Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

zam/AN

09/17/2016
in Duyguların Sosyolojisi
0
0

İki nokta arası uzaklığı tarif etmek için kullanılan bir birimdir. Sözlükte ise “bir işin ya da oluşun içinde geçtiği, geçeceği ya da geçmekte olduğu süre,” olarak tanımlanıyor. İşin açıkçası benim için zaman; geçmişin tüm yaşanmışlıkları, acıları, mutlulukları, hüzünleri, keşkeleri ve hatıralarıyla,  geleceğin; hayalleri, umutları, beklentileri ve kurguları arasındaki kalan insanın yaşadığı bir girdaptır…

Evet, zaman bir girdap. Uzayın, her an bir başka yaşanmışlıkla içe büküldüğü ve her durumun bir başka oluşa hizmet ettiği, insanın da tüm bu olup bitene anlamlar yüklediği ve içinde debelenip durduğu bir kavramdan ibaret, zaman…

Zaman, her insanın kendi yolculuğunda kolundaki saat gibidir. Kimine geç kalır, kimine erken gider kimine hiç varamaz, kimindeyse çok fazla içinde kalmıştır. Acılarını tarif etmeye kalksa, ilk olarak zamanla başlar, üç yaşında iken, henüz genç biri iken, okula başlamışken, tiyatro sahnesine çıktığımda, doğduğum andan itibaren diye söz alır kendisinden. Duygularını zamanın içine yayarak yaşar insan.

İnsanın bütün hayatı, zamanla ölçülür. Pazartesi rejime başlar. Cuma alkol alır. Cumartesi gezmeye çıkar. Perşembe görüşmeye gider. Dün geç kalmıştır, yarın erken uyanmak ister. Bir hafta önce başladığı kitabı akşama bitirmek ister. Dün yemeği çok kaçırdığı için, az yemek ister. Yani, bütün her şey zaman çizgisinde bir ileri gider bir geri gelir.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

İnsan, doğduğu andan itibaren fark etmeye başladığı zaman kavramı ile yaşamının orta yerinde evlenir ve onu hayatının tek gerçekliği kılar. Geçmişinde yani fi tarihinde doğması ile başlayan yolculuğu gelecekte bilmediği bir tarihte ölümü ile son bulacaktır. Burada da zamanı yok saymaya başlar. Korkusu, mutsuzlukları ile yaşayamadığı mutluluklarını önüne çıkartır. Hesaplaşma zamanı gelmiştir artık. Yaşamak isteği zamanın bundan sonraki kısmında daha baskın olarak önüne çıkmakta ama o kendince çok fazla geç kalmıştır, yaşam denen bu oyuna…

zaman

Yazıya başlarken bahsettiğim iki nokta arasındaki uzaklık kavramı aslında, insanın ölümü ile doğumu arasında geçen süreyi ifade ediyor benim için. Bir maratonun başlangıç çizgisinden harekete geçen insan, bitiş çizgisine varana kadar geçen süreyi hesaplamaktan ve yarışmayı birinci ve ödüllü bitirme sevdasından, geçtiği yerlerdeki bütün manzarayı kaçırmaktadır. Orada bir dağ vardı, denizin dalgalarını duydun mu? Peki, martıların kanat çırpışlarını ve seslerini? Pencerelerden sarkıp sana bakan insanların çığlıkları kulaklarına doldu mu? Rüzgar, tenine dokunup geçtiğinde ve güneş bedenini ısıttığında, terlediğine mi küfrettin, yoksa üşüdüğüne mi lanet ettin? Gece, gökyüzünü dolduran yıldızlara bakmadın mı? Yolunu kaybettiğin için neden hayıflanıyorsun o zaman?  Orada bir baykuş vardı, içindeki bilgeyi sana göstermeye çalışan, bu koşunun bir amacı vardı ve sana onu göstermeye çalışıyordu, idrak edebildin mi koşunun amacını? Sona vardığında, ölmüş bir bedenin alacağı ödül ne kadar mutlu eder ki senden sonra gelecekleri? Hiç düşündün mü?

Hiç düşündün mü? Birilerine göstermek için kazandığın ödülün aslında seni senden aldığını? Annen için doktor, baban için avukat, komşun için iyi biri olmak, sevdiğin için sevdiğin şeylerden vazgeçmek, çocukların için ait hissetmediğin bir hayatın içinde mutlu roller oynamak, patronun için daha fazla çalışmak, senin hangi duygunu besliyor, fark ettin mi?

Fark ettin mi? Zamanın senden seni çaldığını? O kadar koşturmacanın, kendini yok saymanın, yüzüne bir tokat gibi inen ve içinden çığlık çığlığa kendini dışarı atan kanserin, aslında seni uyandırmak için senden sana bir hediye olduğunu, fark ettin mi?

Zamanının olmadığı zamanlarda, su bile içmediğini, yemeğini ertelediğini, daha fazla kazanmak için daha büyük bir bedel ödediğini ve daha fazla zaman ayırdığın, evin, arabanın, mobilyaların, kıyafetlerin hepsinin eskidiğini ve yerine yenisini alman gerektiğini ve daha çok çabaya ihtiyacın olduğunu fark ettin mi?

Peki; eskiyen her şey gibi sende eskiyen şeylerin atılıp yerine yenisini koyamayacağını biliyor musun? 1990 model bir arabaya binemeyeceğini ve yenisini almak için fazladan birkaç bin liraya ihtiyacın olduğunu, bunun için de mesai yapılması gerektiğini bilen sen, bütün bu çabalardan sonra kaybettiğin sağlığını almak için bütün servetini satsan geri alamayacağını biliyor musun?

Zaman, iki nokta arasındaki uzaklık sadece… Kimine; doğum ve ölüm, kimine; işine vaktinde yetişme, kimine; makyajını yapıp yemeğe gitme süresi. Ama en çokta zaman nedir biliyor musunuz? Zaman denen şeyin olmadığıdır. Zaman denen şeyin olmadığını, geçmişin ve geleceğin olmadığını. Geleceğin bir varsayım, geçmişin ise bir deneyim olduğunu fark ettiğiniz anda elinizde kalan tek şey olan şu anın en geniş ifadesi olacaktır zam/AN…

Zaman içinde zamansızlığı deneyimlemek için, bildiğiniz, öğretilen, dayatılan, zorla kabul ettirilmeye çalışılan tüm bilgilerden, öğretilerden ve size ait olmayan inançlardan özgürleşip kendinizi bulmanız gerek. Nasıl mı?

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir