımızı bir kimlik kartı, bir madalya gibi göğsümüzde taşımaktan bir türlü vazgeçemeyişimiz hep bu yüzdendir.

Günün sonunda, masamdaki karalamalara ve o dostumun hikayesine bakarken fark ettim ki; hayatımızdaki pek çok güzel başlangıç, pek çok hırslı teşebbüs ya da o can feda ilişkiler, sevgi ya da yetenek eksikliğinden ötürü bitmiyor. O ulaşılan güzelliğin, o kapıyı çalan şansın içimizde uyandırdığı o muazzam, o çıplak kalma korkusundan yorulup kırılıyor. İnsan yoruluyor kendi kendisiyle savaşmaktan.

İnsanın bu dünyadaki en uzun, en meşakkatli, en çok sabır ve cesaret isteyen ama bir o kadar da mukaddes olan yolculuğu; başkalarının beklentilerine, toplumun dayatmalarına ya da geçmişin o soluk gölgelerine değil, kendi yalın, sade ve hesapsız mutluluğuna sadık kalmayı öğrenmesidir. Kendini sabote etmekten, kendi yoluna taş koymaktan vazgeçmek; kapı her çalındığında içeride korkuyla titreyen, “Şimdi ne olacak?” diye ağlayan o küçük çocuğun elinden şefkatle tutabilmektir. Onun gözlerinin içine bakıp “Korkma, güvendeyiz ve mutlu olmayı hak ediyoruz” diyerek, gelen o güzel misafiri cesaretle, naifçe içeri buyur edebilmektir.

Murat Tali

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir