Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Yas Bir Yarış Değil, Bir Tanıklıktır

01/13/2026
in Duyguların Sosyolojisi
0
2
Yas Bir Yarış Değil, Bir Tanıklıktır

Her kayıp, insanın başka bir hayati damarını keser.

İnsan acıyla karşılaştığında, onu neyle ölçebilir ya da başkalarının ölümlerine bakıp kendi acısını hangi teraziyle ölçmeye çalışır. Daha büyük mü? daha küçük mü? daha ağır mı? daha katlanılır mı? Sanki tartılabilirse hafifleyecekmiş gibi. Oysa yas denilen o garip hâl ne günlere sığar ne rakamlara. Başkalarının acısıyla kıyaslanınca anlam kazanmaz. Bir kaybın insanda açtığı boşluk niceliksel değildir; nitelikseldir. Çünkü bazı acılar sessizce içe çöker, bazılarıysa insanın hayatının temellerini yerinden oynatır, üzerine ördüğü binaları yıkar, altında bırakır ve tarumar eder…

Kimi insan, acısını içine gömer ve yaşamaya devam ediyormuş gibi yapar. Kimi ise kaybın ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilir. Kimisi de alır başını gider dibine kadar yaşar kaybını… Psikoloji ve psikiyatri literatürü de tam burada susar ve başını sallar: “En büyük acı hangisi?” sorusu burada o kadar anlamsızdır ki ne dersen tanımsız ne söylersen gereksiz ve ne yazarsan karşılıksız kalır… Asıl soru şu olur: Kayıp, insanın hangi hayati damarını kesmiştir ve onu can evinden vurmuştur?

Bugüne kadar ölümleri sadece izleyip, insanların acılarına baktım. Ne zaman ki ölüp gelip kapımı çaldı işte orada yas sürecini gözlemlemek yerine; etkisinin derinliğine, süresine ve insanın kimliğinde açtığı yaraya bakmayı öğrendim. Çünkü yas, yalnızca birini kaybetmek değildir; bazen kendinden bir parçayı da toprağa vermektir ve canından can koparmaktır… Dedim ya hep insanların kayıplarına bakıp durdum ve onların sancılarını hissetmeye çalıştım. Bu empatinin nafile bir çaba olduğunu yakın birini kaybedince anladım. Sonraki süreçte acıyı yaşayanların onu yaşama derinliğini sorgulamaya başladım. Hatta bir arkadaşımla sohbette onun “ne ilginç kayıp aynı ama herkes farklı türde acılar çekiyor” demesi üzerine, insanların yas sürecini nasıl yaşadıklarını merak edip biraz araştırma yaptım. Öğrendiğim, fark ettiğim, durduğum, sustuğum, kalbimdeki yaranın derinliğinde duyumsadığım tanımları bugünden geçmişe dönerek dile getirmeye çalıştım. Kardeşimin vefatı sonrasında babamın yaşadığı yas süreci sonrası şunu fark ettim…

Yas Bir Yarış Değil, Bir TanıklıktırEvladını Kaybeden Babanın ve Annenin Acısı

Evlat kaybı, yalnızca bir ölüm değildir. Zamanın yönünü şaşırdığı andır. Anne-baba için dünya, bir daha eski düzenine dönmez; çünkü doğa bile bu kaybı kabul etmez. Onun düşlediği sıralı ölümdür ve sırasını şaşırmıştır Azrail. İlk alması gerektiğini düşündüğü es geçip en son alması gerektiğini düşündüğü kişi almıştır… Özellikle baba; kendini en güvende hissettiği babalık rolündeki, koruyan, kollayan ve geleceği inşa etmeyi sağlayan kimlik olmayı yitirir. Bu acı, mezarlıkta bitmez; mutfakta, odada, geleceğe bakarken yeniden başlar. Ve insan ilk kez şunu hisseder: Bazı ölümler sıralı olmalıdır öyle olmadığı zaman yaşayanı da beraberinde alır götürür ve geride kocaman bir enkaz bırakır. Gözyaşı ise en çok babalara ağır gelir ve onda hüsrana uğramış bir kralın çaresizliğini doğurur…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Eşini Kaybeden Kişinin Acısı

Eş kaybı, bir insanın yokluğundan çok daha fazlasıdır. Hayatın birlikte kurulmuş ritmi susar. Sabahlar eksik uyanır, geceler yarım kalır. Aynı evde yaşanır ama artık kimse “biz” diye konuşmaz. Bu yas, kalabalıkların içinde bile yalnız kalabilmenin adıdır. İnsan, aynı hayatı sürdürür ama aynı hayatta yaşamaz artık. Evi çatısızdır ve çocuklarının babası/annesi artık yoktur… Yalnızlık bile kendisine üzülür ve üşür…

Annesini ya da Babasını Kaybeden Çocuğun Acısı

Anne ya da baba kaybı, insanın arkasındaki son duvarın yıkılması gibidir. Yetişkin bile olsan, bir anda savunmasız hissedersin. Dünya artık daha serttir, ölüm daha yakındır. Küçük bir çocuk içinse bu kayıp, “biri beni koruyor” duygusunun sessizce çekip gitmesidir. İnsan o an büyür ama güveninden bir parça eksilerek, kaybolarak yaşar… ve gariptir ki insan annesini değil babasını kaybettiğinde geleceğini kaybettiğini düşünür, yarınlarını yitirir, kaybolur… Güçlü olması gerektiğini düşünür, erken gittiği için babasını/annesini suçlar ve öfkelenir. Öfkesi de ebeveyninin gidişine değil, kendi başına kalışına olur…

Kardeşini Kaybedenin Acısı

Kardeş kaybı çoğu zaman fark edilmez. Çünkü herkesin önceliği anne baba eş ve çocuklara olur. Yani başka acılar daha baskın olur ölümlerde. Oysa kardeş, insanın çocukluğunun canlı tanığıdır. Aynı ev, aynı sırlar, aynı yıllar… Kardeş gittiğinde yalnızca biri eksilmez; geçmişin yarısı sessizleşir. Ve kalan, ilk kez kendi ölümlülüğüyle göz göze gelir. Silinmiş hatıraları canlanır, yaşayamadığı her anın pişmanlığı sarar düşlerini, yapamadıklarına pişman, yaptıklarına müteşekkir olur. Ne ağlaması bellidir ne yasının derinliği. Kimsenin fark etmediği acısını o da fark etmez. Anneye, babaya, eşe, çocuklara karşı güçlü olmak, ben buradayım demek için dimdik durması gerekir ama kalesi tarumar olmuştur ve diyecek sözleri bile kalmamıştır artık… Sen kardeş kaybı nedir bilir misin? Kayıpların tüm hikayeleri yeni baştan yazman gerektiğini sana anlatan bir başlangıçtır ve artık sadece elde kalanların hayatlarında bir iz bırakmanın gerektiğini düşünürsün. Bir yanın eksik, diğer yanın acılı iken yaparsın bunu…

Dostunu Kaybedenin Acısı

Dost kaybı, adı konmamış bir yas taşır. Kimse sana ne kadar üzülmen gerektiğini söylemez. Çünkü kan yoktur, resmiyet yoktur. Oysa bu bağ, tamamen seçilmiştir. Aynı değerlere, aynı hayata “evet” demiş iki insanın yollarından biri ansızın eksildiğinde, kalan sessizce yas tutar. Bu acı görünmezdir ama en derinden sızanlardandır. Yası kısa sürer ama izi hatırlandığında tatlı bir tebessüm ile yer eder insanın yanı başında…

Sonuç: Yas Bir Yarış Değil, Bir Tanıklıktır

Yas karşılaştırılamaz. Kimsenin acısı bir başkasınınkini geçmez ya da geride bırakmaz. Her kayıp, insanın başka bir yerini kanatır. Kimi geçmişini yitirir, kimi geleceğini. Kimi kimliğini, kimi dünyayla kurduğu güven bağını kimi de her şeyini…

Hayat şunu gösteriyor hatta deneyimletiyor; yas, unutularak iyileşmez. Yas, tanıklık edilerek taşınır. Susturulan, küçümsenen, aceleyle geçiştirilen acı derine çöker ve bir gün başka bir dilden konuşur.

Bu yüzden en sağlıklı yaklaşım, acıyı ölçmek değil; ona alan açmaktır. Çünkü yas, insanın sevme kapasitesinin sessiz ama en sahici kanıtıdır. Yasa konu olan kaybı yaşayanın vicdanı da bu süreçte onu ya derinlere gömer ve yüreğini yakar ya da tatlı bir huzur ile gözyaşıyla yıkanır….

 

Murat Tali

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir