Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

08/31/2021
in İlişkiler Sosyolojisi
0
0
Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Güzel kadın, güzel erkek hatta güzel çocuk yoktur sadece güzel insan vardır. Çünkü çok fazla çirkin kadın, erkek ve çocuk var dışarıda. Çirkinliği bedensel değil, ruhsal, zihinsel ve eylemsel olarak açığa çıkıyor. İki insanın birbirini sevmesi için çok fazla araç koydu kapitalist sistem. Daha ince bel, daha geniş omuz, daha sarışın, daha kaslı, daha şuh, daha uzun vb. Bugün kadın ve erkek dışarıda formlarla beraber oluyorlar. Bedensel bir yolculuk içinde yollarını devam ettiriyorlar. Kimsenin zihin, bilinç, akıl, ruh, benlik ve insaniyet ile ilgisi yok olan da çok azdır. Şimdi bütün insanlığı da beden formuna ve arzularına bağlamayalım. Bir kadını sevmek, bir adamı sevmek ya da bir çocuğu sevmek, görüntüsünün ötesine geçmeye başlarsa, sevgi açığa çıkar. Diğer türlü göz zevkine hitap eden bir resimdir ya da heykeldir.

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Sevginin içsel farkındalığını yaşadığını sanan çok sayıda insan tanıdım ve sevgiyi tanımlayanların yazılarının arasından çok geçtim. Kaşına, gözüne, saçına, rengine, boyuna, posuna, kalemine, gücüne, şiddetine, şuh oluşuna, cazibesine kapılıp seviyor insan çocuğu birbirini. Aslında sevdiğini zannediyor. Bronz bir bedeni sevmek gibi düşünün, bronzluk gider ve sevgi biter. “Ebeveyn sağırlığı” diye bir kavram var, çocuklara sürekli uyarıda bulunan ebeveynleri duymayan ve onları ciddiye almayan çocuklarla ilgili bir tabir. Benzer şeyi ilişkilerde de yaşıyor insanlar. Görseline alıştığı ve doyuma ulaştığı yerden sonra, bu sağırlık tüm varlığına sirayet ediyor. Sonrasında başka bir bedene, doyuma ulaşma yolculuğu yapıyor ve sistematik olarak bunu tekrar ediyor… Eskiden sadece erkek nesli için bu değişiklik söz konusu idi artık erkeği ve kadını kalmadı, kim isterse o yapıyor hayatında değişikliği. Yani sadece erkeğin değil kadının da eli kiri oluyor ilişkiler… Bunun sebeplerinden biri de Ben olma kavgasıdır. Ben olmayı da farklı algılattılar tüm dünya halklarına ve herkes ne istersem yaparım diyerek kendi gerçekliğini hayata geçiriyor. Doğrusunu ve yanlışını sorgulamadan ve görmeden…

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Kutsal Bir Masalın Anatomisi: Vitrindeki Sevgi, Yürekteki Kış

Aşk mı Dediniz, Yoksa Psikopatiksel Arızasallık mı?

Bundan 20-30 yıl önceki ilişkilerde insan kadını ve erkeği ahlaki değerlere göre çok nadir bir araya gelirdi. Bir erkek figürü için kadın ulaşılmazdı ve onunla yolculuk yapmak, oturup sohbet etmek, sevgili olmak için çok çaba harcaması gerekirdi. Şimdi çabasız bir halde iken bile hayatına birilerini rahatlıkla alabiliyor. İşin ilginç yanı sosyal medya ile ilişkilerini skor ile ölçer hale geldi insan erkeği… Bazen duyuyorum erkeklerin bu ilişki yolculuklarında suçlandığını, ilişkiyi erkek erkeğe yaşasalar haklısınız diyeceğim de ilişkiyi kadınlarla yaşıyorlar. Bir kadın bir başka kadının hayatına giriyor aslında, erkeğin ise sadece bedenine… İnsan çocukları bunu farklı yorumluyor, adamın hayatına girdi, adam kadınını terk etti. Öyle değil anlayacağınız bu ilişkideki sevgi formülleri.

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Sevgi kavramını anne karnında deneyimlemeye başlar insan çocuğu. Anne ve baba arasındaki sevgi ile onların kendisine duyduğu ve gösterdiği sevgiyi ilk burada hisseder. Sonrasında doğar ve gerçek hayatta bunu deneyimlemeye başlar. Dahil olduğu aile içindeki karakterlerin birbirine ve ona gösterdiği sevgi kavramıyla tanışır. Kendisini mutlu edecek şeyleri yaptığında bazen azar işitir ve sevilmediğini düşünür bazen de aşırı yoğun sevgi tepkileri alır. Aslında her iki davranışını da mutlu olduğu için yapar, azarın sebebini anlayamaz. Sonra şartlı ve koşullu sevgiyle tanışır, böyle yaparsan severim, yemeğini bitirirsen sevinirim, ders çalışırsan, büyüyüp insan adamı/kadını olursan, şöyle yaparsan, böyle yaparsan, onu yapmazsan, bunu yapmazsan… Ve sevgi denen şey, koşullu önermeleri olan bir denklem haline gelir. Birkaç bilinmeyenli denklem üstelik. Çünkü bir davranışın evin içindeki insan adamını mutlu ederken aynı davranış evin içindeki insan kadınını mutsuz ediyor. Hangisi doğru şaşırıyorsun. Biraz daha büyüyorsun ve insanların ikiye ayrıldığını öğreniyorsun, eril ve dişil. Her birine farklı davranman ve sevmen gerektiğini anlıyorsun, birine yaptığın şaka diğerine fazla geliyor, diğerine yaptığın şaka berikine anlamsız. Böyle yadırganan, dışlanan, horlanan, içerlenen, ayrıştırılan bir sürecin sonunda çocukluktan mezun olup, yetişkinliğe adım atıyor insan çocuğu ve ondan dengeli bir sevme bekliyor kendisi de o çocuk gibi arızalı olan insan kadını ve adamı… Aslında iki ayrı yaşam formunda yaşamını devam ettiren ve benzer acıları, dışlanmışlıkları hatta şiddeti yaşayan iki ayrı beden, bir araya gelip anı sonuca yani mutlak mutluluğa erişmeye çalışıyor. Şifalanmamış bir zihnin ve bedenin ilişkide ulaşacağı mutlak bir sevgi de ortaya çıkmıyor ne yazık ki…

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Günün sonunda sevilecek kadın ya da erkek figürü tanımlarını bırakıp, sevgiyi hak eden BEN kavramını öğrenmesi gerekiyor insan çocuğunun. Sevgiyi hak etmediğini düşünen ya da bu da diğerleri gibi mi olacak? düşüncesiyle başlanan tüm ilişkiler sevmek ve sevgi kavramını yaralıyor aslına bakarsanız. Sevgi, şu an dünya üzerinde yaşanan şey değil ya da onu çok az kişi sevgiyi deneyimliyor. Diğer türlü sevgi diye yaşanan her duygusal eylem sadece bir alışverişin iki farklı cephesi ve işler daha çok kasada geçiyor. Alma verme dengesi denen şey bile sevginin içindeki alışverişin en büyük ve arızalı parçası olabilir mi? Yani ne kadar seversen o kadar severim, ne kadar ben olursan o kadar severim… Ne kadar benim istediğimi yaparsan beni o kadar çok sevdiğini anlarım. Çocukluktaki sevgiye ne kadar benziyor değil mi?

Sevilecek Kadın, Sevilecek Adam

Velhasıl insan çocuğu; sevgi, emek istememeli. Sevgi, neden aramamalı. Sevgi, çaba gerektirmemeli. Sevgi, sadece sevgi olup akmalı. Nedensiz, hesapsız hatta kitapsız. Çünkü sevgi üzerine ne yazarsanız yazın, hissetmediğiniz müddetçe, iki kere ikinin sonucu gibi olur. Sepette kaç elma var 3 biz kaç kişiyiz dört… Elmayı dörde bölüp dört kişiye 3 dilim elma vermek gibidir sevmek. Yapabiliyorsanız sadece sevin ve bırakın… Ağacı, ormanı, toprağı, suyu, böceği, kuşu, kediyi, köpeği daha doğrusu bütün varoluşu sevin… Sevin ki varlığınızın içindeki sevgi yaşama nüfuz etsin. Tek bildiği şey sevmek olan insanları kaçırmayın. Önce kendinizi sevin ve şunu hatırlayın, sevilecek kadın, sevilecek erkek, sevilecek çocuk yoktur, sevilecek insan vardır. Kocaman sevgilerle…

Benzer yazılar

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Birini özlediğimizde, bu duygunun kaynağını çok iyi bildiğimizi sanırız. "Çünkü yok," deriz; basit, anlaşılır ve görünüşte ikna edici bir cevaptır...

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Fırtınayı dindirenler, şimdi rüzgârsızlıktan şikâyet ediyor

Modern ilişkilerin belki de en ilginç çelişkilerinden biri şu: İnsanlar birbirlerinden bazı özellikleri değiştirmelerini isterken, değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir