Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Anlatmanın Çıkmazı

01/31/2025
in İletişim Sosyolojisi
0
0
Anlatmanın Çıkmazı

Bazı insanlar dünyayı anlamak, bazıları kendini anlatmak, kimileri ise unutulmamak için yazar. Kimisi de sadece içinde birikenleri, bir anın getirdiği duyguyu ya da zihninde yankılanan kelimeleri serbest bırakmak için kaleme sarılır. Yazmak, kimi zaman bir kurtuluş, kimi zaman bir hatırlama, kimi zaman da varlığını ispatlama çabasıdır.

Bundan kırk yıl önce, bir duyguyu kaydetmek için yazmaya başlamış olabilirim. Anlatmak istediklerimin anlaşılmadığını düşünerek, kelimelere sığınmak belki de benim icadım değildi; ama ben yine de orada, satırların arasında kendime bir dünya kurdum. Yazmak, bir yerlerin fotoğraf çekmek gibiydi; gördüğüm bir anı başkalarına göstermek için değil, kendime saklamak için kaydetmek gibiydi.

Anlatmanın Çıkmazı
İşaret Dilinde : Seni Seviyorum

Yazmak; anlaşılma arzusu mu, kendime anlatma eylemi mi? Yazarken başkalarının beni anlayacağını umarak yazdım; ama zamanla fark ettim ki, en çok kendime anlatmak için yazıyorum. Bazen bir düşünce, bir duygu, bir hatıra gelip zihnime oturuyor ve ona söz vermem gerekiyor. O anı tekrar yaşamak, o hisse tekrar dokunmak istiyorum. Bazen de susuyorum, çünkü kelimeler yetersiz kalıyor. Fakat sussam da, kelimeler kendilerine bir yol bulup çıkıyorlar.

Kendimize anlattıklarımız, başkalarının bizi anlayacağı beklentisinden bağımsız olduğunda, yazmak gerçekten bizim oluyor. O zaman, kağıda dökülen kelimeler, zihnimizde birikmiş fırtınaları dindiren birer damla gibi oluyor. Yazmak, kendi düşüncelerimizi yeniden keşfetmek ve belki de ilk defa gerçekten duymak demek.

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Anlat o zaman

Gerçeklerle yüzleşmek üzerine

Belleğimin aynası; anılar, kelimeler ve zihinsel fotoğraflar. Her yazılan kelime, bir nevi zihnin çektiği bir fotoğraftır. Hatıralar, kelimelerin arasında saklanır, bazen yeniden canlanır ve bazen de kaybolur. Tıpkı eski bir fotoğraf albümüne bakarken hissettiğimiz gibi, eski yazılarımızı okurken de aynı hisleri tekrar yaşarız.

Bazen de bu fotoğrafı çekme sebebimizi unuturuz. Neden yazdığımızı, neyi kaydetmeye çalıştığımızı unutabiliriz. Ama kelimeler bizden önce hatırlar ve bize geri anlatır. Yazdıklarımıza döndüğümüzde, bazen unuttuğumuz benliğimizi buluruz, bazen de artık bizim olmayan bir benliğimizle yüzleşiriz.

Yazının içsel gürültüme aynalığı ve varlığımın sessizliği; stadyumlardan keşiş hücrelerine. Bu metafor aslında zihinsel dalgalanmalarımın ve yazma eylemimin bir yansıması. Gelin, bunu biraz daha derinleştirelim: Zihnim bazen dev bir stadyum gibi. Binlerce insanın aynı anda konuştuğu, bazen birbirine karışan ama kimi zaman ortak bir ritimde yankılanan seslerin oluşturduğu bir uğultu… Kimisi tezahürat yapıyor, kimisi tartışıyor, kimisi kendi köşesinde düşüncelerine dalmış. Dikkatim bir o yana bir bu yana savruluyor, hangi sesi dinleyeceğimi bilemiyorum. Her biri bir şeyler anlatmaya çalışıyor, ama aralarından bir tanesini seçmek mümkün değil.

Sonra birden o kalabalık dağılmaya başlıyor. Gürültü azalıyor, sesler birer birer kayboluyor. Kendimi bir dağ başında, sessizlikle çevrili bir keşiş gibi hissediyorum. İçimdeki sesler bile susuyor bazen. Kelimeler, içimde yankılanıyor ama dışarı çıkmak için acele etmiyor. O an, yazmak için kalemi elime almak ile onu bırakıp sadece sessizliği dinlemek arasında gidip geliyorum.

Aslında yazmak, bu iki ucun arasında bir köprü kurmak gibi. Bazen içimdeki o karmaşayı düzenlemek, düşüncelerimi bir sıraya koymak, onları anlamlandırmak için yazıyorum. Bazen de sessizliği kelimelerle bozmak, ona bir anlam vermek için. Yazmak, hem stadyumun coşkusunu hem de keşişin dinginliğini içinde barındıran bir eylem. Ne tamamen sessiz ne de tamamen gürültülü… İşte tam da bu yüzden yazıyorum; bazen bir çığlığı düzenlemek, bazen de bir sessizliği renklendirmek için.

Tekrar eden döngüselliğim ve garipleşen zanlarım ile aynı kelimelerle yeni benler inşa etme çabama ne demeli. Her yazdığım, birbirinin tekrarı gibi geliyor bazen. Aynı konular, aynı kelimeler, aynı hisler… Sanki büyük bir dairenin içinde dönüp duruyorum. Ama işin ilginç yanı, ben döndükçe, o daire de değişiyor. Bunu fark ettiğimde, tekrarın aslında bir ilerleyiş, bir yeniden inşa süreci olduğunu anlıyorum.

Kelime çoğaltmaya çalışma çabası bazen bir takıntıya dönüşüyor. Daha önce hiç duymadığım kelimeleri yakalamak, onların anlamlarını aramak, içime sinip sinmediğini tartmak… Bir kelimenin zihnimdeki yerini bulabilmesi için bazen onlarca video izliyorum, farklı insanları dinliyorum, onların ifadelerinde saklı incelikleri keşfetmeye çalışıyorum. Dilin içinde geziniyorum, bazen eskiye, bazen yeniye tutunarak. Ama ne kadar kelime eklersem ekleyeyim, yine başa dönüyorum. Çünkü yazmak, her seferinde aynı manzaraya bakan ama her defasında onu farklı gören bir çift göz gibi dolanıp duruyor içimde.

Dün bir röportaj izledim, konuk Ercal Kesal idi “melankoli”yi tanımlıyordu. Söylediği şey o kadar hoşuma gitti ki, kelimenin içinde bunca zaman fark etmediğim bir kapı açılmış gibi hissettim. Melankoli’yi tanımlarken, “Masanın üzerinde tırnaklarını gezdirirken parmağına batan kıymığın yarattığı acıyı anlatırken, masadan bahsetmeyip, kıymıktan bahsetmektir.” İşte kelimelerin gücü tam da burada; bazen bütünün değil, küçük ama derin sızıların peşine düşmektir yazmak.

Yani aslında her şey, tekrar gibi görünen ama özünde asla aynı olmayan bir döngünün içinde saklı. Çünkü aynı kelimeleri yazıyor olsam bile, artık onları yazan kişi aynı ben değilim. Her cümlede, her yeni kelime arayışında, her geri dönüp bakışta başka biri oluyorum. Ve belki de bu yüzden yazmaya devam ediyorum.

Yazmak ve bilmemek, yolda olmanın hafifliği midir? Garip bir soru değil mi? Başarır mıyım bilmiyorum. Yazdıklarım bir anlama ulaşır mı, bir iz bırakır mı, onu da bilmiyorum. Belki de bilmemek en iyisi. Bilmedikçe yazmaya devam etmek, sürekli bir arayış halinde olmak, kelimelerin bizi yeni yerlere götürmesine izin vermek…

Bütün bu yazma serüveni, kendime kendimi anlatma çabasından ibaret belki de. Ama bu yolculukta bir varış noktası olmasına gerek var mı? Stoa’da öğrencilerine ders veren bilge filozoflardan bugüne kadar anlatma çabasının hiç bitmemesi belki de bunun en büyük kanıtı. Sokrates’in sorularıyla bilgeliğe meydan okuyup bilmemeyi bilmek üzerine kurduğu diyaloglardan, Platon’un idealar dünyasında hakikatin izini sürmesine, Aristoteles’in mantık ile varlığı anlamlandırmaya çalışmasına kadar uzanan bu kadim miras, aslında hep aynı şeyin etrafında döndü durdu: Kelimeler yetersiz, ama yine de anlatmak zorundayız.

Varoluşu tarif etmekte kelimelerin yoksunluğu her zaman bir eksiklik gibi görüldü. Ama belki de kelimelerin eksikliği değil, onları söyleme çabamızdır bizi insan yapan. Hiçbir söz, hiçbir cümle varlığı bütünüyle kuşatamasa da, anlatmaya devam etme mecburiyeti içimizde bir yerlerde yanmaya devam ediyor. Tıpkı binlerce yıldır düşüncenin peşinde yol alanların yaptığı gibi, biz de bu bilinmezliğin içinde kaybolarak yazmaya devam etmeliyiz. Çünkü belki de mesele varmak değil, yolda olmaktır.

O halde, yazmaya devam edelim. Kendi kelimelerimizle var olmaya…

 

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında...

Evrene Yazdığımız Prompt

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Bugün, hayatın akışında kendiliğinden gelişen iki ayrı sohbetin sonunda, zihnimde bir şimşek çaktı. Önce bir dostumla yapay zekayı ve bu...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir