Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Sevginin iz düşümü

01/10/2025
in Duyguların Sosyolojisi
0
1
sevginin iz düşümü

Sevgi… Hayatımızın en derin, en tartışmalı kavramlarından biri. Kimine göre bir an, kimine göre bir ömür. Tanımlamakta zorlandığımız, hissetmekle düşünmek arasında gidip geldiğimiz bu duygu, aslında ne kadar da kırılgan ve bir o kadar güçlü.

sevginin iz düşümü

Birçoğumuz sevgiyi olduğu gibi kabul etmek yerine, ona hikayeler yazarız. Anlam yükler, yükler altında eziliriz. Beklentilerimizle büyütür, hayal kırıklıklarımızla küçültürüz. Sevgi, bazen tıpkı kabuğunu kargaların kırdığı bir salyangoz ya da evini kaplumbağalara emanet eden bir fikir gibidir. Anlaşılmaz, ama bir o kadar yalın.

Sevgiyi tanımlamak için çırpınan insanlık, sanki kanadı kırılmış bir kuş gibi kendi döngüsünde yön arar. Ancak belki de yapılması gereken, sevgiyi tanımlamaya çalışmak değil, onun sadece var olmasına izin vermektir. Sevgi, düşüncelerimizin ötesinde, kendi halinde akmayı bekleyen bir nehirdir.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Peki ya öyle değilse?

Bu sorunun ardında derin bir ironi saklı. Sevgi, kendi içinde trajik bir şefkat barındırır. Zanlarımızdan inşa ettiğimiz saraylarda süslenir, ama bu saraylar bir gün düşman güçlerce yerle bir olur. Trajedisi şefkat olan bir sevginin içinde, karıncaların izini sürerken kayboluruz.

Felsefi bir pencereden bakıldığında, sevgi varoluşun bir esintisinden öte değildir. Nietzsche’nin “Sevgi, insanın kendisine verdiği değerin bir yansımasıdır” sözü, belki de bu döngünün açıklamasıdır. Sevgi, kendimizi görmek istediğimiz gibi gösterir. Ancak, seviyorum dedikçe günlerin içinden anlar eksilir, geri sayım başlar ve sonunda sevgi, kayboluşun adı olur.

Sessizliğe çekilen sevgi

Ve böylece sevgi, anlatılmadan, yazılmadan, sadece hissedilerek kendini tamamlar. Bin katlı iz düşümleri arasında kayboluruz, ne kadar tanımlamak istesek de kelimeler yetersiz kalır. Sevgi, tanımsız bir evrende var olur, sınırları ve biçimleri olmadan. Onu anlamaya çalışırken her adımda biraz daha uzaklaşırız. Bu da belki sevginin asıl özüdür: Tanımlanamaz, elle tutulamaz, ancak varlığı her şeyi doldurur.

Sevgi, bazen tanımsız bir okyanus gibi gelir insana. Fındıkkıran balesindeki balerin misali, sevgiyle denize açılan insanlar, dalgaların nereden geleceğini kestiremez. Sevgi, sabah rüzgarını arkasına almış bir kuğunun yolculuğunda, kendine hem rehber hem de sınav olur. Bu döngüde bazen kaybolmak gerekir; çünkü kaybolmadan sevginin gerçek anlamını bulmak mümkün değildir.

Sevginin peşinden gitmek, aslında onun içindeki boşlukları aramaktan ibarettir. Bir yönüyle sevgi, bizlere “ben buradayım” diyerek kendini sunar; ama diğer yandan, “senin bu kadar peşime düşmene gerek yok” diyerek araya bir mesafe koyar. Gerçek sevgi, belki de her şeyin sonlanmasını beklemeyen, her anını olduğu gibi kabul edebilen bir durumdur. Ve bir bakmışsınız, sevgi zaten var olmuştur; onu görmek için uğraşmak yerine, sadece gözlerinizi açmak yeterlidir.

Bütün bu düşüncelerin, belki de içindeki en önemli mesajı, sevginin sürekli bir arayış, bir kavuşma değil, daha çok bir olma hali olduğudur. Sevgiyle ne kadar fazla uğraşırsak, ona o kadar daha fazla yük yükleriz; oysa sevgi, en saf halini kaybetmeden sadece var olmak ister. Sevgiyi anlatmak bir yükken, onu yaşamak bir özgürlüktür. Ve belki de en derin soru şudur: Sevgi, kendini anlamadan, sadece yaşanarak anlaşılır mı?

Zihnimiz, sevgiye anlamlar yükledikçe onu bir hayal kırıklıkları bütünü haline getirir. Oysa sevgi, ne bir kazançtır ne de kayıp. Bir trajedinin içinde, şefkatle var olan bir gerçekliktir. Sevgiyle ne kadar fazla uğraşırsak, ona o kadar yük yükleriz; oysa sevgi, en saf halini kaybetmeden sadece var olmak ister. Sevgi, düşüncelerimizin ötesinde, kendi halinde akmayı bekleyen bir nehirdir.

Sonunda, sevgiyle kurduğumuz bağların, onun doğasına ket vurduğunu fark ederiz. Belki de sevgiyi tanımlamak yerine, ona var olma alanı açmalıyız. Sevgi, kendisini arayanları uzaklaştırır, ancak sessizliğiyle onları kendi içine çeker. Anlamak değil, yaşamak onunla mümkün olur. Çünkü sevgi, bin katlı bir iz düşümüdür: Hep var olan ama asla sonlanmayan bir yolculuk.

 

İroninin şiirselliğinde sevgi

Bir fındıkkıran balesindeki balerin gibi sevgiyi taşıyan insanlar, iki sözcüğün kendilerine yetmesini umarak yaşamaya çalışır. Oysa sevgiyi anlamaya çalışmak, bazen başlamamış ve bitmemiş olan her şeyin ortasında bir ayrık otunun adını koymaya çalışmak gibidir.

Komşu köyün serçesi gibi durmadan sevgi, sevi ve aşk diye fısıldarız. Ancak kuşlar korosu, sessizliğe gömülmeden önce şöyle der: “Sevgi bile kendini sevmeyi bilmiyorken, senin haddine mi sevgiyi anlatmak?”

Sevginin peşinden koşarken, zanlardan bir saray yapıp onu kendi yalnızlığımızla süslemek ve düşman güçlerce işgal edilip yerle yeksan olmak. Başa sarıp, sona gitmek içine keşkelerin tüm şatafatlı görüntülerini sığdırmak. Ne alemin ne yüreğin harcıdır, trajedisi şefkat olan bir sevginin içinde karıncaların peşine takılıp iz sürmek, demek miydi Sevgi?

Akşam sevgisini rüzgar yapıp, yelkenlerini açarak okyanuslara açılan fındıkkıran balesindeki balerin. İki sözcüğü kendisine yar eden kuğuya öykünüp yakıyor tanyeri zamanları. Seviyorum dedikçe an eksiliyor sürekli günlerin içinden. Geri sayıma isnat edilmiş terk edişler günün sonunda tanımına seviyi ve aşkı kaydediyor. İlk sorusunu sorsun diye, günahsız ermişleri kapıya dizen mürşidin kapısına dayanan yılanların öcünü alıyor nefesini ateşle yakan kuzgunun sevdaya dair meselleri

Sevgi diyordu, sevi diyordu, aşk diyordu kapıya dayanıyordu komşu köyün susmayan serçesi.

Başlamamış ve bitmemiş olan her şeyin orta yerinde duruyordu sevgi ve başlayan biten bir hissin adını veriyordu ayrık otu. Bırak mirim şu sevgiyi anlatmayı, Sevgi bile kendini sevmeyi bilmiyorken, senin haddine midir sevgiyi anlatmak diyerek söze girdi kuşlar korosu ve susup gitti sessizliğine koca adam…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir