Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Hakikat hangi soru ile çıkar insanın karşısına

05/08/2017
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Hakikat hangi soru ile çıkar insanın karşısına

Hakikat hangi soru ile çıkar insanın karşısına

Tüm hayatın başlangıcı insanın kendisini fark etmesi ile başlamıştır aslında. İlkel olarak nitelendirilen topluluklarda (özellikle yerli kabileler) yaşam süreci, şehir hayatında kendisini ileri insanlık seviyesinde gören insanlarla aynı aşamalardan geçiyor. Her iki grupta, acıkıyor, yemek yiyor, susuyor, su içiyor, uykusu geliyor, uyuyor, uyanıyor, güne başlıyor, çalışıyor ve akşam oluyor. Aynı şekilde tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlar. Tek farkları var onların bindikleri araba, zamanı gösteren saatleri, pencereli ve perdeli evleri, mokasenleri, kol çantaları, cep telefonları ve internetleri yok. Bütün bu yoklara bakıp aldanmayın sakın, onlar; insanlık ve bilinç olarak belki de hepimizden ileriler.

Şimdi böylesi bir karşılaştırma içinde iken iki soru geliyor akla, nasıl böylesi ikiliğe yönelmiş insanlar. Biri uçakla bir kıtadan diğer kıtaya geçerken, diğeri halen mızraklarla avcılık yapıyor ve ufakta olsa tarım ile uğraşıyor. Aynı dünya üzerinde iken birini diğerinden ayıran gerçeklik neydi? Acaba, aynı seviyede olan insanların birbirini yükseltememesi mi? Yoksa ihtiyaçsızlık hali mi? Eğer ilki ise, tüm dünya insanlığı birinden daha üstün olmak için mi daha çok ilerleme kaydetmek istiyor? Yoksa kendi yarattığı sanal hastalıkları tedavi etmek için mi sürekli bir şeyler geliştirme gereği hissediyor?

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Sorular insanlığın her halini kapsıyor. Bir kabilenin halkı binlerce yıldır aynı gelenek ve yaşam tarzı ile yaşamlarını sürdürürken, başka bir uygarlık hem denizde hem havada hem de karada giden araç üretme peşinde koşuyor. Biri uzaya giderken, bir diğer ağaca çıkıp vahşi hayvanlardan kurtulma ya da onu avlama derdine düşüyor. Biri dallardan ve ağaçlardan yaptıkları evde yaşarken, diğer grup yüzlerce kat yüksekliğindeki evlerde oturuyor. Biri için hayal bile olmayan şey, diğeri için normal hale geliyor.

Aradaki fark ne olabilir ki? Sordukları sorular mı? Yoksa aynı bilinç seviyesinde olan insanların ilerleyememesi mi? Düşünsenize aynı bilinç seviyesinde olan insanlar birbirlerine nasıl yol açabilir ya da farklılıklarını gösterebilir ki? Herkesin aynı takımı tuttuğu ve aynı renk kıyafetleri giyip doluştuğu bir stadyumda farklı bir renk ya da tezahüratın çıkması mümkün olabilir mi? Bilinç hallerimiz bizim özbenliğimizden geliyor. Okumakla, yüksek üniversiteler bitirmekle, bilinçli değil; bilgili hale gelebiliyor insanlar. Peki ama madem okumakla ilintili değil bilinç halleri, neden binlerce kabile halen, asırlardır sürdürdükleri yaşamlarını bozmadan yollarına devam ediyorlar. Yani onlar için gerçekten gerekli değil mi? Modern tıp, ilaçlar, kitaplar, telefon, internet, kıyafet, araba, yat, uçak, villa, motosiklet ve daha birçok uygar sanılan medeniyetin kullandığı en temel ihtiyaç olduğu düşünülen bu şeyler. İnsanlığın bu iki hali bilgiden mi yoksa bilinçten mi ayrışıyor?

Belki de kapitalist sistem bu kadar büyütüyor bu aradaki farkı. Daha fazla üretim, daha fazla kar arzusu, sürekli yeni bir şeyi icat etme kaygısı, daha fazla satış, daha fazla kar, daha fazla üretim, daha fazla ürün. Acaba, bizi o kabilelerden ayıran en büyük ayrım bu tüketim çılgınlığına kapılıp gitmemiz mi? Tüm sorular insanın kendi hakikatini açığa çıkartıyor. Büyürken, sürekli olarak karşılaştırmalı kişilik modelleri ile yaş aldık kendimize. Sınıfın yüksek not alan çocuğu, halasının zeki kızları, komşunun efendi oğlu, şirketin çok çalışan örnek personeli, devletine en çok vergi veren muhteşem esnafı, arkadaşının daha çok kazanan kocası gibi kriterler ile rekabet halinde hayal gücümüzü aktifleştiriyoruz. Belki de her şeyden vazgeçiyoruz. Bugün psikologlar ve psikiyatristlerin belki de en çok müşterisi bu ikilikler arasında yitip gitmiş kişiler oluyor. Eksik, özgüven problemi olan, değersizlik duygusu ile savaşan ve var olmaya çalışan. Peki ama bu sorunlar o kabilelerde yok mu? Onlarda komşunun en çok balık ya da hayvan avlayan çocuğunu örnek gösteriyorlar mıdır? Yoksa, rekabet kültürü onlarda hiç açığa çıkmamış mı? Sanırım çıkmamış. Çıkmış olsaydı eğer, her biri bir diğerinden daha üstün olabilmek adına, farklı olmaya çalışacak, icatlar yapacak ve kendi kabilesinde ilerleme gösterecek ve tekerleği icat edecekti. Belki de icat ettiği o tekerlek ile daha yükseklere daha hızlı çıkacak ve orada daha büyük hayvanlar avlayacaktı. Ya da bir buzdolabı icat edip, yüzlerce kilo hayvan etini orada tutacaktı. Hangi benlik hali birine daha çok avlanma için otomatik silah ürettirip, diğerine binlerce yıl sonra dahi mızrakla avcılık yapmayı mümkün kılıyor. Neyi atlıyor acaba insanlık. İki farklı bilinç halinin bile yansıması bu kadar derinken, tüm insanlığın kendi içindeki bilinç hallerinin yansıdığı dünya görüşlerini nasıl tanımlamayabiliriz? En basiti, Türkiye’de halen tuvaleti olmayan ve kıçını yapraklar ve taşlarla temizleyen köyler var diğer yandan ise, sensörlü ve ellerini bile kullanmasına gerek bırakmadan temizliğini yapan hatta kurutan klozetler var. Bunlar arasındaki uçurum diye gördüğümüz şey, hayal gücü mü? Kapitalist tüketim mi? Bilinç ve bilinçsizlik hali mi?

Nasıl, bu kadar ayrışabiliyoruz? Farklı kıtalarda değil, farklı ülkelerde değil, farklı şehirlerde bile değil, farklı köy ve kasabalarda nasıl bu kadar ayrışabiliyoruz? Sorular mı? Hayal gücü mü? Hakikati arayışımız mı? Kapitalist üretim biçimi mi? Yoksa, tembellik ve vazgeçiş mi? İhtiyaçsızlık mı? Psikoloji de atalet ya da eylemsizlik diye geçen hallerimiz mi? İki uç yaşamı kendi gerçekliğinde taşıyabilen insan, bunu topluluk düzleminde nasıl bu kadar keskin ve net olarak sergileyebiliyor.

Yüz maymun deneyinden yola çıkarak şöyle bir soru sorma gereği hissediyorum. Yüzüncü maymun patatesi yıkayıp yedikten sonra diğer adadaki maymunlarda yıkayıp yemeye başladıysa, Nasıl oluyor da milyonlarca insan, sürekli olarak bir şeyler icat edip ilerlerken bu bilinç hali maymunlarda olduğu gibi diğer insanlara da sirayet etmiyor. Acaba insanlar, maymunların sahip olduğu bilinç seviyesine sahip değiller mi? Nihayetinde onlara olan şeyin daha fazlasının insanda tezahür etmesi gerekmiyor mu? Tanrının evrensel bilincinin her insanda olduğunu iddia eden tüm bilgi’nçler acaba buradaki veri kaybını nasıl ifade edebilirler. Yoksa, tanrı her varlığa kendisini farklı ölçülerde mi enjekte etti? İlahi olduğu söylenen bilinç halleri, her kıtada ya da toplumda kendisini ifade etme yöntemi olarak neyi kullanıyor? Bir ucu kaçmış ip gibi duruyor bütün sorular. Hakikate ulaşmak için dökülen sorular insanı çok değişik yerlere taşıyor. Tüm bu cümlelerin açığa çıkışı ise, hayal gücünün beş duyu organı ile bağlantısının olup olmaması üzerine idi. Beş duyusu olan ama binlerce yıldır aynı şekilde yaşayan ve taş üstüne taş koymayan milyarlarca insan hayal gücü yoksunu mu? Yoksa onlar hayallerinin peşinden koşmayanlar mı? Üzerinden uçak geçen köylülerin, kabilelerin, uygarlıkların onlara bakıp bunu nasıl anlamlandırdıklarını da merak etmiyor değilim!

Salt bilgi ile sorulara yoğunlaşan Yunan ve Roma dönemi felsefecileri farkında olmadan, tüm gelecek nesillerin bilincinde büyük bir sıçrama mı yaşattı diyeceğim ama onlardan farklı bir kıtada yaşam süren, Maya ve Aztek’lerde astroloji ve bilim çok ilerlemiş durumda idi. Hatta Avustralya yerlileri olan Aborjinler ve Asya’da yaşayan Şamanlar, Hindistan’da bulunan eski Veda’lar… Binlerce hatta on binlerce yılın gizem kaynağı Mısır. Varlığı hakkındayüzlerce eser yazılan Atlantis ve içinde daha birçok gerçeklik yaratan uygarlıklar.

Fark nerede? Nasıl oluyor da bu kadar derin ayrışmalar yaşıyor insanlar? Bilinç bir sıçrama hattı ise nasıl oluyor da bu kadar kopuk benlikler hayatlarına böylesi parçalanmış halde devam ediyor. Bilinçten bahsedince aklıma geldi, “Aynı bilinç halinde olan insanlar bir araya gelip, birlik kavramını oluşturabiliyor” şeklinde bir cümle kurmuştum. Böylesi bir BİR’lik düşüncesi taşıyan insan grubunun yaydığı enerji diğer insanları etkileyemiyor mu? Yoksa Kabala ile uğraşanların ve bulmaya çalıştığı o sihirli rakamdaki insan sayısına eriştiğimizde mi bütünsel aydınlanmayı yaşayacağız. Dünya üzerinde 6.264.356 kişi o biliş haline gelirse tanrısal bilinç yeryüzüne inecek ve bütünsel kurtuluşu yaşayacağız. İyi de bu bilinç şu anda her alanda tezahür ediyor zaten eksik olan ve gözden kaçan bir şeyler var bunlar -yine filmi başa sarıyorum- kapitalist sistemin oluşturduğu bir illüzyon dünyası mı?

Bizlerin neye inanması gerekiyor. Hangi soruları takip etmemiz, bize salt gerçekliği gösterecek?

Nasıl? Sorusu tüm cevapların başlangıcı olabilir mi? Nasıl, varabiliriz evrenin diğer ucuna. Nasıl, daha yükseğe uçabiliriz? Komşunun oğlunu nasıl yenebiliriz? Hala kızından nasıl daha zeki olabiliriz? Bu yolu nasıl kısaltabiliriz? Kendimizi nasıl aşabiliriz? Yoksa bütün bu nasıllara ve nedenlere gerek yok, bir kabilenin unsuru olup sadece oluşun içinde zamansız ve mekansız akmayı mı seçmeliyiz? Hangisi en mutlu ve acısız olabilir? Her şeyi bilip görüp sahip olamamak mı? Yoksa her şeyin aynı olduğu yerde, olan her şeye sahip olduğunu bilmek mi? Daha çoğu mu? Var olanın paylaşıldığı ve zamansız yaşandığı an toplamları mı? Ben o kabilenin bir unsuru olsaydım, sanırım kendisini modern diye nitelendiren insan topluluğunun yaşam modelini benimsemez ve içine girmezdim. Fakat bütün bu medeniyetin içinde iken de insan gibi yaşamayı seçer, taşlardan intikam almaz, suyun akışına teslim ederdim varsayımsız hallerimi.

İkilikten bir olmayı çığlık çığlık haykırıyoruz ya! Susmak lazım. Sadece kendi içindeki tüm ikiliklerden ayrışıp kendi birliğinin idrakine varmak ve vahdet-i vücudu deneyimlemek sonrada akıbetsiz yarınlara taşacak mutlu anlar biriktirmek gerek…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir