Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Bugün duygulardan, Korku

01/24/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Bugun duygulardan Korku

Hayatımızı şekillendiren iki duygu vardır, biri sevgi diğeri ise korku ama onu şekillendirmekten öte şekle sokan duygu, korkudur. Yaşantımıza yön veren, adım atmamızı engelleyen, kaçmamızı sağlayan, kendimizi sınamamıza neden olan, en baskın ve gerçek duygudur, korku…

Korku çocukluğumdan beri yaşamımda var olan temel duygulardan biridir. Aile içinde, dışında, okulda, sokakta, sevgiden daha çok muhatap olduğum en bariz ve belirgin duygu idi korku. Kaybetme korkusu, evin yolunu bulamama korkusu, bilyeleri üttürme korkusu, para kazanamama korkusu, ebeveynlerin ölme korkusu uzar gider liste… Korkular kendi içinde türlere ayrılmıyordu sadece korku olarak sarıp duruyordu etrafımı. Korkunun yaşadığı coğrafya bütün bedenim olunca, etkileri de her organda ayrı bir seyir halinde idi. Çocuk olan Murat’ın korkuları da yaşadığı şeyler de ilginç idi.

Bugun duygulardan Korku

Korkuların esareti ya da esaretin yarattığı korkular ile büyümeye başlayınca hangisi tiyatro hangisi sinema hangisi gerçek karıştırır oldum. Çünkü yaşadıkça, deneyimledikçe, öğrendikçe ve büyüdükçe korkular sadece korku olarak orada duruyordu. Eve döneceğimi biliyordum, ebeveynlerin ölmeyeceğini biliyordum, para kazanacağımı biliyordum. Bilme hali ile korku arada kesişse de günün sonunda kazanan her zaman ben oluyordum. Çünkü ölmeden büyüyordum… Benim için her korkunun sonu, ölüm olduğu için ondan önceki her deneyim, sadece aşılması gereken içsel cesaretsizlikler örneği olup duruyordu.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Duyguları tanıyana kadar olan süreçte sürekli insanları ve onların korkularını izleyip duruyordum. Bir kurt köpeğinin saldırısına uğrayınca, bütün bedenimin boşaldığını hissettim.  O anda kocaman bir karanlığın ortasında sadece ben ve o köpeğin kaldığı milyarlarca anın tekrarı içinde korkunun imparatorluğunda eriyip gidiyordum. Sonra o an bitti ve ben köpeklere karşı korkak değil ama ürkek bir çocuk olarak yoluma devam ettim. Korkumla yüzleşmenin bendeki yansıması genelde diğer insanlar olmuştur her zaman. Bir köpeği seven, ona dokunan, onunla oynayan biri varsa ben de yapabilirim misyonu ile korkularla yarenlik yaparak atlıyordum yaş basamaklarını…

Bugun duygulardan Korku

Duygularla kavramsal olarak tanışmama vesile olan eğitimler sonrasında korku kavramı benim için daha eğlenceli hale geldi. Temel korkular, öğrenilmiş korkular, öğretilmiş korkular, bilinçaltına işlemiş korkular ve daha niceleri… Bunlar yolculuğun içinde keşfettiklerim idi. İnsan ile muhabbette olunca korkuların tanımları da değişmeye başladı bende. Daha önce tek bir duygu olan korku yine çetrefilleşmeye, çoğalmaya ve dallanıp budaklanmaya başladı içimde.

Korkularla ilgili en önemli tespitim, o korkunun yaşandığı AN’dan öncesinde o korkuya dair bir kayıt olmaması ve korkunun öğrenildiği üzerine idi. Korku; deneyimle öğrenilen ve öğrenildikçe içselleştirilen ve içselleştirildikçe fobi haline dönen bir duyguydu üstelik. Fakat o deneyimden önce yani o korkuyu yaşayan versiyonumuzdan (olay anındaki biz) önce öyle bir korkumuz yoktu. Neyse bu ayrı bir konu, bizim konumuz korkunun bir duygu olarak tanımı…

Korku da sevgi gibi bedensel ve zihinsel boyutta farklı şekilde cereyan ediyor. Bazı bilgilerin tekrarı gibi gelse de korkuların da merkezi odak noktaları var varlığımızda. Önce, maddi dünya ile yaşadığımız korkular var. Aileyi geçindirme, para kazanma, ayakta durabilme, hayatta kalabilme, ölüm, borçlanma, parasız kalma, evsiz kalma gibi korkular, daha çok dünyaya ait olan varlığımızın yani toprak bağlantılı olan köklerimizin korkuları arasında yer alıyor. Bu korkular da bedende iskelet yapımızı tetikleyen ağrılar ve kırılımlar ortaya çıkartıyor. Aynı zamanda korkunun şiddeti ile bağlantılı olarak, kabızlık, hemoroit ve şişmanlık da buradaki korkularımızın fiziksel bedendeki yansımaları arasında yer alır. Aşırı derecede adrenalin salgılatan spor yapanların içsel olarak yaşadığı ölüm korkusuyla savaşma ve onu yenme çabasının arkasında cesaret değil korku yatar.

Bugun duygulardan Korku

Bir sonraki korku kaynağımız su kaynaklı olan ikinci çakrayla bağlantılı korkularımız olmakta. Burada temel olan korku değişimler ve yenilikler. Suyun, katı, sıvı, buhar haline dönüşmesindeki bilgelik ve akıcılığa direnç içsel olarak büyük korkular yaratır. Bugün çoğu insan değişimden korktuğu için yaşamındaki sert darbeleri almaya inatla devam ediyor. Cinsel olarak yetersiz kalma, birlikte uyum içinde hareket edememe korkusu da bu alan ile ilgilidir ve günün sonunda, erken boşalma, özgüven eksikliği, iktidarsızlık ve ağrılı regl halleri yaşanır. Korkunun bedenimizdeki fonksiyonel dönüşümü korkunun türleri ile bağlantılı olarak organlarımızı etkilemekte. Yanlış yapma korkusunun tetiklediği içsel suçluluk duygusu günün sonunda, eril/dişil gücümüzün merkezinde tahribatlar yaratıp, en ağır cezayı bize vermekte.

Ve geldik kontrolü kaybetme korkusuna… Evet en büyük korkulardan biri de süreci yönetememe, kontrolü kaybetme, eleştiriye maruz kalma, aşağılanma, onaylanmama korkularıdır. Burası ateştir ve içimizi yakan korkuları besler. Bir önce değişime duyulan korku burada dönüşüme duyulan korkuya dönüşüyor. Değişim çevresel, dönüşüm ise tamamen bizimle ilgili bir haldir ve dönüşümün korkusu mide, karaciğer, sindirim sistemi bozukluğu, pankreas ve böbrekleri etkiler. Süreci yönetmek ve kontrol etmek aynı anda bizi panik bir ruh haline sokuyor, bunun yansıması da genelde anorexia ve bulimia beslenme bozukluklarına neden oluyor. Korku bu ya onu tetikleyen şeyler aile içerisinde, çevremizde, arkadaşlarımız arasında, şirketimizde yani dünyamızı şekillendiren her bireyden bize yansıyıp duruyor.

Sevilmeme ve kabul görmeme korkusu da var literatürümüzde. Burada, kendimizi akışa bırakmaktan korkma, dışlanma korkusu, ayrı olma düşüncesinin yarattığı korku, kendimize acımak yüzünden benliğimizde ördüğümüz duvarların arkasında tuttuğumuz yalnızlık korkusu. Bunların hepsi kalbimizi acıtan korkular. Yani bu korkularımızın merkezi kalbimiz ve haliyle damarlar, göğüs boşluğumuz, akciğerlerimiz, ellerimiz ve derimiz. Yeni fikirlere açık olma ve kayıplarla başa çıkamama korkumuz da kalbimiz ile ilgili. Bu korkuyu tanımlamaya başladığım zamanlarda, insanların yaşadığı travmaların ardındaki o sevilme ve sevme arzusunu görüp, saf sevginin basitliğini anlatmayı seçtim her zaman. Korkunun esaretinin; kolesterol, tansiyon, kalp damar hastalıkları, astım, MS ve akciğer hastalıklarına devşirdiğini görmeleri hiçbir zaman mümkün olmayacak bunu bilmenin kederi ve üzüntüsü de sık sık sarmalayıp durur zihnimi.

Korkunun boğazımıza düğümlendiği, gırtlağımıza yumruk gibi dizildiği bir başka derin korku da anlaşılmamak korkusu. Tiroit, sindirim sistemi bozuklukları, nefes ve boğaz ile ilgili rahatsızlıklarımız da ifadeyle ilgili yaşadığımız korkularımızın sonucu. Burada korku farklı boyutlarda ve yaşlarda kendisini gösteriyor. Okulda derslerde parmak kaldırıp bildiğimiz sorulara yanıt verememenin yarattığı korku. Çalışma hayatına atıldığımızda topluluk önüne çıkma ve konuşma korkusu. Birinden hoşlanıyor ya da seviyorsak ona açılmanın yarattığı korku. Yani özetle, anlatma, anlaşılma, anlaşılmama, doğru anlaşılma ve kabul görmeyle ilgili yaşadığımız korku burada kendisini gösteriyor.

Gelelim bir sonraki korkumuza. Burası da belirsizliklerin yarattığı korkuyla besleniyor. An sonrasında ne olacağının yaratacağı korku, depresyon, stres, sinir ve unutkanlığı da besliyor. Stresin arka planında yatan temel duygu, belirsizliğin yaratacağı kaostan dolayı ortaya çıkan korkudur. Zihin korkuları besleyen bir sisteme sahiptir ve sürekli kurgulayarak korkuyu besler. Evde tek başına bir korku filmi izlediğinizi düşünün. Filmi izlerken aşırı derecede korkuyorsunuz. Sonra film bitiyor ve siz evde tek başınıza o korku filmindeki karakterler ile baş başa kalıyorsunuz. Diğer odaya geçemiyor, mutfağa ve tuvalete gidemiyor, tüm lambaları yaksanız dahi her an bir yerden filmdeki o kötü karakter üzerinize atlayacakmış gibi oluyor. İşte bu korku tam olarak altıncı çakranızla ilgili yani sezgilerinizle ve sezgilerinizin yarattığı korkunun esiri oluyorsunuz. Gerçekte var olmayan ve gerçekleştiğinde de sizi o kadar ürkütmeyecek olan korkuların kendileriyle yüzleştiğinizde kendinize genellikle gülersiniz. Fakat bunun bir üst limiti de kabuslar, şiddetli baş ağrıları, konsantrasyon eksikliği, gaipten sesler ve görüntüler duyma olarak büyür durur.

Bugun duygulardan KorkuKorkunun en taşkın hali de inançla örülenidir. Burayı ölümden sonraki hayat, cehennem, yaratıcı, şeytan ve din adamları besler. Kendinizi buradaki korkuya kaptırmama şansınız yok. Çünkü doğduğunuz andan itibaren her yerden taarruz altında kalıyorsunuz. Sorgulamanızın bile yasak olduğu bu korku alanında sizi kitaplar bile çarpabiliyor, taş kesilebiliyorsunuz, ateşlerde yanabiliyorsunuz. Bütün bunları da ne yaparsanız yapın her an bir günah kavramı içinde olduğunuz öğretisi ile büyüdüğünüz için hayatınızın bütüne dahil olur inancın korkusu.

Korkuların içerisine hayata dair bir sürü korku ekleyebilirsiniz, hayvan korkuları, suda boğulma korkusu, yağmurda ıslanma korkusu, kötü haber alma korkusu, korkmaktan korkma korkusu, karşıdan karşıya geçme korkusu, yüzme korkusu ve paraya dokunma korkusu… Korkular uzar gider. Bu korkuların hepsi az önce saydığım türlerin içinde kendisine yer edinen korkular oluyor. Türleri ve formları değişse de korku bizim içgüdüsel olarak yaşadığımız bir bilinç halidir. Dünyada nüfus artışlarının hızla yükseldiği dönemlere baktığımda orada savaşların yoğun olduğunu gördüm. Hayatta kalma korkusu daha çok çocuğun doğmasına neden olmuş. Savaşın ortasında yaşamı sürdürme ve soyu devam ettirme korkusu, ölümlerin orta yerinde dünya nüfusunu sekiz kat arttırmış durumda. Göç zamanlarında aşk değil, korkunun dayattığı hayvani dürtüler yani ID ile nüfus artmış ve korkunun hükümranlığı kendisine yine yer edinmiştir.

Bugun duygulardan Korku

Korku, dünyada savaşılacak değil, farkına varılacak ve özgürleşecek bir duygudur. Hangi hastalık hangi duygu ile kesişiyor ve bedenimizin neresinde kendisini açığa çıkarıyor öğrenirsek, iyileşme sürecimizde o kadar hızlı olacaktır. Hatırlayın, korkuyu yaşayan versiyonunuz (sizin o anınız) bugünkü siz değilsiniz ve o olaydan önce de böyle bir korkuya sahip değildiniz. Özgürleşip mutlu olacağınız anları çoğaltmanız dileğiyle…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir