Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bugün duygulardan; Heyecan

01/22/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
1
Bugün duygulardan; Heyecan

İnsan bir duygu imparatorluğudur. Katman katmandır duyguların yansıması ve her katmanın kendisine uygun bir kıyafeti ve yansıması vardır. Enerji ve şifa sistemleri ile ilk tanıştığım dönemlerde duygu ve duyguların insan üzerindeki etkileri konusunda hiç bilgim yoktu. Bildiğim ve tanımladığım duygu sayısı ikiyi geçmezdi, sevgi ve korku… Sonradan tanımladığım her duygu ise bu iki duygunun alt bileşeni olarak yerleşmişti hayatıma. Fakat insanlar ile sohbetlerimde, kitaplarda, seminerlerde ve aldığım eğitimlerde duygular yatay ve dikey seyirle büyümeye başladı içimde.

Heyecan'ının anlat

İnsanlığa ve inanca dair ilk sınavlarımı verdiğim lise yıllarında öğrendiğim “insanın yaratılışına ait tüm yazı, ayet ve dini bilgiler” insanla bir olmaya başladığımda başka bir boyuta yükseldi. Her inancın yaratılış hikayesini ve mitini birleştirince çamurdan, sudan, havadan, ateşten ve nefisten toplanan bir parçayı gördüm. Reiki ile tanıştığım enerji ve çakra sistemlerinde gördüğüm detaylar insanı başka türlü görmemi sağladı. Buna sonradan eklediğim EFT (Duygusal özgürleşme teknikleri) ve isim analizi ile artık kim ve ne olduğumuz konusunda içsel olarak netleşmeye başladım.

Duyguları tanımlamadan önce duygu yatağını ören anne, baba, aile, toplum, inanç, eğitim ve öğretim sistemini de dahil etmek farz olur benim için. Fakat öncesinde insanı tanımlamak isterim. Öyle ya duygu eşittir insan ve insan eşittir, var oluş… Var oluşun başlangıcı ve kök çakranın karşılığı topraktır, yaratılışın ana hammaddesi. Orada ölüme, yaşama, yaşam sevincine, köklenmeye, özgüvene dayalı duygular yatar. Ne kadar toprak o kadar yaşam bahşeder hayat bize. Sonra ikinci çakra gelir ki o da sudur. Su gibi aziz olmadan önce o suyu toprakla doğru miktarda karmak gerekiyor ki yaratılışın ikinci amacı gerçekleşsin, hamur ortaya çıksın. Su, bedende tamamlanmayı ortaya çıkartır, eksiksen suçluluk duygusunu besler. Fazlaysa doyumsuzluk yaratır ve her şeyin bağımlısı hale getirir seni. Gelelim üçüncü çakraya yani ateşe… Toprak ve su ile birlikte olan birliktelik ateş ile bir şekle bürünmeye başlar. Onu çok ısıtırsan çatlar az ısıtırsan dağılır. İşte insanın en can alıcı noktası da burasıdır. Güzel görünmek, iyi görünmek, onaylanmak, kabul görmek, hayal kırıklıkları, öfke, hırs, mükemmeliyetçilik buraya ait duyguları besler. Burada insan bir vazo haline dönmüştür ve beden ortaya çıkmıştır.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Heyecan'ının anlat

Bedeni bir şekle bürünen insana nefes ve hayat gerekiyor bunun içinde havaya ihtiyaç duyulur. Hava dördüncü çakradadır ve nefesi tarif eder. Nefes insanın varoluşunun en erdemli yansımasıdır. Bu çakrada teslimiyet, sevgi, korku, üzüntü, keder, kıskançlık, sevilmediğin düşüncesi, tatminsizlik, kendine acıma yani sevgi ve sevgisizliğe dair ne varsa burada açığa çıkar. Burası vazoya yani bedene son şeklin verildiği yerdir. Bedenlenen insan artık sergilenmeye hazırdır. Bunun için bilgeliğini yansıtacağı yer olan beşinci çakrayı anlatmak gerek. Beşinci çakra, dört element ile birleşip gelen insana, yaratılışın ikinci eylemi (birincisi düşünce idi) olan sözü açığa çıkartmak için gerekli olan bilgeliğin ve yaratımın şekillendiği yerdir. Söz yaratımdır… İnsan burada, vazoyu alabildiğince güzel boyar ve süsler ki bir sonraki sunuma hazır hale gelsin. Burası tüm duyguların, düşüncelerin, bilgilerin, öğretilerin dile geldiği ve insandan insana yayıldığı cennetten gelen bilgeliktir. Bu arada cennet ve cehennem öğretisini de buraya dahil etmem gerekiyor, ilk üç çakra yapısı ve duyguları itibariyle dünyasaldır yani cehennemi temsil eder bedende. Dünyaya bak, cehennemi yaşayan üç temel şey vardır, toprak (kuraklık, deprem vb), su (sel, taşkın vb.) hava (fırtına, kasırga vb.)… Dördüncü çakra ise insan varlığının dengesi yani arafta olduğu yerdir. Cennet ve cehennem arasındaki duruşunu gösterir. İçinde bolca sevgi ve kabul barındırır. Sevgi ve kabul ne kadar çoksa cehennem o kadar azalır…

Beşinci çakra duygu olarak telaş, düşük/yüksek özsaygı, kendine güven, kin, öfke, alınganlık barındırır içinde. İfade edilmeyen, edilemeyen her söz insanı varlık olarak aşağı çeker. Orada anlatabildiği kadar kendisi olur. Vazo görücüye çıkmıştır artık ve gelen eleştirilere, yapılan sözlü hakaret ve iltifatlara hazır değilse; zihinsel, bedensel ve ruhsal çöküşün başlangıcına sebep olur yani çatlar ve kırılır. Altıncı çakra insanın kendi varlığına verdiği değeri gösterir, kaybetme korkusu buranın en baskın duygusudur. Korkuya bağlı, endişe, histeri, stres, kuşkuculuk, gerginlik, şok, depresyon ve sinir problemleri baş gösterir. Vazoyu düşürüp kırma, kaybetme, doğru ellerde kalmasını sağlama gibi bir çabası vardır burada insanın. Sonra yedinci çakra gelir. Bir önceki çakrada gizlediği ve örselediği duygularıyla o varlık ya aşırı bencil, kibirli ve egolu bir kimliğe bürünür ya da ezik ve yok hükmünde bir varlık haline döner. Vazo dünyanın en pahalısıdır ve herkesin göreceği bir müzede sergilenir ya da değersizdir bir kenara atılır. Acı, ıstırap ve keder burada baş gösterir. Tüm sistemin akışı burada kesilir ya da önü açılır bir yandan varoluşun en üst basamağıdır diğer yandan cehennemin yedi kat altıdır. O vazoyu nasıl inşa ettiysen ona göre şekillenen bir yerdir yedinci çakra. Egonun, kibrin ve hırsın insanın kendisini tanrı zannetmesine ve cinayetler işlemesine, acımasızlığı büyütmesine sebep olur bu çakra. Naiflik, erdem, onur ve teslimiyet bu çakranın en insancıl ve ilahi olan yansımaları da burada bulunur. Zıtlıklar ve tezatlıklar bir arada tüm varoluşu anlamlandırır ve ona anlam katar.

Heyecan'ının anlat

Duygular katman katman ve insanda bu katmanlar arasında sürekli geçişler yaparak an be an öğrenen bir varlık. Kelimemiz “heyecan” idi. Şimdi bu katmanlar arasında dolaşarak heyecana başka bir gözle bakalım…

İlk heyecanı nerede yaşar bilemiyorum fakat kendisini mutlu edeceğine inandığı yerlerde coşkun bir hal alini alır içerisi. Aynı hali korkunun yarattığı heyecan içinde tanımlayabiliriz. İnsanlar yaptıkları işin açığa çıkartacağı sonuçlara göre heyecanlanırlar her birinin duygusu ve yansıması farklıdır. İnsan bir bütündür evet ama o bütün her duyguda bir şey salgılar. Salgıladığı şeylerde aynı olabilir fakat onların da oranları önemli bir detaydır. Yoğurda az su katarsan katılığı gider, yeterli miktarda su katarsan ayran olur, çok su katarsan tadı ne yoğurda ne de ayrana benzer peynir altı suyu gibi gelir dimağa.

İnsan nerede heyecanlanır? Aslında nerede heyecanlanmaz doğru tabir olur. Sınavlar çocukluğunu ve gençliğinin en badireli halleridir. Çok çalışsa da az çalışsa da “heyecan” yapar. Hiç çalışmayıp umarsız olanın bile günün sonunda karnesini gösterme heyecanı (içinde korku barındıran) vardır. Sınavda, elleri terleyeni, susayanı, ağlayanı, sürekli idrarı geleni, karnına ağrı çökeni bile olur. Çok heyecanlı olduğu için en iyi bildiği şeyleri unutup yanlış yapanından, heyecandan test ve soru kaydıranına kadar farklı sonuçları olan bir yansıması olur, heyecanın…

Sınavlardan sonra sevgili ile buluşmalar başlar. İlk karşılaşmalar, ilk dokunmalar, ilk sarılmalar… Bunun heyecanı ise diğer tüm heyecanlardan daha farklıdır. Bedenin tüm hücreleri neşeli ve cıvıl cıvıl heyecanlanır, insan kendi bedenini koyacak yer bulamaz bu fırtınanın ortasında. Bedeni varlığını terk edip sadece düşünce heyecan kalıyor geriye demek az bile kalır bu tanımsız heyecan durumuna.

İşe başvuru heyecanı, ilk iş günü heyecanı, evlilik heyecanı, ebeveyn olma heyecanı, tuttuğu takımın kazanacağının yaratacağı heyecan ve daha niceleri ile yaşıyor insan. İlk sevişmesinde yaşadığı heyecan, kadınlığa ya da ilk adım atmanın yarattığı korkunun heyecan üzerine yayılması ile yaşanan tedirginliğin naifliği.

Heyecan'ının anlatKalabalığa konuşma yaparken açığa çıkan heyecana ne demeli. Ses titremesi, kelimeleri yutmak, yazıyı okuyamamak. Sanki ilkokulda dersine çalışmamış utangaç bir çocuğu derste sözlüye kaldırmışsın da ne yapacağını bilmez halde olduğu yerde sallanıp içine hıçkırarak ağlamak gibi bir halde olmak üstelik kocaman ama kocaman bir insan iken…

Sevdiğin biri ameliyat olurken alacağın haberin heyecanı ve o heyecanın içine sinen korku partikülleri ile bitmek bilmeyen zamanın içinde debelenen ruhuna sakin ol her şey yolunda diyen altıncı çakranın o bilen yanlarını görmezden gelip, kök çakranın ölümle eşleşen gitme hallerini büyütmek de başka bir hezeyanı değil midir insanın? Yaşam asla ve asla basit ve yüzeysel değil. Yaşamak ise basit ve yüzeysel yaşanıyor ne yazık ki… Tekliğe indirgenmeye çalışılan ve inançlar karşısında yok edilen insanın tüm duygu, korku ve sevinçleri günün sonunda bedensel hastalık, zihinsel problem ve ruhsal sancılar olarak gelip yerleşiyor içimize. İnançlar, fikirler, düşünceler sizin duygularınızı yok saymanızı ve onlar için ölmenizi istiyor. Heyecanınızı kendi art niyetlerine kurban edip sadece onların fikirleri ile bezenip dünyanın her yerine onları taşımanızı istiyor. Sizin buradaki heyecanınızı kendi amaçlarına adayarak birey olduğunuzu size göstermekle de yedinci çakradaki evrensel birliğe ulaşma çabanızı sömürüyorlar.

Heyecan, insanın yaşadığı ve kendi içinde en basit duygulardan biri olarak tanımlanmasına rağmen katmanlara yayılan ve benliğine dağılan her bir hali ile aslında kocaman bir duygu seli… Yaşadığın her anı fark edeceğin, benliğini onurlandıracağın, ait olmadan sadece kendin olarak coşku içinde yaşayacağın bir hayatın güzelliğinde heyecanlanarak büyümen dileğiyle…

 

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir