Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Çare/siz!

05/07/2021
in Duyguların Sosyolojisi
0
0
Çares/siz!

Çare ve çaresizlik…

Meşhur bir söz sürekli dolaşır ortalıkta “Çaresizseniz, çare sizsiniz.” Peki hakikat öyle mi? Hangi çaresizliğin çaresi sizde hangisi hayatın içinde, çareye ne kadar uzaksınız ya da çaresizlik sizi ne kadar kendisine mahkum ediyor. Gelin birlikte yolculuğumuzun içindeki çare aradığımız yerlere bakalım…

Çares/siz!Klasik bir başlangıç ile yola çıkalım, çaresizliğin kendisini gösterdiği ilk yer, maddi dünyada yaşadığımız çaresizliklerimiz oluyor. Para, aile, ev (mülk), yaşamak için ihtiyacımız olanı elde edememek ve ona ulaşamamak çoğu zaman en büyük çıkmazıdır insanın. Borcunu ödeyemediği için intihar edeninden, evsiz olduğu için sokaklarda donarak ölenine varanına kadar çok farklı alanlarda çaresizlikle yüzleşiyor insan… Burada çaresiz kaldığında kendisi gibi çare bulamayan milyonlarca insan sokaklarda yaşamayı seçmek zorunda kalıyor. İşten kovulduğu ve iş bulamadığı için çaresiz kalan insanların dünyayla bağlantılarında derin bir kopuş yaşanıyor…

Çaresiz kalınan bir başka şey ise amansız hastalıklar. Kendinizde ya da sevdiğiniz birinde açığa çıkan nadir görünen türden rahatsızlıklar da çaresizliğin bir başka boyutu olmakta. Doğuştan bedensel özürlü olanından, tanımsız bir hastalık ile doğanına, çocuk yaşta yaşadığı rahatsızlık sonrasında işlevini yitiren, zihin ya da bedenin parçaları ve bunlara çare olamayan ebeveynler ve çocuklar… Hele ki şu günlerde sürekli gündeme gelen SMA’lı çocukların ailelerinin çaresizliğinin ne duayla ne de bağırmayla çözülesi yok. Orada gerçekten çaresiz kalıyorsunuz ve seçtiğiniz kişilerin ellerinde yok olup gidiyorsunuz.  Üstelik çoğu ebeveyn (dünyanın her yerinde) milyonlarca kez dua edip, gözyaşı dökerek kendisini yarattığına inandığı tanrısından medet umar ve çare bekler fakat o çare hiçbir şekilde gelmez… Bu karşılıksız dualar bir yerde sonra isyana döner ve isyanın temeli olan çaresizlik duygusu günün sonunda içsel bir şiddete dönüşüp kişinin kendisini yok eder.

Bir sonraki çaresizlik ise doğanın gücü karşısında gerçekleşir. Büyük seller, depremler, yanardağ patlamaları, hortumlar, kasırgalar, kar ve yağmur fırtınaları ve yangınlar karşısında da çaresiz kalır insan, elinde avucunda ne varsa kaybeder ve bunun önüne geçemez. Ölümler karşısındaki çaresizlik kadar maddi kayıplar için de yapacak bir şey yoktur. Teslimiyet bile çaresizliğin ödülü gibi durur. Başka çare yoktur çünkü…

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Kendini sabote etmek: Mutluluktan değil, değişimden korkmak

Kırılmanın mimarisi: Ruhun kendi kıyısına varma yolculuğu

Çare kelimesi bir yerden sonra mutlak teslimiyetin varlığını da insanın önüne koyuyor. Çaren yoksa ve kendin bir çare olamıyor ve bulamıyorsan teslim olacaksın. Kayıplarının yarattığı duyguları ve travmaları atlatmak kolay mı peki? Sanırım değil… Bir trafik kazasında, sevdiği ellerinde ölmekte olan birinin çığlığının ve çaresizliğinin o an bir karşılığı yoktur. Bu yüzden çaresizseniz çare/sizsiniz derken birkaç kez düşünmek gerekiyor. İnsan doğa karşısında çok zayıf bir varlık hele ki çocukken. Bu süreci atlatması da uzun yıllar alıyor. Yaşlandığında yaşadığı deneyimler karşısında da çaresiz kalıyor. Yürüyememek, bilincini yitirmek, altına kaçırmak, görememek, bedenin işlevselliğini yavaş yavaş yitirmesi de çaresizliğin kalıtsal yanıdır.

Peki sosyal hayat içerisindeki çaresizliklerimiz. Kadın olmanın, çocuk olmanın, hayvan olmanın, ağaç olmanın, bitki olmanın, sinek olmanı, karafatma olmanın, böcek olmanın çaresizliği… Çaresizlik denince akla neden insan gelir ki? Doğa, zayıf ama elde ettiği araçlarla güçlü görünen insan karşısında çaresizdir. Ormanlar çaresizdir, ağaçlar çaresizdir, nehirler çaresizdir, dereler, denizler, okyanuslar ve gökyüzü de öyle.

Hayvanlar ve ağaçlar, nehirler ve denizler, gökyüzü ve toprak; insanın zulmü karşısında dua etseydi ve onların duasını bir duyan olsaydı, dünya nasıl bir yer olurdu?

Dünya hayatı sözlerle basite indirgenmeye çalışılsa da yaşam onun o kadar kolay ve hazmedilebilir bir şey olmadığı gösteriyor insanlığa. Peki hayat bu yazıdaki kadar çaresizlik mi barındırıyor tabi ki hayır. İyi o zaman neden bu kadar karamsar bir yazı yazdın diye soracak olursanız, bunlar görmezden geldiğiniz ama yüzleştiğinizde elinizin ayağınızın birbirine dolandığı ve gerçekten çaresiz kaldığınız gerçeklikler olmasın diye aslına bakarsanız. Yüzme bilmiyorsanız denizin ortasında görünen o adaya yürüyerek gidemezsiniz, oraya bir sal ya da tekne ile gitmeniz gerekiyor. Bunun içinde teknenin varlığından haberdar olmanız ve onu inşa etmeniz. İşte bu yazı tam olarak bunu anlatıyor.

Çaresizseniz gerçekten çaresizsinizdir yardım gelmiyorsa, yapacak bir şeyiniz yoksa, canınız çok yanıyorsa, ellerinizden kayıp gidiyorsa sevdikleriniz ya da sevdiğiniz şeyler, dermanınız yoksa ayağa kalkmaya, kör karanlık bir kuyudaysanız, şunu hatırlayın, bunu tüm insanlık yaşıyor ev yaşayacak da… Farkındalığınızı varlar üzerine kurgularsanız ve korkmadan yaşarsanız, yüzleştiğinizde daha cesur olursunuz. Cesaret, bilginin ve bilmenin yansımasıdır. Korku ise bilinmezliğin. Çaresizliğin en yorucu olduğu kısmı onu bilmiyor oluşunuzdan gelir. Bilirseniz özgürsünüzdür. Çaresizseniz gerçekten çare yoktur demektir. Cesur olun ve savaşın, gücünüz yettiğince, eliniz uzandığınca çabalayın.

Benzer yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Onlarca yıl boyunca aşk şarkıları, hüzün türküleri ve kavuşma masallarıyla büyümüş bir toplumun insanları, bugün kendi duygularına bu kadar yabancı...

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Dört temel duygunun esaretindeki İnsan

Belki de insanı yönetmenin en kolay yolu, onu dışarıdan yönetmeye çalışmak değildir. İçindeki bazı düğmelere dokunmaktır. Çünkü insanın en büyük...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir