Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

İnsan, kendisine biçtiği değerin altında ezilen bir varlık olabilir mi?

10/21/2026
in Davranış Sosyolojisi, Sosyolojik Bakış
0
0
Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı - Yaratılış Efsanesi

“Tanrı bilinmek için Adem’i yarattı.” Bu cümleyi ilk duyduğumda aklıma insanın yaratılışı değil, insanın kendisine biçtiği değer geliyor. Çünkü bu iddianın içinde, ilk bakışta fark edilmeyen ama üzerinde biraz durulduğunda bütün ağırlığıyla ortaya çıkan bir çelişki var: Çevresinde kendisini gören, bilen, tanıyan, secde eden ve emirlerine itaat eden melekler varken Tanrı neden bilinmek için insanı yaratsın? Kendisini zaten bilenler, varlığını zaten kabul edenler, iradesine zaten boyun eğenler varken neden ihanete, inkâra, zulme ve yıkıma bu kadar yatkın bir varlığı tercih etsin?

Dahası, insan neden böyle bir yaratılış hikâyesinin merkezine yerleşmek ister? Neden kendisini yalnızca yaratılmış bir varlık olarak kabul etmekle yetinmez de bütün bir evrenin, hatta Tanrı’nın bilinme arzusunun gerekçesi hâline getirir? Belki de asıl mesele Tanrı’nın bilinmek istemesi değil, insanın kendisini bilinmeye değer bulmasıdır.

Çünkü insanın kendisini evrenin merkezine yerleştirme alışkanlığı, yalnızca dinî anlatılarla başlamadı. Gökyüzüne baktığında yıldızları kendisi için anlamlandırdı, yeryüzüne baktığında doğayı kendi ihtiyaçlarının hizmetine sundu, hayvanlara baktığında onları kendi mülkiyetinin bir parçası saydı. Sonra bütün bunları yaparken kendisine bir de kutsal bir gerekçe buldu: Yaratılışın amacıydı. En üstün varlıktı. Her şey onun için vardı.

Peki, gerçekten öyle miydi?

Benzer yazılar

Yaşam amacını bulmak

Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu Üzerine

Kurtarıcı olmak ‘tan destekleyici olmaya

Tanrı’nın kendisini bilmesi için insana ihtiyaç duyduğunu söylemek, farkında olmadan Tanrı’ya bir eksiklik atfetmek değil midir? Bilinmek isteyen bir varlığın, bilinmeye ihtiyaç duyduğu düşünülemez mi? Eğer Tanrı mutlaksa, her şeyi biliyorsa, varlığı hiçbir şeye bağlı değilse, bilinmek için başka bir varlık yaratmaya neden ihtiyaç duysun? Bilinmediği bir an mı vardı? Varlığını fark edecek kimse olmadığı için bir eksiklik mi hissediyordu? Yoksa yaratılış, insanın sonradan kendisine yüklediği anlamların çok ötesinde bir şey miydi?

Bu soruların hiçbirine kolayca cevap verilemez. Fakat bir şeyi sorgulamadan kabul etmek, o şeyin doğru olduğunu göstermez. Üstelik burada daha rahatsız edici bir soru var: Eğer Tanrı bilinmek istiyorsa, neden insanı seçsin? İnsandan önce yaratıldığına inanılan melekler, geleneksel anlatıda Tanrı’yı bilen, ona itaat eden ve görevlerini yerine getiren varlıklardır. Öyleyse insanın yaratılışını zorunlu kılan nedir? Meleklerde bulunmayan hangi özellik insanda vardır? Özgür irade mi? İsyan edebilme yeteneği mi? İyilik ile kötülük arasında seçim yapabilme imkânı mı?

Eğer cevap özgür iradeyse, o zaman insanın yaratılış gerekçesi bilinmek değil, seçim yapabilmek olabilir. Fakat bu cevap da başka bir soruyu beraberinde getirir: Seçim yapabilen bir varlık yaratmak, onun yapacağı kötülükleri de yaratılışın ihtimalleri arasına koymak değil midir? Ve her şeyi bilen bir Tanrı, bu ihtimallerin hangi sonuçlara varacağını bilmiyor olabilir mi? İşte tam burada, insanın kendisini yücelten anlatı çatlamaya başlar. Ya insanın yaratılışına yüklenen bu anlam, Tanrı’nın değil, insanın kendi zihninin ürünüyse? Ya söz, yüzyıllar boyunca aktarılırken değiştiyse? Ya da insan, kendisini diğer canlılardan ayırmakla yetinmeyip varoluşun merkezine yerleştirmek için böyle bir anlatıya ihtiyaç duymuşsa? Bilmiyorum. Fakat bu ihtimalleri sormak bile insanın kendisine ayrılmış kutsal yeri yeniden düşünmesi için yeterlidir. İnsanın kendisi hakkında anlattıklarıyla gerçekte yaptıkları arasında büyük bir uçurum var.

Bir hayvanı beslemeye başlayın. Ona yiyecek verin, susadığında suyunu koyun, hastalandığında ilgilenin, korktuğunda yanında durun. Zamanla sizi tanır. Sesinizi diğer seslerden ayırır, kokunuzu tanır, gelişinizi bekler. Aranızda bir bağ kurar. Kimi zaman sizi korur, kimi zaman tehlike karşısında önünüze geçer, kimi zaman yalnızca yanınızda durarak varlığını hissettirir.

Elbette her hayvan aynı davranışı göstermez; hayvanların da kendi karakterleri, korkuları ve sınırları vardır. Fakat insanla kurdukları bağın bize gösterdiği bir gerçek bulunur: Güven, aynı türden olmayı gerektirmez. Sevgi, üstünlük iddiasıyla kurulmaz. Bağlılık, karşısındakini yönetebilme gücüne dayanmaz. İnsan ise çoğu zaman kendisine sunulan güveni bile bir iktidar ilişkisine dönüştürür.

Kendisine inananı aldatır. Kendisine güveneni yaralar. Kendisini seveni kullanır. Kendisi için fedakârlık yapanı bir süre sonra sıradanlaştırır. Elindekinin kıymetini, onu kaybetme ihtimali belirene kadar anlamaz. Kendisine uzanan eli tutmak yerine bazen o eli kendi çıkarları için kullanır. Bunu yalnızca başkalarına yapmaz. Çocuğuna, eşine, dostuna, kardeşine, kendisine inanan insana yapar. Hatta bazen bütün bunları yaparken kendisini haklı olduğuna inandıracak gerekçeler üretir. İhanetini zorunlulukla, zulmünü haklılıkla, bencilliğini ihtiyaçla, açgözlülüğünü başarıyla açıklar.

İnsan yalnızca kötülük yapan bir varlık değildir; yaptığı kötülüğü kendisine iyilik gibi anlatabilen bir varlıktır. Belki de asıl korkutucu olan budur. Çünkü kötülüğün farkında olmak, onunla mücadele etmenin ilk şartıdır. Oysa kendi kötülüğünü erdem sanan bir varlık, kendisini düzeltmek için neden arasın?

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

İnsanın asırlardır değişmediğini söylemek belki de fazla kesin bir hükümdür. İnsan iyilik de yapar, merhamet de gösterir, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilir. Tarih yalnızca zalimlerin değil, zalimlere karşı duranların da tarihidir. Fakat sorun tam olarak burada başlar: İyiliği yapabilen aynı insan, kötülüğü de yapabilir. Merhamet gösterebilen aynı el, işkence edebilir. Bir hayatı kurtaran akıl, başka bir hayatı ortadan kaldıracak silahlar geliştirebilir. İnsan, kendisini ahlaki bir varlık olarak tanımlamakta son derece cömerttir. Fakat bu tanımın gereğini yerine getirmekte aynı cömertliği her zaman göstermez.

İnsanın kendi türünden olmayanlara yaptıklarına bakalım.

Kendisinden güçsüz gördüğü insanları köleleştirdi. Onları mal saydı, satın aldı, sattı, çalıştırdı, bedenleri ve hayatları üzerinde hak iddia etti. Kimi zaman bunu ekonomik zorunluluklarla açıkladı, kimi zaman geleneklerle, kimi zaman da kutsal metinlerden çıkardığı yorumlarla meşrulaştırdı. Bir insanın başka bir insan üzerinde mülkiyet kurabilmesi için önce onu kendisiyle eşit görmemesi gerekiyordu. Eşitlik ortadan kaldırıldığında zulüm kolaylaştı. Birinin acısı önemsizleştirildiğinde, ona yapılan kötülük de sıradanlaştı. İnsan, kendisinden farklı olanı önce aşağıya yerleştirdi; sonra o aşağıda tuttuğu varlığa yaptıklarını hak olarak görmeye başladı.

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

Aynı mekanizma hayvanlarla kurduğu ilişkide de işledi. Hayvanları yalnızca yaşamak için değil, eğlenmek, gösteriş yapmak, zevk almak ve güç sergilemek için öldürdü. Ormanları kesti, yaşam alanlarını parçaladı, denizleri kirletti, nehirleri zehirledi. Toprağı kendisini besleyen bir varlık olarak değil, sınırsızca tüketilebilecek bir kaynak olarak gördü. Gökyüzünü sanayisinin atıklarıyla doldurdu, iklimi değiştirdi, başka canlıların yaşamını kendi kazancının önünde bir engel olarak değerlendirdi. Bütün bunları yaparken kendisine uygarlık dedi. Daha yüksek binalar inşa etti, daha hızlı makineler üretti, daha güçlü silahlar geliştirdi. Bilgisini artırdı, ömrünü uzattı, uzak mesafeleri yakınlaştırdı. Fakat gücü arttıkça sorumluluğu da aynı ölçüde arttı mı? Bilgisi derinleştikçe merhameti de derinleşti mi? Doğayı daha iyi anladıkça ona daha az zarar vermeyi öğrendi mi?

Her zaman değil.

İnsan, yapabildiği şeyle yapmaya hakkı olan şeyi birbirine karıştırdı. Bir şeyi elde edebiliyorsa ona sahip olabileceğini, bir şeyi kontrol edebiliyorsa onu yönetebileceğini, bir şeyi yok edebiliyorsa onun üzerinde hak sahibi olduğunu düşündü.

Gücünü haklılığının kanıtı saydı. Oysa bir varlığı öldürebilmek, onu öldürmeye hakkı olduğunu göstermez. Bir ormanı yakabilmek, o ormanın kendisine ait olduğunu kanıtlamaz. Bir insanı susturabilmek, onun söyleyecek sözü olmadığını göstermez. Güç, ahlakın yerine geçtiğinde geriye yalnızca hükmetme yeteneği kalır. Şimdi soruyorum: Bütün bu yıkımın faili olan insana, sırf insan olduğu için yaratılışın en anlamlı varlığı muamelesi yapmak ne kadar tutarlıdır? Bir türün kendi değerini kendisinin ilan etmesi, o değerin gerçekten var olduğunu kanıtlar mı? İnsanın en büyük kibri, kendisini yalnızca diğer canlılardan üstün görmesi değildir. Kendisini bu üstünlüğün ahlaki gerekçesi olarak da kabul etmesidir. Akıl sahibidir, der. Öyleyse üstündür.

Oysa akıl, tek başına erdem değildir. Akıl, merhametin hizmetine de girebilir, zulmün hizmetine de. Bir insanın ne kadar zeki olduğu, ne kadar iyi olduğunu göstermez. Hatta bazen kötülüğün etkisini artıran şey, onu gerçekleştiren kişinin zekâsıdır. Vicdan sahibidir, der. Öyleyse üstündür. Peki, vicdanını ne kadar dinler? Başkasının acısını kendi çıkarıyla karşı karşıya geldiğinde ne yapar? Haklı çıkmak uğruna gerçeği çarpıtır mı? Gücünü kaybetmemek için başkasının hakkını görmezden gelir mi? Kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi, çıkarı gerektirdiğinde başkasına yapabilir mi? İnsan, sahip olduğunu iddia ettiği özelliklerle değil, o özelliklerin gereğini yerine getirdiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için de yaratılmış olmak tek başına bir erdem değildir.

Kimse doğmuş olmayı bir başarı olarak sunamaz. Hiçbir canlı, varoluşunu kendi iradesiyle başlatmış değildir. İnsan da dünyaya gelmeyi seçmedi. Hangi bedende, hangi ailede, hangi coğrafyada, hangi koşullarda doğacağını belirlemedi. Öyleyse yalnızca insan olarak dünyaya gelmiş olmayı bir üstünlük belgesi gibi taşımak neden?

İnsanın değerli olması, yaratılışın merkezine yerleştirilmiş olmasından değil, başkalarının yaşamını nasıl karşıladığından kaynaklanamaz mı? Belki de insanın asıl sınavı, kendisine ne kadar büyük bir anlam atfedildiği değil, kendisine emanet edildiğini söylediği hayata ne yaptığıdır. Fakat insan, kendisini sorgulamak yerine çoğu zaman kendisini yücelten anlatılara sığınır.

“Tanrı bilinmek için Adem’i yarattı.”

Bu cümlenin insan zihninde oluşturduğu görüntüye bakın: Evren var, Tanrı var, melekler var. Fakat bütün bunların anlam kazanması için insanın ortaya çıkması gerekiyor. İnsan yokken sanki bir şey eksikmiş gibi. İnsan doğduğunda ise yaratılış tamamlanıyor; evrenin hikâyesi gerçek amacına ulaşıyor. Bu düşünce insana ne kadar büyük bir değer veriyor! Ama aynı zamanda ne kadar büyük bir sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

Eğer insan, Tanrı’nın bilinmesinin aracıysa, bu bilginin dünyadaki karşılığı nedir? İnsan Tanrı’yı temsil ettiğini düşünüyorsa neden merhameti temsil etmekte bu kadar başarısız olabiliyor? Kendisine kutsal bir görev verildiğine inanıyorsa neden başka canlıların hayatını bu kadar kolayca önemsizleştirebiliyor? Yaratılışın anlamını taşıdığını söylüyorsa neden kendi varlığını sürdürmek uğruna başka varlıkların yaşam koşullarını ortadan kaldırabiliyor? Burada iki ihtimal beliriyor. Ya insan, kendisine atfedilen bu anlamın sorumluluğunu taşıyamıyor ya da kendisine atfedilen anlamı kendi çıkarları doğrultusunda yorumluyor. Her iki ihtimalde de insanın kendisini yüceltmesi, onu otomatik olarak yüce bir varlığa dönüştürmüyor.

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

Üstelik “bilinmek için yaratılmak” fikrinin kendisi de tartışmaya açık. Tasavvuf geleneğinde yaygın biçimde aktarılan “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim…” sözü, Kur’an ayeti değildir; hadis olarak aktarılmakla birlikte hadis âlimlerince sahih kabul edilmemiştir. Bu durum, o sözün düşünce tarihindeki etkisini ortadan kaldırmaz. Fakat onu tartışılmaz bir ilahî hüküm gibi sunmayı da mümkün kılmaz. Bir sözün yüzyıllardır tekrarlanması, onun doğruluğunun kanıtı değildir.

İnsan, bilinmek isteyen bir Tanrı tasavvurundan hareketle kendisine özel bir yer açtı, kim bilebilir ki bunu. Belki kendi varlığının anlamını, kendisinden daha büyük bir varlığın arzusuna bağlayarak güvence altına almak istedi. Belki de evrenin kendisinden bağımsız bir anlamı olabileceği düşüncesi, insanın kabullenmekte zorlandığı bir ihtimaldi. Bunlar kesin hükümler değil, sorulması gereken sorulardır. Çünkü insanın kendisine anlattığı hikâyelerle gerçek arasındaki mesafe, bazen bütün bir medeniyetin üzerine kurulabileceği kadar geniştir. Peki, insan gerçekten bilinmek için yaratılmış olsaydı, bu onun değerini artırır mıydı? Bundan bile emin değilim. Çünkü bir varlığın başka bir varlık tarafından bilinmek istenmesi, o varlığın ahlaken üstün olduğunu göstermez. Bir hükümdar da kendisini tanıtmak, adını yaşatmak, gücünü göstermek isteyebilir. Bir zorba da unutulmaktan korkabilir. Bir insan da başkalarının gözünde var olabilmek için her şeyi yapabilir. Görülmek, bilinmek ve hatırlanmak arzusu, kendi başına erdemin ölçüsü değildir.

Öyleyse Tanrı’nın bilinmek istediği iddiası doğru olsa bile, bundan insanın üsünlüğü sonucu çıkmaz. En fazla, insanın varoluşuna ilişkin belirli bir amaç ileri sürülmüş olur. O amacın ne olduğu, insanın onu yerine getirip getirmediği ve bu iddianın hangi temele dayandığı ise ayrıca tartışılmalıdır. İnsanın yaptığı yanlış, belki de bir amaca sahip olduğunu düşünmesi değil; o amaca sahip olduğu için kendisini diğer bütün varlıklardan daha değerli saymasıdır.

Bir ağacın Tanrı’yı bilip bilmediğini bilmiyoruz. Bir hayvanın varoluşu nasıl anlamlandırdığını bilmiyoruz. Bir kuşun gökyüzünde uçarken ne hissettiğini, bir balığın denizin derinliğinde dünyayı nasıl algıladığını, bir ormanın kendi içindeki yaşamı nasıl sürdürdüğünü bütünüyle kavrayamıyoruz.

Bilmediğimiz şeylerin değersiz olduğuna karar vermek ise bilgi değil, kibirdir.

İnsan, kendi bilincini ölçü kabul edip geri kalan her şeyi o ölçünün altında değerlendirdiğinde, kendisini evrenin merkezine yerleştirmekten başka bir şey yapmaz. Oysa evrenin merkezinde bulunmamak, değersiz olmak anlamına gelmez. Bir canlının değerini, insanın onu anlayabilme kapasitesine bağlamak zorunda değiliz. İnsanın öğrenmesi gereken ilk şey, her şeyin kendisi için var olmadığını kabul etmektir.

Beni asıl rahatsız eden, insanın kötü olması değil yalnızca. Kötülük, yaşamın ve iradenin mümkün kıldığı ihtimallerden biridir. Beni rahatsız eden, insanın kötülük yaparken kendisini iyiliğin temsilcisi sayabilmesidir. Zulmederken haklı olduğuna inanması, yok ederken düzen kurduğunu düşünmesi, sömürürken hak ettiğini savunmasıdır. Ve bütün bunların ardından kendisine dönüp, yaratılışın en özel varlığı olduğunu söylemesidir.

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı - Yaratılış Efsanesi

Bir tür düşünün: Kendisinden güçsüz olanı ezebiliyor, fakat bu gücü neden kullanmaması gerektiğini her zaman kavrayamıyor. Doğayı anlayabiliyor, fakat onu korumak için gereken fedakârlığı her zaman göstermiyor. Sevginin ne olduğunu anlatabiliyor, fakat sevdiği varlığı incitebiliyor. Adaletten söz edebiliyor, fakat kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaleti bir kenara bırakabiliyor. Sonra bu tür, kendisini bütün varoluşun anlamı ilan ediyor. Hadi oradan!

İnsanın yaratılışın amacı olduğuna ilişkin bir iddia, insanın kendisini değerlendirmesine değil, kendisini sorgulamasına yol açmalıydı. Eğer kendisine böylesine büyük bir anlam verildiğine inanıyorsa, bu inancın ağırlığını davranışlarında göstermeliydi. Kendisinden zayıf olanı korumalı, yaşam hakkını gözetmeli, gücünü sınırlamalı, kendi çıkarını her şeyin önüne koymamalıydı. Ama insan, çoğu zaman kutsallığı kendisine bir sorumluluk olarak değil, bir ayrıcalık olarak yorumladı. İşte itirazım tam da buna oluyor…

İnsanın yaratılmış olmasıyla yaratılışın amacı olması aynı şey değildir. Bir varlığın var olmasıyla diğer bütün varlıkların onun hizmetine sunulmuş olması da aynı şey değildir. Bunları birbirine karıştıran insan, kendisine verilmiş olabilecek bir anlamı bile kendi egosunun hizmetine sokabilir. Asıl mesele, Tanrı’nın insanı neden yarattığı değildir. Belki asıl mesele, insanın Tanrı’yı kendi hikâyesinin içine neden yerleştirdiğidir.

Çünkü insan, kendisini değerli hissetmek için evrenin kendisine ihtiyaç duyduğuna inanmak istiyor olabilir. Varlığının tesadüflerle, doğayla, başka canlılarla ve kendisinin denetleyemediği süreçlerle iç içe olduğunu kabul etmek yerine, her şeyin kendisine doğru aktığı bir anlatıyı tercih ediyor olabilir.

Böylece yalnızca dünyaya gelmiş bir canlı olmaktan çıkıyor; Tanrı’nın bilinme arzusunun taşıyıcısı, yaratılışın son halkası, bütün varoluşun özel muhatabı hâline geliyor. İnsanın hoşuna giden de tam olarak bu olabilir. Çünkü insan, kendisine biçilen değerden çok, kendisine biçtiği değerle ilgileniyor. Peki, insan nereden bulup kendisine bu kadar büyük bir anlam yakıştırdı?

Bilmiyorum!

Belki korkularından. Belki ölüm karşısındaki çaresizliğinden. Belki varlığının bir gün sona ereceği düşüncesine dayanamadığından. Belki de evrende kendisinden daha büyük, daha eski ve kendisine hiçbir açıklama borçlu olmayan bir düzenin bulunabileceğini kabul etmek istemediğinden.

Fakat bir şeyi biliyorum: İnsan kendisini evrenin merkezine yerleştirdiğinde, merkezden uzakta kalanların değerini azaltmaya başlıyor. Kendisini her şeyin sahibi saydığında, başkasının yaşamını bir hak olmaktan çıkarıp kendi kararına bağlıyor. Kendisini yaratılışın en üstün varlığı ilan ettiğinde, bu üstünlüğün gerektirdiği ahlaki sorumluluğu unutabiliyor.

Belki de insanın asıl ihtiyacı, kendisine daha büyük bir anlam verilmesi değil, sahip olduğunu düşündüğü anlamı sorgulayabilmesidir.

Çünkü haddini bilmek, insanın değersiz olduğunu kabul etmesi değildir. Kendi gücünün sınırlarını, bilgisinin eksikliğini, eylemlerinin sonuçlarını ve başka varlıkların kendisinden bağımsız değerini tanımasıdır.

Haddini bilmek, her şeyi yapabilecek durumda olmanın her şeyi yapmaya hakkı olmak anlamına gelmediğini anlamaktır.

Haddini bilmek, kendisinden güçsüz olanı yenebilmekle ondan üstün olmak arasındaki farkı kavramaktır.

Haddini bilmek, kendisini dünyanın sahibi değil, bu dünyanın içinde yaşayan sayısız varlıktan biri olarak görebilmektir.

İnsan bunu öğrenebildiği gün belki gerçekten değerli bir şey yapmış olacaktır.

Ama o güne kadar, kendisini yaratılışın amacı ilan etmesinin benim için hiçbir anlamı yok.

Tanrı’nın insanı neden yarattığını bilmiyorum. Belki bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Belki de sorunun kendisi, insan zihninin kavrayabileceğinden daha büyük bir yere uzanıyor.

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

Fakat insanın kendisine verdiği cevaptan kuşku duymak için yeterince nedenimiz var. Çünkü binlerce yıldır kendisini yücelten insan, hâlâ kendisinden zayıf olanı ezebiliyor; kendisine emanet edildiğini söylediği dünyayı tüketebiliyor; sevgiye, merhamete ve adalete ilişkin büyük sözler söylerken bunların tam tersini yapabiliyor. Ve bütün bunların ardından, Tanrı’nın kendisini bilmek için yarattığını söyleyebiliyor.

İşte buna itiraz ediyorum.

Eğer Tanrı bilinmek için insanı yarattıysa, insan bu bilginin dünyadaki karşılığını nerede gösteriyor? Eğer insan yaratılışın en özel varlığıysa, bu ayrıcalığın ahlaki sorumluluğunu neden bu kadar sık unutuyor? Eğer kendisine kutsal bir anlam verildiyse, neden o anlamı kendisinden başka her şeyin aleyhine yorumlayabiliyor? Cevap, insanın sandığı kadar yüce bir varlık olmamasında değil; yüceliği sürekli kendisine yakıştırmak zorunda hissetmesindedir. Çünkü gerçekten değerli olan bir varlığın, değerini durmadan ilan etmesine gerek yoktur ve insan, kendisini ne kadar yüceltirse yüceltsin, başkasının yaşamını hiçe saydığı yerde kendi yüceliğini de inkâr eder.

Tanrı’nın bilinmek için Adem’i yaratıp yaratmadığını bilmiyorum ama insanın, bilinmeye değer olduğuna kendisini inandırmak için neler yapabildiğini biliyorum. Bana kalırsa, asıl sorgulanması gereken yaratılışın bu iddiası değil, insanın kendisi hakkında anlattığı hikâyeye neden bu kadar kolay inandığıdır.

Instagram –> Murat Tali

The Review

Benzer yazılar

Yaşam amacını bulmak

Yaşam amacını bulmak

Sokrates’ten bugüne herkes “yaşamın amacını” arar durur. Bulduğunu sananların hepsi öldü gitti. Amaçlarına erdiler mi bilmiyorum fakat bence bu yaşamın...

Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

Zihnin susmaz. Sabah gözünü açtığın andan itibaren bir şeyler üretir: yarım kalmış bir konuşma, bitmemiş bir iş, henüz olmamış bir...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı - Yaratılış Efsanesi

Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

Yaşam amacını bulmak

Yaşam amacını bulmak

Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu Üzerine

Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu Üzerine

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Yüklediğin duygu, yaşadığın hayat

    533 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Anne Sevgisinin Koşul(suz)luğu Üzerine

    533 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Tanrı Bilinmek İçin Adem’i Yarattı!

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir