Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kişisel gelişim kavramı üzerine

11/01/2020
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Kişisel gelişim kavramı üzerine

“Kişisel gelişim kavramı, işleyiş ve sistem olarak dünyanın en tehlikeli silahıdır” diyerek yazıya giriş yapmaya kalksam linç yer miyim? Yerim sanırım… Peki gerçeklik öyle midir? Haydi biraz irdeleyelim bu konuyu…

Bugün dünyaya hakim olan ana akımlardan biri de kişisel gelişim çatısı altında toplanan yeni yaşam modelidir. Tüm yazıyı, işini gerçekten hakkıyla ve doğru yapanları hariç tutarak yazmaya başlıyorum. Evet neden en tehlikeli silah? Çünkü…

Kişisel gelişim kavramı üzerine

İnsanlar; yaralarını iyileştirmek için ilk adımlarını atarlar bu dünyaya. Yaşadıkları travmaları çözmek, hastalıklarından kurtulmak, düşünce yapısını değiştirmek yani kısaca hayatına yeni bir yol çizmek isterler. Bu niyetle yola çıkanlar içine düştükleri dünyaya tamamen yabancıdırlar. Çevrelerini saran ilaç endüstrisi, üfürükçü din adamları, derdine çare bulamayan papazlar/rahipler/keşişlerden kaçarak yeni bir keşfe çıkarlar. Onların bu arayışında karşılarına çıkanlar; var olan dünyanın bir illüzyon olduğunu anlatarak konuya giriş yaparlar. Bu tarz tiplerin çoğunluğu da Matrix filmini izlemiş ve o filmin etkisinde kalarak tüm dünyayı yazılımsal bir kod olarak tanımlamıştır. Bazıları da üstün fizik bilgileri ve matematik dehalarıyla kuantum fiziği ve bilgeliğine terfi ederek oradan yardımcı olurlar. Köyden kente inmiş bir çiftçi edasıyla kendisini arayan karakterlerimiz, bu bilimsel kodlar içinde yabancılık ve eksiklik çekerek kendisini onarmaya çalışır.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Çalışır diyorum çünkü kuantum alanından dünyaya seslenen üstün varlık, yüce üstat, ışık savaşçısı hoca karakteri; gördüğümüz her şeyin gerçek olmadığını, her şeyin olması gerektiği için olduğunu, tecavüze uğradıysa onun kişinin kendisini istediğini hatta talep ettiğini söyler. Şiddet mi? O da ne diye sorar… Onun evreninde her şey sevgidir ama yüz dolarla başlayıp on binlerce dolara çıkan bir sevgi. Bu tipler genelde kişisel gelişimin, yoz kültürünü büyüten ve ondan nasiplenen tiplerdir. Çoğunluğunu dinle ilgisi yoktur ama dini mesajlar vermeyi severler. Çünkü insanların içindeki Tanrı kavramının; korkutucu, koruyucu, sarıp sarmalayan enerjisinin farkındadırlar ve bunu çok iyi kullanırlar. Ona havale et ve yaşa mantığıyla din adamlarından ayrılmazlar. Aslına bakarsanız din adamlarından ayrıldıkları tek yer; ibadet şekilleri. Onlar kilise, cami, havralara gidip dua ve ibadet etmezler. Ama evde meditasyon yaptırıp, olumlama cümleleri ile evrene mesaj göndertirler.

inanç

Bu açıdan baktığınız zaman, size ters gelen bir şey var mı? Yok değil mi? Biraz aklınızı karıştırmamı ister misiniz? Öncelikle, bu karakterler size iki şey öğretiler; birincisi ve en önemlisi, ortada suç, kötülük, ölüm olmadığını söyleyerek, sisteme hakim olan egemen güçleri görmemenizi sağlarlar. İkincisi, benlik kavramını bencillik olarak kazırlar dünyanıza. Bir kendinize bir de ona tapınmanızı isterler. Dünya kişisel gelişim dünyasındaki lider görünümlü insanlara bakın, içinizdeki bombayı patlatmak için sizden binlerce lira/dolar alırlar ve lüksün ihtişamın içinde yaşarlar, size de bolluk enerjisi aşısının ipuçlarını verirler. Yerseniz uğraşır bir iki kuruş kazanırsınız. Saadet zincirine giren binlerce kişi arasından bir iki kişinin en çok para kazanması gibi. Üstelik bu en çok kazanan kişi de genelde vasat görünümlü biri olur ki size de kazanabileceğinizi göstermek için yeterli gazı vermesi gerekir. Neyse saadet zincirleri bu yazının konusu değil ama onlarda kişisel gelişimcilerin taktiklerini kullandıkları için birazcık da onlara değinmek istedim.

insan

Ne diyorduk? Yaralarını iyileştirmek insanların, yaralarının bir illüzyon olduğunu anlatan üstatları anlatıyorduk. Evet… Senin yaran onlar için bir illüzyon olabilir, senin sancıların da onun için bir illüzyon olabilir. Fakat o senin gerçeğin. Senin kendi içinde yaşadığın, deneyimlerinle oluşturduğun ve yaralanmana sebep olan bir sürü yaşanmışlık var. Bunları tek kalemde silemezsin. Onları yok sayarak da iyileştiremezsin. Abartısız 20 yıldır, öyle ya da böyle binden fazla insan ile bu konular üzerinde sohbet ettik, fikir alışverişinde bulunduk, bildiklerimi aktarmaya çalıştım, kendi içlerinde dönüştürmeleri gereken şeylere nasıl izin verdiklerini birlikte bulduk… Onlara ne benim ne de bir başkasının sonsuz iyileşmeyi mümkün kılamayacağımı anlattım sürekli. İnsan, gerçek anlamda sadece ve sadece kendini şifalandırabilir. Diğer bütün dış yönlendirmeler sadece ona bu yolculukta harita olabilir ve taktik sunabilir. Yani o bilgiler kişileri iyileştirmez, o bilgiler kişilerin kendilerini yani yaralarını iyileştirmek için bir destek kuvveti olur. Dikkat ederseniz bilgiler diyorum. Kişiler sadece anlık ağrınızı alır, hayallerinizi besler ve sizi mevcut halinizden bir adım öteye taşır. Onu bıraktığınız anda düşüyorsanız, tekrar ona giderek yaralarınızı iyileştirmeye çalışıyorsanız, başka yollar arıyor ve deniyorsanız, haritayı kullanmayı öğrenememişsinizdir. Bu yüzden, kişisel gelişim camiasının bazı üstatları, harita kullanmanızı öğrenmenizi de çok istemez, sizlerle on yüz bin kere çalışmak onu da besler. Üstelik sadece maddi olarak değil, manen de beslersiniz onu. Çünkü onun iyileştiricisi olarak gördüğünüzde sunduğunuz minnet duygusu (bazılarında tapınma halini alıyor) o kişiyi büyütür de… Eğer bu işin birazcık içine girmişseniz bu mürit olma ilişkisini çok rahat görebilirsiniz.

şiddeti anlatmak

Peki hayatı sadece şefkat ve iyilik iyileştirebilir mi? Elbette iyileştirir. Fakat sevmeyi bilmeyen milyarlarca insanın var olduğu dünyada onlara sevgiyi öğretmeden nasıl dönüştürebilirsiniz ki? Dünya üzerinde din adamlarının ve siyasetçilerin yarattığı düşmanlık ve ortaya koyduğu “biz ve onlar” ikiliğini çözmeniz gerekiyor öncelikle. Herkese tek tek, düşüncelerin insanlığın bütünü için gerekli olmadığını ama sevgi ve şefkatin tüm insanlığın ihtiyacı olduğunu anlatmalısınız. Dindarlık, din adamları tarafından altı beslenen ve “inançlılar ile kafirler” olarak nitelendirilen ilk ayrıştırma yeridir.  Milliyetçilik sadece kendi sınırlarındaki kişileri besler ve en çok da orada “biz ve onlar yaratılır” bunu da siyasiler büyütür ve yayarlar. Irkçılık, renginden ötürü “biz ve onları” yaratır ve diğer ikisi kadar tehlikelidir. Ön yargılar rengi belli olduğu için diğerlerine (kıyafet ile kendini aşikar etmemişse) göre daha bariz ve nettir. Siyahsındır, beyazsındır, sarısındır, esmersindir uzar gider liste. Bütün bu hengamede birilerinin çıkıp avazı çıktığı kadar bağırması gerekir “Siz İnsansınız”. Ne din ne milliyet ne ırk ne de dilden ibaretsiniz, onlar coğrafi konumlara göre değişir ama İNSAN dünyanın her yerinde insandır. Bunu anlatmalısınız. Sevgi, şefkat anlayış böyle anlatılır.

Kişisel gelişim kavramı üzerine

Daha çok anlatmalısınız, AŞK’tan bahsetmek dava aşkını besleyebilir. SEVGİ’den bahsetmek, inandığı doğruları ve kişileri besleyebilir, şiddeti anlatmak mücadelesinde haklı olduğunu gösterebilir ama onun bütün bunların üstünde bir varlık olduğunu ona anlatmalısınız. Kişisel gelişimcilerin tam olarak yapması gereken şey budur. Negatifi beslemek değil bu, kanayan bir yara var oraya pansuman yapıp yara bandı takmaktır. Yara kanamıyor dediği için insanlık bugün yaşam kangren oldu. Yakında kangren olan yerlerin kesilme vakti gelecek o zaman da aynı cümleyi kurabilecek miyiz? SEVGİ’yi anlat… Tamam, söz bir dahaki yazıda sadece sevgiyi anlatacağım ve içinde senin kalbinin derinliklerindeki o mucizeyi uyandıracağım, peki sen ne yapacaksın, o cümlelerin sahibine ulaşıp ona minnet duygusunu mu aktaracaksın. Yoksa bu sevgiyi, düşünceyi daha çok insana yaymalıyım diye düşünerek bunu daha fazla insan ile mi paylaşacaksın.

Kişisel gelişim kavramı üzerine

Dünya, kutsal olan değerlerimiz diye yakılıyor. Kutsal olan tek değer varsa o da İNSAN’ın kendisidir. Öğretilerin insanlara bir harita olarak verildiğini unutup, o yol çizgileri için katliamlar yapan insanlara bunun doğru olmadığını elimizden geldiğince anlatmamız gerekiyor. İşte kişisel gelişim dünyası burada, bütün bunları yok sayarak, O Tanrı/Allah/Rab/Nirvana/Yahova/İlah’ın işidir, o varken bize halt yemek düşer. Biz meditasyonumuzu yapalım, derin derin nefes alalım, evrene sevgi enerjisi yollayalım, kendimizi ve içimizdeki çocuğu sevelim, ışıkları yakalım ve dünyayı güzelleştirelim diyerek kuantum evreninden seslenmeye devam ediyor. Hepimiz sevgiyi ve aşkı arıyoruz, nihai mutluluğu istiyoruz. Bu tüm insanlığın hakkı… Bu hakkı elimizden alanlara karşı sevgi enerjisi göndermek, ne yazık ki dünyaya barışı getirmiyor ve getirmeyecek de… Bunu fark edersek tüm dünya insanları olarak, işte o zaman vaat edilmiş mutlu hayata kavuşacağız. Kişisel gelişimcilerin 5-6-7 boyutları, dindarların cenneti ve siyasilerin iktidara gelirsek size özgürlük ve mutluluk vereceğiz söylemleriyle kavuşamayacağız o güzelliklere… Bilin istedim…

Sevgi ve saygılarımla…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir