Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Benimki delilik seninkinin de benden aşağı kalır yanı yok

05/18/2026
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Benimki delilik seninkinin de benden aşağı kalır yanı yok

İmla kusuru bir hayatın üç noktası

Delilik midi? Yoksa en akıllıca hareket midir bilmiyorum? Bildiğim tek şey var o da içimdeki kelimelerin dışarıda ya da çevremde olan insanlarda karşılığı yok…

Onların kelimelerine kendi içimde yer bulabiliyorum ya da yer verebiliyorum (bu bir ego mudur yoksa aptalca bir kibir midir? açıkçası buna dair de bir bilgim yok?) lakin benim içimdeki kelimelerin gidecek yeri yokmuş gibi bir hissiyat baskın. İnsanın ruhu kendi varlığına kabız olabilir mi? Oluyormuş işte…

Benimki delilik seninkinin de benden aşağı kalır yanı yok

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Umut, güzellik, neşe, keyif, alafranga tuvalette içini boşaltacağın beyaz mermerlerle dolu bir duygusal boşaltım istasyonu ve huzur… Sanırım bütün bunları idrak seviyemin üzerine koyabileceğim ve içine de nergisler dolduracağım bir vazo da yok… Zihnim, aklım, düşlerim ve düşüncelerim bir kedinin kocaman bir yumağı birbirine dolayıp düzeltilemez hale getirmesi gibi bir dolanıklık yaşıyorum içimde ve tanımsızlığımı tanımlamak için bile saçmalamak eksik kalıyor… Her şey gibime geliyor ve çok fazla belirtisiz isim, zaman ve sıfat tamlamaları ile dağılıyorum ortalık yerde…

Absürt hikayeler yazasım geliyor mesela ama o kadar absürt kalınca kendime; hikayeler masum bir çocuğun elma şekerini yere düşürüp ağlaması tadında bir döngüyle gülümsüyor bana. Haydi ama bu kadar travmatik olma kendine ve hayata karşı diyorum olmuyor. Sonra da bana diyorlar ki sen çok ama çok fazla pesimistsin. Pestil olsa gerçekten yerim ve ekmek arası lezzet fırtınası olur ben de mutlu olurum pestili üreten de ama miş’li geçmiş zamanların tedarik zincirindeki kopmalar ve hayata konulan ambargolar ile insan çocuğu istemsizce bir şey oluyor olmak zorunda kalıyor.

Ben de istemez miyim neşeye övgüler yazmayı, güzelliğe methiyeler dizmeyi… Ama bulanlar o kadar sıkı sıkıya yapışıp gizliyor ki benden zatı alim pek bir kopuk yaşadığı için alemi cihanda denk gelemiyor işte o güzelliklerin kendisine.

Şans eseri yaşıyoruz işte mirim bu sebeptendir mana arayışındaki yalnızlığımıza peşkir sürüp iç döküşlerimiz…

İşte o peşkirin kurutmaya yetmediği bir iç terlemesi bu; hani şu anlam denen o amansız hastalığın, varoluşun şakağına bıraktığı soğuk damlalar. Gelişiyoruz mirim, ama yukarıya, göğe, o herkesin alkışladığı o sahte aydınlığa doğru değil; kendi dehlizlerimize, o ipsiz kuyunun en kuytu dibine doğru derinleşerek gelişiyoruz. Kaos dedikleri şey, aslında kâinatın henüz cümle kurmayı öğrenememiş, o hırçın ama saf ilk hali değil midir? Bizim de içimizdeki bu kargaşa, harflerin alfabe disiplinine isyan etmesinden, nizama karşı durmasından başka neyle açıklanabilir?

“Düzeni bul, sakinleş, hayata hizalan” diyorlar. Hangi gönyeyle, hangi kırık teraziyle? Pusulası çoktan çıldırmış bir geminin kaptanına, kuzeyin o değişmez güzelliğinden bahsetmek ne kadar kolaysa, kalabalıkların basmakalıp kelimeleriyle benim içimdeki düğümleri çözmeye çalışmak da o kadar beyhude işte.

İçimdeki o kedi yumağı dolandıkça dolanıyor, düzeldikçe düğümleniyor. Bazen bir imla hatası gibi düşüyorum günün tam ortasına; herkes tam ve eksiksiz bir cümle kurma telaşındayken, ben baştan aşağı bir yazım kusuru gibi sırıtıyorum hayatın provasında. Nokta koysam bitmiyor, içimdeki o uğultu durmuyor; virgül koysam nefesim yetmiyor, o koşturmacaya ayak uyduramıyorum; ünlem koysam zaten o yüksek sesli, o çiğ rüküşlüğe benim ruhum el vermiyor, yakışmıyor.

Üç noktaların o tekinsiz, o her şeyi sineye çeken boşluğuna sığınıyorum en çok. Çünkü ucu açık bırakılmış her sitem, sahibini aramaktan vazgeçmiş bir mektup gibi askıda kalıyor alemin tam ortasında.

Aidiyetsizlik bir hırka gibi omuzlarımda şimdi… Ama ne ısıtıyor ne de üstümden atmama müsaade ediyor. Her yere ait olabilecek kadar esnek ve geçirgen, ama hiçbir yere sığamayacak kadar geniş ve köşeli bir yabancılık bu. İnsan, kendi teninin sınırları içinde mülteci kalır mı? Kalıyormuş işte… Kendi dilini konuşan tek bir Allah’ın kuluna rastlamadan, o çok bildik, o her gün çiğnediği sokaklarda yabancı bir turist gibi, elinde haritası bile olmadan dolanıp duruyor insan çocukları.

Çevremdekilerin o çok bilmiş, o her şeyi hemen çözen kelimelerine yer açıyorum açmasına da o yer benim içimde kocaman, tekinsiz bir boşluğa dönüşüyor. Benim kelimelerim ise evsiz barksız, sokakta kalmış yetimler gibi üşüyor. Ego mu, kibir mi? Dedim ya, meçhul. Belki de sadece bir frekans uyuşmazlığı, belki de aynı gökyüzünün altında tamamen farklı mevsimleri yaşama inadı benimki…

Peki, nereye varacak bu kelimelerin mülteci kampı halleri? Bu kaosun, bu belirtisiz tamlamaların son durağı neresi? Belki de hiçbir yere varmamalı mirim. Belki de en büyük hatayı; o yumağı zorla düzeltmeye çalışmakta, o içine nergisler dolduracağımız vazoyu illaki aristokrat bir masanın tam üstüne yerleştirme inadında aramak gerek. Vazo yoksa, nergisler de avcumuzda kurusun, kokusu tenimize sinsin, ne çıkar? Varsın kelimelerin gidecek bir yeri, sığınacak bir limanı olmasın; onlar da içimizde bir yerlerde kendi galaksilerini kursunlar, kimselerin göremeyeceği o zifiri odalarda kendi ışıklarıyla parıldasınlar.

Şimdi bu absürt hikayenin son sayfasını yırtıp fırlatmak zamanı. Pesimist desinler, öteki desinler, hatta varsınlar bizi akıl tutulmasının en koyu, en anlaşılmaz dehlizinde kaybolmuş saysınlar. Sonuçta bu dünya, kendi gürültüsüyle zaten yeterince sağır, kendi hızıyla zaten yeterince kör.

Bizim iç döküşlerimiz, o sağırlığın ortasında patlayan sessiz bir havai fişek gibi… Işığı sadece görebilenin gözüne fısıldar, rengi ise sadece kendi karanlığında boğulanlara aşina gelir. Varsın tamlamalar dağılsın, varsın zamanlar birbirine girsin, varsın anlam bizi bu gece de teğet geçsin. Bu karmaşanın, bu muazzam dolanıklığın tam ortasında, kendi tanımlanamazlığımıza kocaman, absürt ve sıcacık bir eyvallah bırakıp çekiliyoruz sahneden. Çünkü bazen en akıllıca hareket, o deliliğin o asil, o koruyucu kollarına usulca teslim olmaktan başka bir şey değildir.

 

Murat Tali

 

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir