Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Yaralı ve kayıp şifacı

07/13/2024
in Duyguların Sosyolojisi
0
4
Yaralı ve kayıp şifacı

Yaralı ve kayıp şifacı - Murat Tali

Kayıp bir şifacı ruhun; asırlardır sürdürdüğü yolculuğun içinde, yorgun düşüp sığındığı bedende kendinden kaçmaya çalışan yaralı bir kuzgunun kanat çırpınışları içindeki debelenmesinde uyanmaya çalışıyorum.

Bu sözler, sonsuz bir arayışın, yorgunluğun ve ait olamamanın derin bir acısının yankısıydı. Ben, bu arayışın peşinde koşan, ruhu yaralı bir şifacıydım ya da bu sanrı ile kendisine anlam yüklemeye çalışan basit sıradan bir insandım. Asırlardır bu dünyada dolaşıyor, bedenimden bedene zıplıyor, insanlığın acılarını dindirmeye çalışıyormuşum gibi bir duyguyla dünyaya kök salmaya çalışıyorken, araftan geriye dönsem cehennem, ileri gitsem cennet olacak diye hamlesiz ve hedefsiz kalmayı seçmişim.

Yaralı ve kayıp şifacı
Yaralı ve kayıp şifacı – Murat Tali

Yolculuğumun başlangıcı çoktan kaybolmuştu. Hangi çağda doğduğumu, hangi adı taşıdığımı bile hatırlamıyordum. Tek bildiğim, içimde yanan bir ateş, insanlara şifa vermek için duyduğum bir istekti. Bu isteğe yenik düşerek, kendi acımı ve yalnızlığımı görmezden gelerek, her birine bir umut ışığı sunmak için çabaladım. Onda ne kadar başarılı oldum açıkçası bilemiyorum. Zaten bu yolculuğa son vereli uzun zaman oldu. Kendini yakanların içinde varlık bulmak, olanları görüp yetersiz hissetmek garip bir tezahürün geri dönüşümdeki sarı saman kağıtlarına yazılı kutsal metinlerdeki duaları yok saymayı öğretti bana.

Yıllar boyunca birçok farklı yerde yaşadım. Kimi zaman bir köy şifacısı, kimi zaman bir savaş alanında yaralıları saran bir hemşire, kimi zaman da bir mahallenin sokaklarında gelen geçene bakıp iyi niyet dileklerini içinden sunan bir garip kimlik oldum. Her yerde farklı insanlarla tanıştım, farklı acılara şahit oldum. Kimi zaman sevgi ve minnettarlık gördüm, kimi zaman da nefret ve korkuyla karşılaştım.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Ama hiçbiri beni bu kadar yorgun düşürmemişti. Her bedenimle birlikte, her şifa verdiğim kişiyle birlikte, kendi yaralarım da derinleşiyordu. Kendimi bu dünyaya ait hissetmiyordum. Sanki bir gölge gibi dolaşıyor, insanlığın acısını omuzlarımda taşıyordum. Arkadaşlarımla sohbet ederken şifacıları şöyle tanımlamıştım, “tanrının evine çomak sokmaya çalışan ve onun işine karışan kendini kaybetmiş ruhlar topluluğu”. Evet madem her şeyi yaratan ve gözlemleyen ve sevgi dolu bir tanrı varsa ve o şifayı vermek istemiyorsa benim ne haddimeydi şifa vermek diye düşünüp dolanıyorum artık kendi içimde…

Bir gün, bir zamanın zamansızlığında kaybolmuşken, bir dostumla sohbet ederken. Gözlerinde sonsuz bir bilgelik ve huzur ile bana baktı ve “Yolunu bulmak için önce kendini bulmalısın,” dedi. Bu sözler beni derinden etkiledi. Yıllardır başkalarına şifa vermeye çalışırken, kendi yaralarımı ihmal etmiştim. Kendimi bulmak için önce kendimle yüzleşmem gerektiğini anladım. O günden sonra kendimi keşfetmeye çalıştım… Kendi acılarımla yüzleştim, geçmişimi ve geleceğimi sorguladım. Bu yolculuk kolay değildi. Ama her adımda kendimi biraz daha iyi tanımaya başladım. Fakat tanımak dönüştürmek değildi. Dönüştürmek ise kalabalıklar içinde yitmiş o yaralı şifacının derdi değildi. Sanırım cezalandırmanın hadsiz halleriyle kendini terk etmeyi göze almış bir zihin ile bedende seyirci olmayı seçmiştim.

Sonunda, kendimi bulmayı arzulayacağım bir yolculuğa çıkmayı çok isterim. Fakat istemek değil oldu gözüyle bakmak gerekiyor değil mi? Artık bir gölge olmamak gerekiyor bu bedenin hükümdarlığında. Kendi varlığımı kabullenmiş, kendi ışığımı yakmış bir şifacı ya da insan olabilirim. Artık sadece başkalarına şifa vermek değil, kendi acımı da iyileştirmeyi öğrenmem gerekebilir. Hakikat acılardan doğan garip bir ışık hüzmesi. Mutluluk içindeyken umarsızca kahkahalar ve gülümsemeler yüklenip yola devam edersin fakat acıda iken çaresini aradığın bir duyguyla var olursun. Bazen tüm duyguların bir sanrı olduğunu söyler dururum, fakat içimde büyüttüğüm ve varsa geçmiş yaşamlardan toplayıp getirdiğim ve eskilerin almadığı sorumlulukların bütünüyle bunun sanrı olmadığını da hissediyorum. Garip değil mi? Biliyor olmanın bilgisizliği içinde seyirci kalabilmek…

Bu yolculuk bana çok şey öğretti. Kendimi sevmenin ve saygı duymanın, başkalarını sevmenin ve saygı duymanın anahtarı olduğunu anladım. Artık yorgun değildim, yalnız da değildim. Kendim ile ve bu dünya ile barışmıştım demeyi çok istediğim bir yolculuğu deneyimledim. Fakat oralarda merkezde olanlar “ben” den hariç her canlı idi böyle olunca bunlar bazen temenni bazen de bir fırsat gibi kaldı orada. Fırsatlar satışa dönerse prim alıyorsun ve fırsatları satışa çevirme becerisini de kazanmak gerekiyordu. Bunu başarabildiğimi biliyorum fakat benliğimin ihtiyacı olan şeyleri, ihtiyaçsızlık hiyerarşisinde kaybettiğim için kendi içimde bir yere ait hissedemiyorum.

Artık bir şifacı değildim, bir savaşçıydım. Kendi acılarımla savaşmış ve farkında olmadığım zaferler kazanmıştım. Bilmeyerek de olsa onlarca ilaçla, terapistlerle çözülecek devinimsel sorun ve acıları içimdeki o savaşçı ile yenip durmuşum. Bunu hem çocuk olan ben hem de büyümekte olan ben başarabilmişim. Bunu deneyimlerken bilgi ve deneyimlerimi başkalarının da savaşlarında destek kuvvet olarak yer almışım. Başardığım yerler, yenildiğimi sandığım yerlerden çok daha fazlaymış ve bu farkındalık aslında yolun doğru yöntemin doğru ama bakış açımın yanlış olduğunu fark ettirdi şimdi. Dönüşümün sancılarını korkularımdan özgürleştirmeyi öğrenmem gerekiyor. Bunun için ihtiyacım olan şeyin savaşçının cesareti ve yaralı şifacının naif dokunuşu olduğunu biliyorum artık.

Bu, kayıp bir şifacının hikayesiydi. Ait olamamanın acısından, kendini bulmanın sevincine kadar uzanan bir yolculuktu. Hangi hayat ya da yaşam boyutunda biter bilmiyorum. Kaç kere bu döngü içinde kaybolup tekrar kendime vardım onu da bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da yoldayım ve yüreklerine dokunabildiğim çok sayıda insan var. Bu da ruhumun şifası ve yarınımın ışığı oluyor. Yolculuk bitmiyor, yol da bitmiyor ama hikaye her köşebaşında kendine bir eşlikçi ve kahraman buluyor. Dilerim ve umarım ilham verici bir yazı olmuştur ve sizlerin de sancısını dile getirebilmişimdir. Yalnız değiliz sadece dağınık ve birbirimizden kopuğuz. Bilin ve huzurda olun her daim… Sevgiyle ve minnetle…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir