Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Benim Bir Dostum Var

11/14/2017
in Davranış Sosyolojisi
0
0
Benim Bir Dostum Var

 

Yunus parklarında çok büyük bir dram yaşanıyor ve ( HAYTAP ) Hayvan Hakları Federasyonu olarak aylardan beri bunun peşini kovalıyoruz. İnsanların buralara gitmemelerini , bu parklarda yaşananların arka planda yatan , insanların gözüne kapalı kısmını anlatmaya çalışıyoruz.

Hapsedilen yunuslar ile ilgili olarak Federasyon başkanımız Sayın Av. Ahmet Kemal Şenpolat ile yapılan röportajın tam metnini sunuyoruz :

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Ben kimim ve ne istiyorum

Başarı: Kimin başarısı, kimin hikayesi?

SORU : Yunusların gösteri amaçlı kullanımı, onların ne gibi zararlar görmelerine yol açıyor?

Şenpolat : Öncelikle şunu belirtelim ki yunuslar memeli hayvanlar ve insana doğada en yakın hayvanlardan. Aynen bir insanın hissettiklerini birebir yakınen hissediyorlar. Onların da annelik dürtüsü , sevinçleri , ağlamaları , üzüntüleri var. Aynı biz insanlar gibi. Şimdi siz bu yunusları o çok sevdiği denizlerden alıp beton kafeslere hapsediyor ve para karşılığında insanlara şaklabanlıklarını izletiyorsunuz. Bu zavallıların çoğu Japonya’da avlanıp , annelerinden kopartılıp vahşi ve kanlı bir av sahnesinin arkasından binlerce kilometre uzaklıktaki yunus parklarına getiriyorlar. Sonar sistemlerini bu beton havuzlar içinde kullanamadıkları gibi açlıkla imtihan edilip sizin istediğiniz her hareketi yapmaya zorlanıyorlar. Aç kalmamak için istediğiniz her şeyi yapıyorlar. Denizlerde balık sürülerine tenezzül etmeyen bu sevimli dostlarımız birkaç ölü balık uğruna doğal hayatlarına yapmadıkları , etolojik türlerine aykırı hareket yapmak zorunda kalıyorlar. Ve gösteri bittiğinde daha da küçük havuzlara alınıp ertesi günü bekliyorlar. Devamlı bir motor sesi , alışık olunmayan bir klorlu su ve kmlerce yüzmeye alışmış bir hayvan için yaşamak için katlanılması gereken bir hapishane. Siz insan olarak ne hissederseniz o da aynısını hissederdi emin olun. Asla onların yüzündeki o tatlı tebessüme kanmayın. Zavallılar öldükleri zaman bile gülümsüyorlar çünkü.

Yurtdışında durum nasıl? Kapanan yunus parkları var mı?

Şenpolat : Avrupa’nın bir çok ülkesi bu gösteri merkezlerini kapattı. Türkiye bu pastadan pay almak için durmadan yenisini açıyor. Yunuslarla yüzmenin yarım saati 100eurodan başlıyor. Hele ki hastalık tedavi edici bir pakete sizi üye yapıp umut tacirliği yaptılarsa bunun sonu yok. Zaten bir yunusun ortalama bedeli 100bin dolardan başlıyor. Milyon dolarlık tutsaklar lafın kısası. Ancak Avrupa ‘da birçok ülke bu tehlikeyi daha önceden gördü ve hayvanların bu şekilde sömürülmesini engelledi. Ancak bizdeki mevzuattaki boşluktan kurnaz işadamları faydalanıp birbiri ardına bu gösteri merkezlerini açıyorlar. Çoğunluğun Aspendos’a, Perge’ye, Aphrodisias’a gitmediği bir dünyada insanlar onların doğal hayatlarında yapmadıkları hareketleri izlemekten daha çok zevk alıyor. Tüketici kesinlikle bilinçlendirip buralara gitmemesini sağlamalıyız ki , Avrupa’nın bir çok önde gelen turizm firması dolphinarium merkezlerine yapılan bu turlar nedeniyle, Türkiye ‘ye turist getirmeyi iptal ettiler. Orada Türkiye aleyhine ciddi bir kamuoyu oluşturan çevre ve hayvan hakları örgütleri bunu sağladılar. Biz de burada elimizden geldiğince bunların kapatılması için uğraşıyor , Çevre bakanlığı , Tarım bakanlığı ve Turizm bakanlıklarını sıkıştırıyor , halkı bilinçlendirmeye çalışıyoruz.

Yunuslar, gösteri yapabilmek için nasıl bir eğitim alıyor?

Şenpolat : Az önce de dediğim gibi eğitim verenler bu işten para kazandıkları için , ekmek yedikleri için arka planda yaşananlar işten çıkarılana kadar anlatmıyorlar. Oysa aynı dili konuşmadığınız bir canlıya nasıl parende attırır, nasıl havuzdan çıkıp size yalvaran gözlerle bakmasını sağlayabilir ve nasıl bir küçük balık için yalvarmasını takla atmasını isteyebilrisiniz. Kara sirklerinde ayıları nasıl bisiklete bindiriyorlar , aslanları kaplanları nasıl ateş çemberlerinden geçirtiyorsanız aynı şekilde. Yani açlıkla imtihan ederek , eşinden ayırarak , zaman zaman ceza vererek , ödül vermeyi bile bir ceza haline getirerek. Sirklerde yaşanan dramı Jack London Sevginin Katıksızı adlı kitabında çok güzel anlatır. Sahneye çıkan yunuslar ya da ayılar kaplanlar ise seyirciye asla arka planda çektiklerini anlatamazlar. Bir an önce eziyetin bitmesini ve yiyeceklerine kavuşmayı hatta doğal ortamlarında yaşamayı isterler. Doğal ortamlarına bu hayvanları bıraksanız acaba o hapishaneye dönen havuzlarına geri dönerler mi acaba ? yoksa arkalarına bakmadan kaçarlar mı ?

Benim Bir Dostum Var

Türkiye’deki yunus parkları için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? (Özgür yunuslar eylemi dışında)

Şenpolat : Buraların kapatılması için çevre ve orman bakanlığı ve Tarım ve Köyişleri bakanlığı nezdinde başvurularımız başladı. Dilekçeler ve bilgi edinme başvurularımızı hazırlıyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz ve mecliste soru önergeleri oluşturulmasını sağlıyoruz. Halkı da medya vasıtasıyla afişlerle, yazılarla, internet siteleri ile bilinçlendirip gitmeme nedenlerini anlatıyoruz. Tıpkı kürk giyilmemesi için fokların dramını anlatılması gibi. Bilmediğiniz sürece bu hayvanların mutlu ve refah içinde yaşadığını düşünürsünüz. Biz ( HAYTAP ) Hayvan Hakları Federasyonu olarak sivil toplum örgütünün yapması gereken tüm çabayı gücümüz nispetinde anlatmaya çalışıyoruz.

Aynı şekilde yurtdışındaki STK’larla ve Türkiye’de yaşayan ve konuyla ilgili ciddi çaba harcayan İngilizlerle de bağlantı içindeyiz.

Aqua Park’lardaki yunuslar hangi şartlarda yaşamlarını sürdürüyorlar?
Şenpolat : Sokakta tefler eşliğinde göbek atan, ayakları ateşle kavruluş bir ayı ne kadar abesle iştigalse, ateş çemberinden atlaması için nefessiz bırakılarak eğitilen bir Afrika kaplanı ne kadar doğal değilse, danslar ve şovlar eşliğinde havalarda zıplayan yunuslar, foklar ve balinalar da o kadar yapaydır!

Çünkü bu hayvanlar, ufacık havuzlarda, akvaryumlarda hapsediliyorlar. Oysa onlar doğada, okyanuslarda, saatte ortalama 40 km hızla yüzebilen, ortalama 300 metre derinlere dalabilen, günde ortalama 130 km katedebilen hayvanlar. Dünyanın en büyük havuzu bile, 4 köşelidir ve çıkışı yoktur. Hiçbir havuz, bırakın en az 4 metrelik derinliği olan ve “standart” tartışmalarından dem vuran söylemleri, okyanus kadar büyük ve özgür olamaz.

Ne zaman intihara kalkışıyorlar?

Şenpolat : Bu tutsak yunuslar ve balinalar, “ölü balıkla” besleniyorlar. Oysa doğada, onlar, büyük ve inatçı avcılar. Zamanlarının yarısını avlanarak geçiriyorlar. Ölü balık, daha az hareket ve daha az zihin hareketi demek. Bu da bilimsel tezlere göre “sıkıntı” ve özellikle de erkeklerde “agresyon-asabiyet” hali demek. Bir süre sonra bu ruh hali de, birçok bilimsel teze göre, birbirlerine veya eğitmenlerine aniden saldıran veya nefesini tutarak, betona atlayarak veya yemek yemeyerek intihar eden yunuslar demek! Hatta daha geçen gün, “Özgür Dalgıçlar, Özgür Yunuslar” etkinliğimizin Türkiye’de eşzamanlı yapıldığı 11 Temmuz’da, Japonya’da Okinawa Churaumi Akvaryumu’nda gösteri sırasında bir yunusun, aniden kendini havuzdan dışarı attığı ve intihar etme girişiminde bulunduğu bilgisi dünya basınında yer aldı. Bu yeni değil aslında ve maalesef ilk de değil!

Bugün dünyada kaç yunus avlanıyor? Nerelerde?
Şenpolat : Japonya’nın Taiji bölgesi, her sene, “drive hunt” adı verilen yunus avı sezonu nedeniyle kan gölüne dönüyor. Burası, yeryüzünde cehennemin kendisi! Her sene yaklaşık 20 bin yunus katliama kurban gidiyor. 1963 – 1999 yılları arasında Japonya Hükümeti, 668 bin 393’un yunusun balıkçılar tarafından avlanmasına resmi olarak izin verdi. Bu yunusların bazıları etleri için avlanırken, büyük bir bölümü de yakalama sırasındaki “ufak” kazalar nedeniyle hayatını yitirdi. Geri kalanlar ise, şehirlerdeki gösteri havuzlarına ve akvaryumlara hapsedilmek için yaşam sularından koparıldılar. Aynı hükümet, 2000 yılında 21 bin 775 yunusun avlanması için izin vermişti. Balıkçılar, yakaladıkları her canlı yunus için ortalama 150 bin dolar alırken, ölü bir yunusun fiyatı 500 dolara denk geliyor!

Norveç ve İzlanda’da da deniz memelilerinin avlandığı bilgisi var. Özellike Danimarka, Faroe Aadaları’nda yine her sene, aynı acımasızlıkla, “grinds” adı verilen balina avı düzenliyor (yunusların avlanmasına da izin veriliyor). Bunu “halkın tarihsel ve geleneksel uygulaması” gerekçesiyle yapıyorlar! 2009 yılında 310 adet balina sırf bu geleneksel uygulama nedeniyle hayatını yitirdi.

Kanada’da Inuit yerlileri ise, her sene yaklaşık 800 adet beluga ve balina yakalıyor! Karayipler’de her sene 300-450 arası balina her sene avlanıyor pazarlarda etinin satılması için. Endonezya ise, istatistiklerin dışına çıkarak avlanmaya devam eden ülkelerden. Amerika’nın Alaska Eskimoları, Rusya’nın kuzeydoğu Sibirya bölgesinde yaşayan halklar hala bazı deniz memelilerini (ağırlıklı balina) avlayarak geçiniyorlar.

Ne amaçla avlanıyor ya da öldürülüyorlar?

Şenpolat : Japonya’da yunuslar az tüketilmekle beraber yemek için ancak genelde yunus gösteri merkezlerine yeni eğitilmeye para kazanmaya ait bir yol olduğu için binlerce avlanıyorlar. Bu kadar çok hayvanat bahçesi ve dolphiniarum olduğu sürece Japonya’daki ( hatta Kamboçya’daki ) belli bir kesimi maalesef finanse ediyoruz. Japonların bile çoğunun bundan haberi yok. Ta ki Oscar kazanan THE COVE ( KOY ) adlı film gösterene kadar haberleri de olmadı. Daha sonra da utandılar. Ancak hala bu canavarca Japon sularında hileye dayalı olarak devam eden av sona ermedi.

Türkiye’de Yunuslar, küçük balıkları yedikleri gerekçesiyle 1960’tan 1980’lere kadar devletin balıkçılara dağıttığı fişeklerle öldürüldü. Yunusların vurulması o dönemde Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında sorunlara neden oldu. Ruslar o dönemlerde haftada bir bize protesto notası veriyorlardı. Sorun Avrupa Parlamentosu’na yansıdı. Türkiye büyük sıkıntılar yaşadı. Çünkü bütün dünya ülkeleri, yunusların denizlerdeki ekolojik denge içindeki önemini biliyordu. Bir tek biz görmezden geliyorduk. Türkiye uluslararası mahkemelere verilme durumuyla karşılaştığı sırada Avrupa Konseyi’nde Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi hazırlandı.

1979’da da Bern Sözleşmesi adı altında imzalandı. Bunu imzalayan ülkeler, yunusları da koruma altına alma yükümlülüğüne girdi. Türkiye 1984’te bunu onayladı.

Yunusların ekonomik değer taşıyan balık sürülerini tükettiği bilgisi yanlış. Sayılarında artış var ama bu çok olumlu bir şey çünkü denizlerin yeniden sağlığına kavuştuğunu gösteriyor.Türkiye’de 222 bin balıkçıdan yüzde 10’u avlanan balığın yüzde 90’ına sahip. Bunlar istedikleri kararları çıkarmaya çalışıyor.

Ortada çok farklı bir tablo var. Tarım Bakanlığı, Türkiye’de yaygın şekilde usulsüz balıkçılık yapılmasına göz yumuyor. Işıkla balıkçılık, trolle avlanmak balık stoklarını vahim şekilde tüketiyor. Yasak olmasına karşın şu an 3 bin trolün olduğu tahmin ediliyor.

Yunuslar hedef saptırmaca. Balık stoklarının erimesine kılıf uyduruyorlar. Geçen hafta Sahil Güvenlik ile birlikte 20 günlük bir çalışmamız oldu. 200 kişi yasak avlandıkları için yakalandı. Eğer yunusların vurulmasına izin verilirse bu Türkiye’nin başına daha büyük sorunlar açabilir. Biz bunu yaptırtmayacağız onlara. Bu konuları çok yakından izliyoruz. Kıyameti koparırız ve herkesi başlarına üşüştürürüz.

Türkiye’de yunus avı nerelerde ve ne amaçla yapılıyor?
Şenpolat : 26.01.2007 tarihli Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na bağlı Kontrol ve Koruma Genel Müdürlüğü’nden elimize ulaşan yazıya göre, “zihinsel ve bedensel engellilerin terapisi ile gösteri amacıyla yararlanmak amacıyla” bakanlığa başvuru yapan 6 firmaya Türkiye sularında yunus avlama izni verilmiştir! Buna gerekçe olarak da Ukrayna ve Rusya’dan getirilen 5 yunusun daha önce zarar görmesi ve ithalatın zorluğu öne sürülmüştür! Yazının tarihine kadar olan -2007- süreçte, aynı yazıda belirtildiği üzere, 6 yunus yakalanarak tesislere konulmuştur. Örneğin; yine 31 Mayıs 2006 tarihli aynı birimin yazısına göre, O….adlı bir şirkete 4 adet yunus avlama izni verilmiştir. Hükümetlerarası bir oluşum olan Avrupa Konseyi’nin düzenlediği Bern Sözleşmesi Sekreteryası’na 2010 yılında sunulan ve Türkiye tarafından hazırlanan resmi belgeye göre; 15 Nisan 2007 tarihine kadar toplam 23 yunus avlanmış, 7’sinin avlanma izni ortadan kaldırılmış ve izinler askıya alınmıştır. Resmi olarak avlanma noktaları tarafımıza açıklanmamış olsa da, SAD raporlarında, Foça, Karaburun, İskenderun Körfezi ve Marmara Denizi’nde avlandıkları bilgisi belirtilmiştir. Hisarönü’ndeki havuzda esaret altındaki yunusların ise, kendi karasularımızda, Karaburun açıklarında avlandığı ortaya çıktı! Önce Kaş’a, sonra Hisarönü’ne taşındı, hem de buz kamyonlarının arkasında. Mavi bir brandayla havuza karga tulumba bırakıldılar. Bunun fotoğraflarını çeken yabancı turistler oldu.

(1983 yılında, yunusların Türkiye’de avı tamamen yasaklanmıştı oysa ki… Bu yasak, bilinen haliyle, çıkan özel izinlerle birlikte, ilk kez 2006 yılında delinmiştir.)

(Bu belgeye göre; yasal izinle; Kuşadası’ndaki A… Gösteri Merkezi 9 yunus; Marmaris’teki Dolphin-….. Otel ‘rehabilitasyon’ için 5 yunus; Antalya’daki T… A… gösteri amaçlı 3 yunus ve Bodrum’daki Y… Turizm ise yine gösteri amaçlı 6 yunus avlamıştır).

İzinsiz, denetimsiz, ruhsatsız havuzlar

Son olarak yine 2006 tarihli aynı yazıya göre, Tarım Bakanlığı’na bağlı il müdürlükleri, bu havuzları ve parkları kontrol etme yükümlüğündedir. Oysa Şubat 2010’da 4 yunusun ardı ardına öldüğü S…A… Yunus Gösteri Merkezi’nin o tarihlerde Tarım Bakanlığı’ndan yunuslar için alınması gereken CITES belgesinin ve hatta “yunus parkı açma izninin” olmadığı bilgisi, yine Alanya Kaymakamlığı tarafından bize belgesiyle gönderilmiştir! Yalnızca Türkler Belediyesi’nden aldığı “işyeri açma izninin olduğu” bildirilmiştir. Yani, Türkiye’de, izinsiz ve denetimsiz, bakkal açar gibi yunus parkı açılıyor! Bu hukuksuzluk kervanında sorumlu, başta Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, ardından da Çevre ve Orman Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’dır!

Haziran başında Kaş’taki yunus gösteri merkezinden Fethiye-Hisarönü’ndeki çocuk havuzu büyüklüğündeki yere taşınan iki yunus ise (Tom ve Mischa), yine “işyeri açma ve çalışma ruhsatı olmayan” bir Rus işadamının sayesinde, 1.5 aydır, hem fiziksel, hem de psikolojik travma geçiriyor. Çalışma ruhsatı olmamasına rağmen, parkın önüne “açıktır” panoları konup 10 dk. Yunuslarla yüzmek için müşterilerden 50 pound alıyor (şimdi 35’e düşürdüler müşteri gelmeyince!) Bu iki yunusun, ölüm havuzuna ne kadar dayanacakları ise meçhul! İzin çıktığında, onların kısa vadede ölümü için de izin çıkmış olacak…

Yunusların, avlanmaları ya da öldürülmesi nesillerini tehdit eder boyutta mı? Eğer böyle giderse tehlikeye girer mi?

Şenpolat : Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) 2009.1’e göre statüsü Karadeniz popülasyonu için “tehlikede” (EN – endangered), dünya çapındaki genel popülasyonu için “asgari kaygı” (LC – least concern) olarak belirlenmiştir.

Ancak bizim ülkemizde de olduğu gibi, “afalina” türü (common bottlenose dolphin), dünyada en çok tutsak edilen yunus türüdür.

Bu türler yukarıda bahsi geçen uluslararası anlaşmaların yanı sıra, 1380 sayılı su ürünleri kanunu ile de koruma altındadır.

Yunusların, bugün baktığımızda en büyük düşmanı insandır. Her canlının bir doğal düşmanı, tehdidi vardır: Deniz memelilerinin ise insandır. Örneğin; tesadüfi ağa yakalanma (bycatch), deniz ve ses kirliliği, aşırı balık avcılığına bağlı besin kıtlığıdır. Ve tabi ki gösteri merkezlerinde sigortasız işçi kıvamında çalıştırılmak üzere yakalanmalarıdır.

Ancak bu yabani türlerin, insanları taklit etmeye zorlanmalarının, şarkı söylemek ve göbek atmak için uzun süre aç bırakılarak eğitilmelerinin hiçbir anlamı ve mantıklı açıklaması yoktur!

Biz, HAYTAP ve SUALTI GAZETESİ olarak, standartları tartışmıyoruz.

Biz, tüm yunus parklarının ve akvaryumların kapatılmasını tartışıyoruz. Bu yabani türlerin, diğer hayvanlarla birlikte, gösteri işçilerine dönüştürülmesini engellemeye çalışıyoruz. Önemli olan, türlerin nesillerinin tükenme noktasına gelene kadar sömürülmesi ve ondan sonra çözüm yolları aranması değil.

 

Bu haber Haytap sitesinden alınmıştır.

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin...

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Bizim "gerçek" dediğimiz şey, genellikle olan bitenin kendisi değil, o bitenin bizde bıraktığı tortudur. Olan sadece bir olaydır; rüzgarın esmesi,...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir