Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Zaman Çarkı

07/25/2024
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Zaman Çarkı

Bu dünyada az zamanımız kaldığı düşüncesi doğru mu?
Değil mi?
Hayatı sonsuz devinimde işleyen bir çark olarak tanımlıyor birçok öğreti. Yarını değil, bugünü de değil ve aslına bakarsan an denen o şeyi de değil, bambaşka bir hali yaşamaya davet ediyor hepsi… Tanımların içinde tüm zaman ve mekanlar var. Bu yüzden aklım biraz karışık fakat doğruyu bulma konusunda da sınırlarımı zorlamayı seçiyorum.

Doğru ne? diye soruyorum, on binlerce yanıt alabiliyorum. Aynı konuda bir sürü doğru tanımı ortaya koyabiliyor insan… Bu yüzden çoğu zaman doğru ya da yanlış olduğunu düşünmediği hamleler yapıyor ve üzdüğünü kırdığını fark etmiyor İnsan Çocuğu. İşin ilginç yanı zaman her şeyin ilacı deyip, hatta zaman aşımına uğratıp yaptıklarını ya da yaşadıklarını da unutmayı ya da yok saymayı seviyor. Delilik değil mi bu?

Zaman Çarkı

Doğrular, düşünceler, hikayeler, zanlar, belirtili isim tamlamaları, zaman edatları ve belirtisiz tümleçler ve gizli özneler… Düşünün, ortada bir kuyu var ve içinde de su… Biri taş atıyor, taş suya dokununca ses çıkıyor, kuyu onu çoğaltıyor ve gürleştiriyor. Taşı atan ise istediği sesi duyuyor… Hangisinin gerçekliği ya da deneyimi önemli çok da ölçülesi bir durum değil. Ama her birinin özüne inince, su sesi kendisini çıkardığını söyleyebilir, taş da öyle, kuyu ve taşı atan da… Hepsi birlikte oradalar ama ortaya çıkan şeyin yani ses’in kendisi anlamlı olmasına rağmen anlamsızca duruyor. Herkesin ben yaptım oldu dediği şey “O” ama yapanların sahip çıktığı sanrılar yüzünden en anlamsız ve değersiz olan şey de “O”.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Varlığımızın ses olabildiği ve kendini ifade etmeye gayret gösterdiği bu hayatın içinde eylemlerin sahipleri olduklarını iddia edenler her daim baskıcı olmuşlardır. O sesi çıkartanlar kendilerini hep haklı görmeye devam ettiler ve edecekler… Bazen bu yaptıkları şeylerin doğru olup olmadığını düşünmeyecek kadar bilgisizler. Taşın suya düşmesinde ne taş ne de su hatta kuyu sorumlu. Tüm hikaye oraya taşı atan insanın hikayesi belki de… Sma sonuç bütünsel bir hale bürünüyor ve herkes hak iddia ediyor, ses üzerinde…

Ses, burada kimliğimiz olabilir, sevgimiz olabilir, neşemiz hatta mutluluğumuz olabilir. Her biri birilerinin hükmünde ve eyleminde şekillendiği için onlar buradan en büyük payı kendilerine çıkartmayı vazife biliyorlar. Biraz narsizm biraz bencillik ve biraz da egoizm içerse de kurban kimliğiyle orada bulunan için açıkçası acıdan başka bir şey açığa çıkmıyor.

Herkes seni suçlayıp çıkan sesin sorumluluğunu al diyor. Su, taş, kuyu masumiyetini ispatlama derdine düşüyor, taşı atan sadece meraktan ya da göründüğü kadar derin mi acaba diye baktığını söylüyor, kapıyı çalan içeride biri var mıydı onu öğrenmek istiyor. Kimileri olayı daha üst boyuta taşıyıp ona tanrısal bir kimlik kazandırıp konuyu direkt olarak tanrıya havale ediyor. O istedi ve yaprak kıpırdadı işte… Bazen de “senin bu hayattaki seçimin buydu, deneyimlemeye geldin, tadını çıkar” diyorlar. Dünyada zaman lineer bir boyutta işleniyorsa geçmiş ve gelecek yoksa aslında an da yoktur. Çünkü o hem geçmişin hem de geleceğim mikro ölçekteki yansımasından başka bir şey değil. Atomun parçalarını keşfe çıkan insanın, teknoloji geliştikçe daha küçük bir parçaya erişip onun sırrını çözmeye çalışması gibi bir hal alıyor. An’ın içinde tecelli eden yüz milyarlarca harekete maruz kalıyorsun. Bedenindeki tüm hücreler devinim halinde ve onlardan habersizsin. Doğruların, yanlışların, hesaplamaların, beklentilerin, duyguların her birinde başka bir şekilde açığa çıkıyor. Düşünsenize duygularınızın türüne göre bedeninizin salgıladığı onlarca salgı var. Her biri kendi doğrusunu tezahür ettirme derdinde ve onun için çabalıyor. Senin an diye tanımladığın şeyin içinde bir sürü başka anda başka şeyler de ortaya çıkıyor. Taşı atanı merak etmeye başlıyorsunuz ve aslında su olduğunuzun da farkında değilsiniz.

İkilikler tekliğe dönmüyor çünkü, fikir var, düşünce var, zihin var, kalp var, bilgi var, taş var, su var, kuyu var ve onları gören sen var…  Zamanı; sıcak bir sobanın yanında geçen beş dakika ile sevgilinin yanında geçen beş dakika ile aynı olmadığını ifade ederek tanımlayan bilge, her şeyin an içinde olduğunu iddia eden bilgeye gülümseyerek bakar ve kuyuya bir taş daha atar… Her birimiz kendi hikayemizde taş, su, kuyu, ses, kişi olabiliyoruz ve bu rolleri çevremizdeki insanların hayatlarında da oynayabiliyoruz. Kendi hayatında su olan bir başkasında taşa dönüşebiliyor. Doğrusu ve yanlışı olmayan garip bir hikayedir insan çocuğunun yaşam yolculuğu. Bu yüzden mutsuzluk değil mutluluk ve huzur çoğaltacağınız bir yarına odaklanın ne taş olun, ne su olun, ne ses olun ne de taşı atan insan… O kuyuyu aydınlatan ışık, suya rengini veren gökyüzü, kuyuyu dolduran yağmur damlası da olabilirsiniz. Yol uzun deneyimler de açlığımız ve tokluğumuz kadar bize yakın ya da uzaktalar. Keyfini süreceğiniz bir yolculukta, güzel insanlara ve deneyimlere denk gelmeniz dileğiyle…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir