Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Sonsuzluk ve Hiç’lik

01/05/2015
in Duyguların Sosyolojisi
0
4
sonsuzluk ve hiçlik

Sonsuzluk ve hiçlik iki ayrı kavram fakat iki aynı yol gibi görünen insanın hayatındaki dönüm noktalarında karşılaştığı iki incelikli kelime…

Sonsuzluk, akla ilk geldiğinde, uzay evren düzleminde uçsuz bucaksız kalmayı ve bütünü içinde barındırmayı düşündürtür. İnsanın sonsuzluğunu tanımlayacak olsak, yıldızlar, galaksiler, uydular, meteorlar, insanlar, güneş, ay ve akla hayale sığmayan her şeyi içine ekleyebiliriz bu tanımın. Sonsuz ihtimalleri olan yaşamın içinde iken sonsuz sayıda gezegeni ve yıldızı görmek elbette bizi görünenin ötesi var mıdır? Sorusuna yönlendiriyor. Tam da bu noktada insan zihninin sonsuzluğu tanımladığı yerde açılan bir kapı ile aslında onunda idrakine kolaylıkla varılabilir yani sonsuz bildiğin şeyin ötesine. Bu kapıyı hiçlik kapısı diye tanımlayacağım.

sonsuzluk ve hiçlik

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Hiçlik kapısına geldiğinizde tüm varoluşun ötesine geçersiniz. Madde anlamını yitirdiğinde, bilinç boşluğa düştüğünde, geriye kalan tanımsızlık ve evrensel bilinç ile bağını yeniden kuran ruhunuz size sonsuzluğun başka bir halini gösterir. O kapıya geçmek için tüm seviyelerde hiçliği deneyimlemek gerekiyor. Bugün birçok kişisel gelişim uzmanı, yeni trend olmuş ve evrensel bilinç ile bağının olduğunu iddia edenler, yani; rahipler, budalar, keşişler, hocalar, hacılar, alimler, öğretmenler ve bilumum insan yönlendiricisinin kendince tanımları var. Bedenli ve bedensiz, zihinli ve zihinsiz, akıllı ve akılsız, bilinçli ve bilinçsiz, madde boyutunda ve maddesizlikte, dindar ya da dinsiz gibi tanımlarla insan gelişimini şekillendirmeye çalışmakta.

Herkesin kendi deneyimi ve algısı ile yönettiği tüm bu sistemler ve sistemsizlikler ile kişi gerçek olana yani kendisine bir türlü ulaşamamakta. Hiçliği, sonsuzluğun içinde deneyimleyeceğini ya da sonsuzluğun içinde hiçliği deneyimleyeceğini düşünen insanlar günün sonunda her iki tarafa da ait olmayarak ve dünya düzeyinde kalarak deneyimlemeye çalıştığı şeyden epeyce uzaklara düşmekte ve yaşam formlarını bu düzene göre devam ettirmekte.

Hiçlik bir makam gibi geliyor, yani insan bilincinin bir üst aşamaya geçmesi gibi bir makamsallık bu. Uyanışın getirdiği bu durum, hem vazgeçişleri, hem de kocaman doğumları içinde barındıran yeni bir yolculuğun başlangıcını anlatıyor. İnsanlar, sevinç ve mutluluk halleri ile kendi sonsuzluğuna ve hiçliğine erişemezler. Bunu acı ve ıstırap da beslemez. Yani, acı çekerek de hiçliğe varamazsın, mutluluktan uçarak da. Her iki hal de insan olmanın bilincinde olduğun ve kendi bütünselliğini fark ettiğin, hatta dünyaya gark ettiğin andır.

 

Sonsuzluğa erişen insanların düştüğü her bir çukur, karanlık bir mağara, deniz, gökyüzü adına her ne derseniz deyin günün sonunda yine onu uyandırıp, uyan insanoğlu buraya kadardı diyecektir. Farkındalıklar, hiçlikte olmaz. Orada bir şey yoktur. Orada sen yoksundur, ben yoktur, ten yoktur, nefes yoktur, can yoktur. Orada kocaman bir varoluş vardır ama sen değilsindir, her şey O’dur. Bir anda yitersin, nefesinden, bedeninden, canından, bilincinden, ruhundan, bakışından hiç olursun. Uyanmak istemeyeceğin bir yolculuğa çıkmışsındır ve orada kalırsan buraya dönemeyeceksin. Orada olursan bedenin, sevmelerin, aşkın ve yoldaşların olmayacak. Orada olursan patronun, paran, araban, evin olmayacak. Orada olursan üşümeyecek, acıkmayacak, susamayacak ve gülmeyeceksin. Sadece orada, yani; hiçlikte olacaksın.

Devinimler ve dönüşümler bizleri dünya boyutundaki yaşam formları içinde bir iki adım ileri götürüp sonra geri getirmekte. Sahip olduğumuz ya da olmak istediğimiz şeyler hayatlarımızın gerçekliği haline geliyor. Oysa, hiçbir yıldızın ve galaksinin sahibi yok. Evrenin bütününde dünya kadar derinlere işlemiş bir mülkiyetçilik anlayışı yok. Kendi anne ve babasına ait yaşam alanında yaşamayı reddeden ben halleri, kendi çocuklarını boğucu bir şekilde sahiplenmeye çalışıyor. Bir tarafa hesap vermek istemeyen büyüdük biz söylemleri, diğer yandan kendisine bağımlı gördüğü ve sorumlusu olduğunu düşündüğü bireylere karşı sıkı bir sorgulama içerisinde yer alıyor.

Bunu neden yazdım, sevgililer arasında ve evlilik esnasında verilen sözler ve dile getirilen yeminler var onları hatırlatmak istedim birazcık. Çünkü orada sonsuza kadar diye bir yemin var ama kimse sonsuza kadar taşıyamıyor ya da sonsuzluğun tanımının farkında değil.

Evrensel bilinç bizim anda verdiğimiz bütün sözleri hatırlar, o anki duygu halinde iken tam teslim bir halde verdiğiniz sözlerin dönüşleri ve yüzleşmelerini sık sık yaşarsınız. Vazgeçmeler burada sadece ve sadece hiçlik ile aşılabilir bir hale geliyor. Hiç olursan sonsuz olamazsın, sonsuz olamıyorsan bir hiçsin ve verilen tüm sözler, edilen tüm yeminler iki kapı arasında yitip gider. Araf’taki sızlanmaların nedeni tamamen budur. Yani oldum, olacağım, olmak üzereyimin tüm gitgelleri bu ince çizgide kendisini barındırıyor.

İnsanlar kendi döngülerini tamamlarken sonsuz hayal dünyasında gezinip dururlar, Peki bu kadar uzun bir yolculukta insan oğlu neyi hayal ediyor olabilir?

sonsuzluk ve hiçlik

Ölümsüz kalarak tüm dünya nimetlerini elde etmeyi mi?
Sonsuza kadar seveceğim diyerek, tüm engellerde gemileri karaya bindirip teknelerle oradan uzaklaşmayı mı?
Sonsuz kazanç ve ömür elde ederek, tüm eksikliklerini tatmin etmeyi mi?
Hangi yanı boş, hangi yanı dolu bilmeden, elde ettiği hazzı ömrünün sonuna hatta oradan da cennete taşıyarak, sonsuz bir mutluluk elde etmeyi mi?
Bu dünyadaki kısacık ömründe bilmediği şeylere teslim olup, onu gerçek sanıp, tüm varlığını ona teslim edip kendinden uzaklaşıp yaptığı şeyin içinde sonsuz olmayı mı?
Başkalarını mutlu etmeye çalışıp kendisini unutup sonrasında sevilmediğini düşünüp, hiçliği bir makam olarak değil psikolojik bir rahatsızlık olarak görmeyi mi?

Hayaller ve sorular ve gerçeklikler sürekli değişkenlik gösteriyor fakat herkesin hedefi aynı gideceği yere mutlu varmak. Defalarca izlediğim Bab Aziz filminin girişinde bir söz vardı, “Dünyada var olan bütün ruhlar kadar, tanrıya giden yol vardır.” diye. Evet, tüm insanlar sonsuzluk kavramı içinde bir hiç olduğunu görüp var olmaya çalışıyorlar aslında. Yani tersine işletiyorlar sistemlerini ve hastalıkları, hayal kırıklıkları, umutsuzlukları, kaygıları, endişeleri, korkuları hep bu tersine çalışan sistem ile kendisini açığa çıkartıyor.

Hiç olursan sonsuz olursun, sonsuz olursan hiç olursun. Korkular, öğretiler, eğitim sistemi, toplumun beklentileri senin hiçliğini bir hastalık olarak görür. Çünkü her biri bir şeyler olma derdinde kendilerini yok etmekteler. Mutsuzluğa giden en kısa yolu hayatlarının en uzun zamanlarını harcayarak elde ediyorlar. Hiç olmaktan korkarak, daha çok çalışmaya, daha çok elde etmeye, daha çok tutmaya, daha çok yok etmeye, öldürmeye, talan etmeye, yakmaya, yıkmaya odaklanıyorlar ve hem kendi bireysel düzleminde hem de evrensel işleyişte bu çabası sonsuz ihtimalleri olan negatif izdüşümler yaratarak kendini bu hayatın içinde gerçekten var kılıyor. Tüm toplum artık onu görüyor, duyuyor, takdir ediyor, onaylıyor, değerli olduğunu hissettiriyor ya da yeterlilikleri ile kabullere teslim ettiriyor ve varlığını hiçlikten kurtarıyor ve bütün bunları ben’liğini yitirerek elde ettiğini unutturuyor…

Sonsuzluk penceresine vardığında gördüğün şey, gözlerinin derinliğindeki BEN aslında… BEN’i gördükten sonra açacağım kapıdan sonrası ise sadece HİÇ’lik ve oraya vardığında yaşanmış acı kalmayacak, mutsuzluk kalmayacak, beklentiler kalmayacak, kabuller ve onaylar kalmayacak, çünkü orada sadece ve sadece SEN var olacaksın. Sadece ve sadece SEN…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir