Sokrates’ten bugüne herkes “yaşamın amacını” arar durur. Bulduğunu sananların hepsi öldü gitti. Amaçlarına erdiler mi bilmiyorum fakat bence bu yaşamın tek amacı var, düzgünce ölmek…
Peki biz insan çocukları düzgünce ölebiliyor muyuz? Düzgünce ölmek ne ola ki diyorsunuz değil mi? Bana göre; “insanın arkasında iyi bir isim bırakması”, “vicdanıyla hesaplaşabilmesi”, “yaşamın bütün çelişkilerine rağmen kendisi olarak kalabilmesi”… Bu son madde biraz açık uçlu oldu çünkü hangi kendimiz olarak kalabileceğimize dair bir bilgi yok. Çünkü olan kendimizin yerine asıl olduğuna inandığımız diğer ben’liklerimizi arayışımızla geçiyor ömrümüz. Bir yandan yaşam amacını ararken diğer yandan kendimizi aramak delilik gibi geliyor bana. Başka işimiz yokmuş gibi tüm ömrü arayışların peşinde harcayıp gidiyoruz.
Sokrates’e göre insan hayatının asıl amacı zenginlik, şöhret veya maddi hazlar değil, ruhu olgunlaştırmak ve erdeme ulaşmakmış… Hatta Sokrates’e göre yolculuktaki gayemiz “yaşamak” değil “iyi yaşamak” olmalıdır. İyi yaşamak, yaşam amacını bulmak arasında bir bağ vardır mutlaka, nihayetinde “mutlu insan iyi yaşam süren insandır ya da iyi yaşam sürünce mutlu olur insan.” Mutluluk önermeleri arasına aday olabilir bu söz.
İnsanların sohbetlerine şahit oluyorum, çaresiz olduklarını düşündükleri yerlerde çare ararken karşılarına çıkan önerilere burun kıvırabiliyorlar Bazen çaresizliğinin kabul edilmesi ve dinlenilmek, insanın yaşamındaki temel beklentiye dönüşüyor. Böyle durumlarda sizden talep ettikleri şey bir çare bulmanız değil; mevcut hâline acıyarak ya da onu gördüğünüzü, hatta anladığınızı söyleyerek onaylamanız oluyor. Burada yazının başına dönüyorum tekrar, “yaşamayı bilmiyorsan, ölmeyi öğren” “ölmek istemiyorsan, yaşamayı öğren”

Felsefeciler, sosyologlar, antropologlar bu yolda ilerlerken farklı türden yaklaşımlar sergileseler de buluştukları bir nokta var o da insan… Felsefeciler “Nasıl bir insan olmalıyız?” üzerine arayışlarını sürdürürken, sosyologlar bu esnada “birbirimize ne borçluyuz?” sorusuna yanıt ararlar, o esnada antropologlar da “bize örülen bu iyi yaşamın tanımlarını kimler yapıyor?” diyerek toplumların dinamiklerini eşeliyor. Yaşam amacını bilimsel temelde irdelemeyeceğim haddim de değil fakat “iyi yaşamak” ve “düzgünce ölmek” üzerine güzelleme yapmaya devam edebilirim…
Ne diyorduk, vicdan azabı denen o en insani hali varlığımıza nüfuz ettirmeden nihayete ermek lazım gerek mirim. Şaka bir yana, ömrümüz yaşadıklarımız ve yaşamadıklarımız, keşkelerimiz ve iyi ki’lerimiz arasında geçip gidiyor. Sondan bir önceki dönemeç olan o ışığı görme anında gözlerimizin önünden geçtiği rivayet edilen o film karesinde kendimizi ne kadar “iyi karakter” olarak gördüğümüz esas gibi geliyor. Figüranlıkta geçirdiğimiz zamanlar kayıp mıydı? Yoksa televizyona çıkıp üç beş saniye görünmekten dolayı mutlu olduğumuz ilişki yumaklarımız mı vardı? Kötü karakter olup ah aldığımız haller var mıydı? Düşünsenize, izlediğiniz filmlerdeki “kötü karakteri” oynayan oyunculara sokakta yapılan saldırıları. Oyun içinde oyun gibi değil mi? Senin vicdanın (varsa tabii), bu yolculukta aymazlıklarınla ne kadar yüzleşti ve seni iyi olmaya ne kadar davet etti? Yoksa tövbe ettim, af diledim bitti gitti özgürleştim diyerek vicdanını değil de zihnini mi kandırıp duruyorsun şu alemde…
Zihnimin dağınık külliyatı içinde kayboluyorum yazmaya başlayınca, aklım beni bir yerlerden bir yerlere alıp götürüp duruyor. Tıpkı yaşam ile ölüm arasındaki o hengamedeki kayıp yanlarım gibi. Arayıştaki ben, bulan ben, bulduğunu sanan ben, zanlar içinde yaşayan ben, insan olan ben, seven ben, kimliklere bürünen ben, dost ve arkadaş olan ben, evlat olan ben… Var olan her ben bu hikâyede ne kadar çok role bürünüp kendisinden bir “iyi insan” yaratabilir ve iyi yaşamaya evrilebilir ki? İyi yaşamak, iyi insan olmak ile mi mümkün oluyor? İyi insan olunca iyi yaşayabiliyor muyuz? Yine bir önerme ve yine bir çıkmaz gibi. Derin konularda yüzüyoruz, boğulmadan yazıyı tamamlayacak mıyız bakalım?
Sokrates’e dönmek istedim, sanki o iyi yaşamak ve düzgünce ölmek düşüncemi tescillemek için “düşüncelerinden ve hayata bıraktığı izlerden” taviz vermemek adına o kasedeki zehri içerek, insanlığın en üst makamına erişip kendisini oraya mühürledi. Ben bu kadar olabilir miyim? Açıkçası bir fikrim yok, zaten toplumun dibine dinamit koyup patlatacak öğretilere de sahip değilim ya da fikirlerim ve düşüncelerim ve yazılarım toplumun herhangi bir dinamiği için tehdit teşkil etmiyor. Hal böyle olunca, kendimi Sokrates gibi bir sona sürüklemeden, “iyi insan” (kime ve neye göre, diye sorarak) olmaya gayret gösterip final vuruşunu bir müzik grubuyla yapmak isterim. Ölümden sonraki hayatı kalanlar yaşadığı için onlara da eğlence olsun istiyorum.
Instagram Murat Tali







