Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Ben olma hali

08/19/2015
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0

Tüm hayatı bir amaca hizmet etmek için yaşıyoruz, BEN olabilmek. Bu yolculuk dünyanın en yüksek zirvesine çıkmak, en uzak noktasına gitmek, en karanlık mağarasına girmek ve en derin kuyusuna inmek gibidir. Bütün olasılıkları ve deneyimleri yaşatır insana. Korku, heyecan, coşku, acı, ızdırap, sevinç, mutluluk, hüsran, umut, doğum ve ölüm…

BEN OL’mak, o kadar kolay değildi aslında. Milyarlarca insan bu yolculukta özünün ışığında değil, toplum denen yanıltıcı ve yönlendirici olgunun himayesinde kendi yaşamını devam ettirmektedir. Bilmenin ve görmenin imkansız hale geldiği, eğitim, öğretim ve dayatılarak yaşatılan farkındasızlıklar ile büyür ve büyütülür. İtaat etmek, tapınmak, gücü elde etmek ya da güce ait olmak gibi gerçek dışı fantezilerin esiri haline gelir.

ben-olma

Hayata bağımlı olarak doğar insan, sevgi bağımlısı, beslenme bağımlısı, temizlik bağımlısı, dokunulma bağımlısı, fark edilme bağımlısı ve kabul görme bağımlısı… Evet, şaka değil her biri bir bağımlılık hali aslında, acizliğin verdiği ve muhtaçlığın dayattığı bir bağımlılık. Bunun ilk tezahür noktası ise, anne ve baba oluyor. Onlar görsün, onlar sevsin, onlar beslesin ve onlar dokunsun… Çocuk, ben halinin en çıplak halinde iken muhtaçlığı da deneyimliyor, bağımlılığı da…

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

ben-yolculuguKişinin, kendisini hangi yaşta ve koşulda bulacağı, insan gerçekliği içinde iken tahmin edilemiyor. İşin garip tarafı aynı yaşanmışlık ve deneyim herkeste farklı sonuçlar doğuruyor. Sevdiği kişi tarafından terk edilen biri, depresyona girebilir, bir diğeri ölümü düşünebilir, alkolik olabilir, hayata küsebilir, acıma duygusunu kaybedip intikam almaya çalışabilir, şiddet uygulayabilir ya da gidip bir başkası ile kendisini teselli edebilir. Her biri kendi öz gerçekliği içinde kişiye özel doğrular yaratıyor ya da açığa çıkartıyor. Olay aynı aslında sadece ortaya çıkan şey farklı cereyan ediyor. İşte bu tarz farkındalıklar öğrenilmişliklerden gelen BEN’in hallerini taşıyor kendi içinde.

İdrak seviyemiz, inançların ve öğretilerin dayattığı korkular ile şekillenip kapanıyor ya da boyut değiştiriyor. Öz’ümüzün gerçekliği olan bir durum, toplumsal öğretilerin ortaya çıkardığı ve aslında sadece sistemi yönetenlerin olmasını istediği haller ile örtüşmeyince cezalandırılmaya ya da dışlanmaya maruz kalıyor. Böylece; Ben’lerin, Biz’lerden kimlik alacağı oluyor dünyadaki yaşam sürecinde.

İnsanların bütünselliğini bir okyanusa benzetirim. İçerisinde yedi milyar insanın yer aldığı bir okyanus. Her insan o okyanusun bir unsuru olmakta. Her insanın sancısının benzerini o an dünyada binlerce, onbinlerce hatta belki de yüzbinlerce insan yaşıyor. Bu tıpkı dalganın bir kayaya çarpması gibi. O an o kayaya çarpan binlerce damla (insan) kendi sancısını görmekte. Oysa bütünün içindeki halini görse aynı anda oraya çarpanlarla birlikte aynı bilinç seviyesine erişse, idrak edecek geldiği noktayı. İnsanlar acılarını yaşarken, bilinç seviyesinden uzaklaşıp daha alt boyutlarda beden seviyesine inip acılar yaşamayı seçiyorlar ve bunun getirdiği sancılarla kısmi farkındalıklar yaşıyorlar. Fakat bu farkındalıklarda o durum ortadan kalkana ya da yeni bir başlangıç yapana kadar devam ediyor.

benBEN’ler o kadar çoğul ki dünya da her sancıyı, hastalığı, sorunu ve derdi bireyselde çözmeye çalışıyor ya da o sorundan haberi olmayan bir başka kişiyle. Oysa sorun dediğin aynı sorunu yaşayan ya da yaşayıp atlatan birine sorulur. Bizler BEN yolculuğunda en büyük hatalardan birini de bu şekilde yapıyoruz. Aşk acısını gidip, musmutlu birine anlatıp ondan çare istiyoruz. Kanserin çaresini sağlıklı ve hastalık nedir bilmeyen birine anlatıp ondan bize yol çizmesini istiyoruz. Sevgiyi aradığımızı, cinayetler işleyen ve insanlardan nefret eden bir başkasına söylüyoruz ve sevgiyi bize göstermesini bekliyoruz.

Ben’den ötesi var mıdır? En çok sormamız gereken soru olması gerekirken, tüm yaşamı Ben’e gelen yollar neredediri arayarak geçiriyoruz. Yani yolculuğun başı gibi sonu da hata oluyor. Bağımlılıklarla yaşama merhaba diyen ve yolda ilerleyen çocuk, Ben’i ancak başkaları ile tamamlarsa mümkün olabilir diye görmeye devam ediyor. Hayatın içinde iken olmazsa olmazları oluyor, diğer bütün kişiler, eşyalar, araçlar, maddeler ve karakterler… Ben’im arabam, Ben’im evim, Ben’im sevgilim, Ben’im düşmanın, Ben’im babam, Ben’im annem, Ben’im kardeşim, Ben’im ayakkabım, Ben’im düşüncelerim, Ben’im duygularım… Liste çok kabarabilir, onlarla BEN olmayı bildiğimiz için, onlarında bizim olduğunu sanmak gibi bir duyguyla var olmaya çalışıyoruz. Çünkü onlar bizi Ben’lik hallerimize adresliyor.

Kimsenin alacağı yokken kimliğimizden, biz birileri Ben’im olsun adına, ödünç veriyoruz bize dair her duyguyu, yaşanmışlığı, bedenimizi ve aldığımız bütün yaşlar ile tecrübelerimizi. Bir’liği sağlamak Ben’liğe erişmeden mümkün olmadığından önce olmak istediğimiz kişi haline gelmeliyiz. Uyanışlar, acıların içinden doğduğu gibi mutluluklardan da pay alabilir. Acıtmıyorsa öğretmiyordur, dibe vurdurmuyorsa yukarı çıkartmıyordur tarzı negatif eylemlerden pozitif sonuçlar almayı düşünmek, insan varlığı için en büyük yanılgılardan biridir. Kendi içinde devrimini yapmak için acı suyu içmek gerekmiyor, terk edilmen gerekmiyor, birilerini kaybetmek, sahip olduğun tüm serveti yitirmekte gerekmiyor. Asıl devrim, her şey var iken olanlardan yola çıkıp ya da yoldan dönüp, Ben’liğe erişebilmektir.

Hayatımızın sorularıdır, Ben Kimim? Neden bunları yaşıyorum? Neden dünyadayım? Neyi görmem gerekiyor? Nerede hata yaptım? Niçin hep aynı şeyler tekrar edip, duruyor hayatımda? Nasıl fark ederim benim için olan doğru şeyi? Sahi kimim Ben?

Her şeyden önce öğrenilmesi gereken bir şey varsa o da, bütün soruların muhatabı olan Ben, SEN’sin… Unuttuğun şeyleri tekrar hatırlayabilmen için bir yolculuktasın. Bu yolculuğunda evren kendi seyri içinde devam ederken, asıl hareketli olan zihnin ve onun yansıması olan duygu ve davranışların geri dönüşlerini sağlayan kişilerle bir aradasın.

ben-yolculuk

Güneş, ay, yıldızlar, dünya, ağaçlar, hayvanlar, denizler, nehirler, dereler, göller ve ormanlar hepsi kendi amaçlarına uygun hareket ediyorlar. Bir ağaç deniz olmaya çalışmıyor mesela ya da bir orman, göl olmaya. Damlanın derdi değil güneş olup dünyaya ışık saçmak. Lakin gel gör ki Ben’deki Ben’i arayan insan, her şey olmaya çalışmakta. Güneşe alternatif ısı kaynakları üretiyor, göle alternatif havuzlar inşa ediyor, yıldızlara alternatif ışık kümeleri oluşturuyor. O kadar çok şey olmak istiyor ki insanoğlu asıl olması gereken şeyi yani kendisini unutuyor ve kaçırıyor bu süreçte. Her an yeni bir müdahale ile, karpuzdan kabak, çilekten kiraz, domatesten biber elde etmenin derdine düşüyor, hayatın kimyasını değiştirerek kendi kimyası üzerinde oynuyor. Değişmesi ve dönüşmesi gereken kendisi iken, dünyasında var olan her bir unsuru şekillendirmeye, özünü değiştirmeye ve kendi yaşamına uygun hale getirmeye çalışıyor. İşte burada kendi dönüşümünü kaçırıp, nihai olan mutluluğu ulaşılmaz kılıp mutsuz ve çetrefilli bir hayata adım atıyor.

ben-haliBen olmak için okunan kitaplar, alınan eğitimler, çekilen inzivalar, yapılan dualar, değiştirilen inanç modelleri, mevcut isimlerine eklenen yeni adlar, girilen dernekler ve tarikatlar, erişilen zirveler, yapılan meditasyonlar, inisiasyonlar, uyumlamalar, törenler hepsi ama hepsinde gözden kaçırılan bir şey var o da Ben olmak için bunların gerekliliğine inanmak… Bu inanç kişiyi Ben haline yaklaştırmak yerine, yaptığı şey haline getirmekte. Bir kez daha kendisini kendisinden öteleyen insan, gerçek varışın ölüm ile mümkün olacağını düşünmeye başlıyor. Oysa asıl olan Ben halini doğunca yaşıyordu zaten. Bunu fark etse ve ilk ana, doğduğu zamana dönebilse -ki bunu yapabilmenin en kolay hali kimliklerinden özgürleşmesidir- gerçek Ben’i görmeyi bir nebze de olsa başarabilecektir.

Her bireyin yolculuğu kendi gerçekliğiyle şekilleniyor. Yani Cansu’nun Ben yolculuğu ile Selen’in Ben yolculuğu aynı değil. Kesiştiği yerler olsa da her birinin kendi deneyimi ve deneyimlerden elde ettikleri tecrübeler, duygular ve korkular ile yolculuktan elde edecekleri geri dönüşümler farklılık gösterecektir.

Herkesin, Ben yolculuğu kendi içinde başlar ve kendi içinde devam eder. Arayış elbette var olacaktır, fakat, yolculukta, biraz çevre incelense, insanların ve doğanın gösterdiklerinden çıkarımlar yapılabilse, kendisine dokunan şeylerin sebeplerini ve sonuçlarını idrak edip, dönüşümünü bu yönde geliştirebilse, gerçek olan Ben’liğine erişmek an meselesi olacaktır.

Ben halinizi size gösteren bütün izleri takip edin, onları görün, duyun, dokunun, hissedin ve uyanıp kendinizi bulun. Sizi siz yapan tek gerçek, “Ben Ben’im” (Eddi Anter) diyebilmekte. Yolunuz ve farkındalığınız açık olsun…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir