Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsan düşünen bir Beyindir

02/16/2019
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
İnsan düşünen bir Beyindir

Son dönemlerde bilim adamlarının söylemlerde sık sık karşılaştığım bir tanım var. İnsan bedenini bir bilgisayar donanımına, beynini ise bir yazılıma benzetiyorlar. Beyin tüm bu donanımların yönetilmesi ve yürütülmesi işlevini yerine getiren bir araç ve sistemini tamamen bu bedenin yönetilmesi ve hayatta kalması için kullanıyor. Tanım bu şekilde yapılmakla birlikte kendileri de çoğunlukla bu tabire inanmış görünüyorlar.

Benim bu tespit ve teorileri izlerken aklıma gelen bir şey tüm bu bilimsel çalışmaların biraz dışında kalıyor. Çünkü beyin burada donanımı destekleyen ve yöneten yazılımı yazan birimi oluşturuyor. Beyin yazılımın kendisi değil yazılımı yazan kaynaktır.

“Augusta Üniversitesi Georgia Tıp Fakültesi’nden Joe Tsien’le ekibi 2015 yılında insan beyninin çok basit bir yazılım ile çalıştığını öne sürdüler ve aradan geçen iki yılda bunu kanıtladıklarını duyurdular.”

Bu haber benzeri çok sayıda yazı ve bilimsel makale internette dolaşıyor. Yapay zekanın üstünlüğünden, süper robotlara varana kadar geniş bir skalada insan beyninin rakibi olabilecek teknolojik gelişmelerden, bunların yarattığı kaotik ortamlardan bahsediliyor. Bütün bu teorileri yazanlar ya da araştırmaları yapanlar dayandıkları bilimsel çalışmaların arkasında kendi beyinlerinin ürettiği teoriler ve yorumlar bulunduğu gerçekliğini es geçiyor. Hatta daha komik olan şey ise bütün bunları yapan şeyin kendi beyinleri olduğunu da unutuyorlar ya da böyle yansıtmak istiyorlar. Bunun bilinçli bir aptallaştırma hareketi olduğunu bile düşünmüyor değilim.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

İnsan düşünen bir Beyindir

Yapay zeka dediğimiz kavram aslında insanların ürettiği tüm bilgilere aynı anda erişip ondan yorumlar üreten bir sistem. Yani yine beynin ürettiği verileri kullanıyor. İnsandan farklı olan tarafı talep edilen bilgiden başka bir şeye erişmeden sadece o bilgiye ulaşarak onu getirmesi ve bir adım ötesi o bilgiler dahilinde özgün yorumlarda bulunması.

ABD’nin hukuk firmalarından biri, davalara hazırlık sürecinde IBM tarafından iflas davaları için geliştirilen Ross adındaki robotu kullanacak. Güncel yasaların öğretildiği Ross, binlerce sayfalık dava dosyasını hafızasında taşıyacak ve avukatlara, gerekli yaratıcı cevapları sağlayacak.

İşin özüne dönecek olursak, şimdilik sahip olduğumuzu düşündüğümüz zihin modeli ile yapabildiğimiz ve geliştirdiğimiz teknolojinin geleceği nokta yine bizim yok etme dürtüsü ile geliştireceğimiz ve daha ileri bir yapay zeka modeline yenilebilir. Buradaki yenilgi yapay zekanın sıfırdan üretimi ile değil kaynakları yorumlaması ve o kaynaklardan yeni kaynaklar çıkartması ile mümkün olabilir. İnsan beyin ve beden haricinde daha derin bir varoluşsal kaynak ile yaşamını devam ettiriyor. Duygular… Korku duygusu, sevme duygusu, hayatta kalma duygusu, üreme ve çoğalma duygusu gibi duygu temelli hareket eylemleri günün sonunda sürekli öğrenen ve gelişen bir yaşam modeli geliştiriyor. Yaşamını tehdit eden unsurların farklılaşıp hayvan saldırılarından insan saldırılarına maruz kalacak bir hayat formuna dönen insan mızrak ya da ateşli silahlardan, çok geniş tarama alanları olan, gece görüşlü kamera sistemleri ve alarm teknolojileri ile donatılmış evlerde oturmaya başladı. Yapay zekanın duygusal yoksunluğu (şimdilik) onun yeni kaynaklar ve çareler üretme konusundaki kısır döngüsünü ortaya koyuyor. İnsan sürekli olarak tetiklenen duyguları, dürtüleri ve korku merkezi amigdalanın yansımaları ile yeni buluşlar gerçekleştiriyor.

İcatların büyük bir çoğunluğu; korku, çaresizlik, merak ve köşeye sıkışmışlık duyguları ile bulunmuştur. Daha kolayını yapma düşüncesi, daha iyisini yapma isteği, hastalık kapmış bir topluluğu iyileştirme çabası, gitmesi gereken bir yere daha hızlı ulaşma isteği ve daha bir çok şey insan beyninin, var olan sistem üzerinde geliştirmeler yaptığı çözümlemelerdir.

Beynin karar mekanizmasının aktif olması daha çok “tehlike var” sinyalleri ve “şimdi ne olacak” dürtüsü ile “daha iyisi mümkün mü?” sorusu ile hayat buluyor ve aktif oluyor. Ben bir bilim adamı değilim ve elimde de beynin sınırlarını ölçen cihazlar yok. Fakat basit mantıksal yaklaşımları ortaya koyduğumda gördüğüm bir şey var o da insanlığa bilimsel olarak dayatılan birçok şeyin halen bir teori ve önerme olduğudur. Teoriler ve öneriler kendisini çürütecek bir gerçeklik ortaya çıkartana kadar o anın gerçekliği olarak var olurlar ve ilk karşıt ve gerçeğe yakın olduğu düşünülen bir başka teori ile ortadan kalkarlar.

Dünyada beynin sınırlarını zorlayan insanlar aramanıza gerek yok. başlangıcında sıfır bilgi ile yaşama merhaba demiş bir çocuğun, çevresini izleyerek, dinleyerek, anlayarak ve yorumlayarak ilerlediği yolculuğunda karar verme mekanizmalarını aktif etmesi, düşünme yetisini geliştirmesi, uçak yapması, bilgisayar yapması, yazılım üretmesi, sistem geliştirmesi, suyun kaldırma kuvvetini bulup gemi yapması, rüzgarın ve suyun gücüyle elektrik etmesi ve akım teorisi ile elektriği transfer etmesi, iki kablo arasında veri transferi yapmaya başlaması sonrasında sadece vericiler arasında iki kıta arasında ses, görüntü, dosya ve veri transferi yapabilmesini mümkün kılan SİZ’siniz yani İnsanlar…

Bu yüzden düşünmekten, merak etmekten, sorgulamaktan, araştırmaktan ve gerçeği bulma çabasından vazgeçmeyin, siz yaşamı şekillendiren, modelleyen ve yeniden anlam yükleyen bir düşüncenin doğum anısınız, beyninizi ve varlığınızı fark edin ve onu onurlandırın…

#beyin #yapayzeka #insan #bilgisayar #yazılım #sistem #duygu #düşünce #korku #çaresizlik #icat #bilim

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir