Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Seni seviyorum Çocuk, seni seviyorum

11/07/2016
in Duyguların Sosyolojisi
0
0

Teknolojinin hayata egemen olduğu zamanlar içinde sorgulanan iki gerçeklik var. Aşk ve sevgi. Aynı gibi görünse de aşk ve sevgi insanın farklı yorumlar kattığı bir yaşanmışlık deneyimi ve tecrübesidir.

Bizim zamanımızda diye başlayan ilişki gerçeklikleri vardı. Bir kadın ve erkeğin tanışması ve buluşması başlı başına olaydı. Kadın erkek fark etmez utanılırdı karşılaşmalarda. Araya aracılar konur, mektuplar yazılır, dikkat çekmek için gayet insani kurlar yapılırdı. Bir erkek, sevdiği kadının elini bile haftalar belki de aylar sonra tutabiliyordu. İki arkadaşın birbirine olan sevgisini ortaya koyması bile arkadaşlık etiği açısından imkânsız göründüğü için, birçok Aşk yaşayan kişinin yüreğinde eriyip gidiyordu.

Zamanla büyüdü insanlar ilişkiler içinde. Kâh günlük, kâh haftalık  ilişkiler yaşar hale geldi. Hatta adına ilişki demeden sadece ihtiyaç gidermek adına bile gecelik ilişkilere düştü insanlık. O an mutlu olmak adına bir sonraki adımda yaşayacağı acıları görmezden gelmeyi seçip sonrasında da depresyona girip ilaç müptelası haline geliyor ilişkiler içindeki karakterler.

Sevginin saf tanımı, karşılıklı alma verme dengesi içinde, kalpten gelen enerji akışıdır demek doğru bir tanım olabilir. Dikkat ederseniz karşılığı var olan bir şey sevgi.  Sırf kendisini saplantılı şekilde seviyor diye o kişiyle sevgi bağı kurmaya çalışan birini tanıyor musunuz? Yoksa o da başkasını mı seviyor? Tüm sevgisini birine akıtan kişi, ondan istediği sevgiyi alamayınca hangi ruh haline bürünüyor. Sevgi gerçekten karşılıksız olma becerisi gösterir mi? Bence hayır. Bu radyo olmadan sinyalleri çözümleyerek şarkı dinlemeye çalışmak gibi bir şey tam olarak. Hatta sanat müziği seviyorsanız o dalga boyuna çevirmek gerekiyor radyoyu. Klasik müziği bilmeyen birine o müziği dinletebilir misiniz? Çok zor değil mi? Ya da klasik müzik hayranı birine metal dinletmeye çalışmak ne kadar mümkün!

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

seni-seviyorum

İnsan ne kadar dayanabilir kendi gibi olmayan bir halin içinde iken sevgi denen o illete. Biten ilişkilere bakın, yıllardır sevdiği ve aşk yaşadığı kişi ile sorunlar yaşamaya başlayınca “seni seviyorum” sözünün ne kadar battığını, hatta sevginin o ilişkide sorun yaşayan kişi için ne kadar iğreti durduğunu hemen fark edeceksiniz. Sevginin sonsuzluğunda ne oluyor da böylesi  bir yöne kayıyor ilişkiler. Hani sonsuza kadar sevilecekti sevilen? Hani bitmez bir sevgi vardı? Ne oldu da bir anda bu hale gelebiliyor sevgi denen şey?

Ve
Seni seviyorum tek başına hükümsüzdür, mutlaka eylem gerektirir…

Bir yığın soru ve bir yığın cevap. Sadece sevgi için dile gelen sorular bunlar. Birde aşk var ki o hepten karmaşık. İp yumağının yavru bir kedi tarafından kördüğüm haline getirilmesi gibi bir şey; aşk ile insanın bağlantısı…

Aşk deyince insanın aklına tek şey gelse de biraz irdeleyince çok farklı aşk tanımlarına ulaşabiliyoruz. Futbol aşkı, takım aşkı, BeşiktAŞK, doğa aşkı, Çocuk aşkı, eğitim aşkı, Tanrı aşkı, para aşkı, kedi aşkı, köpek aşkı, sevgili aşkı uzar gider liste. Birde bedensel dürtülerin ön ayak olduğu halk dilinde sevişmek olan eyleme de verilen isimdir Aşk.

İşin özüne inersek sadece insan denen canlı türü değil dünya üzerindeki tüm varlıklar sevginin ne olduğunu çok iyi biliyor. Bir su damlasından çiçeğe, bir köpekten kediye, bir ağaçtan kullandığınız eşyanın tamamı sevginin kendisini içeriyor. Tüm varoluş sevginin dilini biliyor ve sevgi içinde aktığınızda aynı şekilde size yanıt veriyor. Canlı türlerinin kendi aralarında da bu sevgi dili hakim. Evrenin gerçekliğinden soyutlanmış insan için bu garip bir tanım olabilir fakat tüm yaşam formları sevginin eşiğinde yaşıyor. Sevgiyi aşka taşıyıp orada büyüyebilen ya da yok olabilen tek canlı ise insandır.

İnsan sevgisini öne sürüp cinayet işleyebilir mi? Dünya da hangi varlık sevgisi yüzünden bir başka canlının hayatına son veriyor insandan başka? Hayvanların kendi türleri içindeki güç kavgasını saymazsak eğer onların kendi aralarındaki sevgi oyunlarını çok net görebiliyoruz.

Sevginin kendi tekelinde olduğunu düşünen insanın ise tek acizliği, sevgisine karşı sevgi bekliyor oluşudur bence. Hatta bunu itiraf edememesi de ayrı bir çelişkidir. Karşılıksız sevdiğini iddia eden herkese bir bakın, ilk eksik ya da yanlış davranış karşısında nasılda nankör olarak nitelendiriyor karşısındaki kişileri.

Sevgi insanın kendi içinde çözemediği en büyük çelişkisidir aslında. İki ucu bir anda yaşatan kendi içinde mana kargaşası olan sevginin anne çocuk ilişkisinde patladığı yerlerde baştan beri okuduğunuz tüm satırları silip atıyor birden. Çok sevdiği, canından parça gördüğü çocuğunu, sadece kendisini dinlemedi diye, yaramazlık yaptı diye delice döven bir annenin gerçek sevgisini nereye kaldırdığını kim söyleyebilir bize. O kadar derin sevgisi olan biri nasıl kıyabilir ki bir çocuğun gözyaşındaki umutlara… Bir annenin çocuğuna uyguladığı şiddetin, sevgiyle yoğrulduğu başka bir an/yaşanmışlık yoktur dünyada.

Sevgi içimizin şiddete olan tutsaklığı gibi doluşuyor yüreğimize ve en baskın haliyle alıkoyuyor insanlığımızı. Bazen inançlarımız için, bazen düşüncelerimiz için bazen de bize bile ait olmayan kimlikler ve sınırlar için sevgiyle baktığımız insanlara karşı düşmanca davranışlar içine girebiliyoruz. İnsanın çiğ süt emmişliğinden dem vuranlara bir söz söylemek gerekirse, hangi hayvan sütü kaynatıp içiyor da insanın sütü çiğ kalıyor ve bütün haksızlıklara böylesi izin veriyor kendi nefsinde.

Kaç kişi yerini yurdunu terk etmiştir sevgi için. Sevgisizliğinden dem vurup kaç kişi kaçmıştır evinden, gitmiştir en uzaklara. Kaç sürgün vermiştir kendisine ve kaç bataklığa saplanmıştır sevginin bilinmez halleri içinde iken. Sevilmediğini düşünen kaç çocuk firar etmiştir annesin kucağından. Kaç çocuk düşmüştür sevgi vereceğini söyleyen bataklık kuşlarının kanatlarının altına. Hepsi bir yaralı ruhun sancısını taşıyıp durmuyor mu şu alemde? Sevgi adına, sevgi hatrına, sevgi uğruna…

cocuk-mutlu-olNe çok şey değil mi sevgi?
Çiçeğe vermezseniz eğer kuruyup gider!
İnsana vermezseniz eğer sizi terk edip gider!
Hayvana vermezseniz eğer size küser ve içten içe acı çeker!
Yaşama vermezseniz eğer sizi yalnız bırakır!

Verdiğiniz ve veremediğiniz, aldığınız ve alamadığınız tüm sevgilerin mesulü siz misiniz? Yoksa yaşamın kendisi mi? Binlerce soru var sevgi adına. Vermek ile vermemek, karşılıklı ya da karşılıksız, sınırlı ya da sınırsız, koşullu ya da koşulsuz hepsi ama hepsi bizden bize bir yolculuğun yansıması.

Annenin ve babanın sevgisini, şiddetinden daha az hisseden ile bu sevgiyi sıfır şiddet ile yaşayan arasındaki kırılımı hangi tanrı düzeltebilir ki? Yine iki insanın çözebileceği bütün bu sevgi oyunlarının, tanımlarının ve yapbozlarının tam bir tablo haline gelmesine kim izin verebilir ki insandan başka? Sevmek için mazeret arayanlar ile sevgisini karşılıklı satanların çoğaldığı bir dünyada karşılıksız seven bir tek hayvanlar var diyenler bile hayvanların şiddeti karşısında içindeki canavarı serbest bırakıp annenin çocuğuna uyguladığı şiddeti açığa çıkartmasına hangi melek sihirli bir dokunuş ile engel olabilir. Sevgi için el açıp yakaran bir insana hangi peygamber kitabı ile gelip iki dua ile huzur verebilir? Hepsi ne kadar imkansız değil mi? Bütün kalıplardan özgürleşip kendisini seven için tanrı da melek de peygamber de aynı ışığın hüzmesinde doğacaktır.

cocuk-seni-seviyorum

 

Sevginin hayratında kendin kana kana içip doymadığın müddetçe, susuzluğunda çok daha fazla cinayetler işleyip duracaksın mutlu anlarını öldürerek. Şimdi kendine uyanıp, sevgiyi senden çalan seni bulup onunla barışma zamanın geldi. Haydi önce kendini, sonra yaşamı sonra insanı sonra bütün varoluşu sevmek zamanı şimdi.

Kapat gözlerini ve usulca seslen kendine “Seni seviyorum çocuk, seni seviyorum…”

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir