Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Birlik Bilincinde Ol’mak…

08/08/2021
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
1
Birlik Bilincinde Ol’mak

Birlik Bilincinde Ol’mak…

Son yirmi yılımı işgal eden kelimedir BİR’lik BİL’inci… Bir Ol’mak. Yansıma… Ayna… Kötü yoktur. Sev ve sevgini sınırsızca dağıt dünya değişsin dönüşsün. Her ne varsa SEN’de var. Sen düzelirsen dünya düzelir. İçindeki suçluyu iyileştir. Gördüğün ve seni rahatsız eden şey senin içinde, onu onar rahatsız olacağın şey ortadan kalkacak… Uzar gider liste… Bunlara ilave olarak tekamül, tevekkül, teslimiyet, aciziyet, yaratılış, ruh, öz ve modern dervişlik kavramları girdi.

Birlik Bilincinde Ol’makKendimi tanımak için çok uzun zaman harcadım, halen bir sürü eksiğim ve gediğim var biliyorum. Ham olanı tam olana çevirmek her insan çocuğunun harcı değil, benim de eksik gedik bir şey oldu. Çatlaklar var, yaralar var, acılar var, öfkeler var… Var oğlu var… Kendimden kaçtığım zamanlarım çoktu. Görmezden gelip geçiyordum yanımdan fakat hiçbir zaman, çevreme zarar verecek davranış sergilemedim. Kendi canımı yakma pahasına da olsa başkalarının canı yanmasın diye çabaladım. Ağrılarını almak istedim, sancılarını yüklendim, haddim olmayarak yaptım bunları. Tanrıcılık oynamak değildi yaptığım, insani bir eylemdi bana göre… Velhasıl ne kadar başardım bunu bilemiyorum. Bildiğim bir şey var vazgeçmedim.

Ahmaklık gibi geliyor bazen, herkes acısıyla mutlu iken neden çomak sokup dünyasına uyandırmaya çalışıyorum ki… Sonra biri geliyor ve diyor ki sancım var düşlerimden düşüyorum ve havada asılı kalıyorum, bir ip var mı tutunacağım… Yaprakları ilmek ilmek işleyip ip yapıyorum, belki bir damla ile birlikte bir araya gelirde sancısına derman bulur diye. Ona bırakıyorum tüm adımları sadece bir ip ve bir harita veriyorum. Harita da bana ait olan bir harita değil, onun kendi haritasını teslim ediyorum aslında fakat yine de yanında olmak, uzaktan izlemek, her an seslenmek gibi bir çabadan da kendimi alıkoyamıyorum. Biliyorum ki gördüğüm, duyduğum, bildiğim yani üç maymunu oynamadığım her şeye katkı sağlayabilirim. Ormanlar yanıyor, bırakın yansınlar tekamülleri bu demek kadar ahmakça geliyor, insanları sancıları ile baş başa bırakmak. O ormanda yanan her bir canlı için kaderleri bu şekildeymiş ne yapalım demek de insani gelmiyor bana. Yapılacak bir şey var mı? Var tabi… Hiçbir şey yapamıyorsan, bir avuç su serpersin o ateşin üzerine ve söner. Bir yerlerde ruhu arıza yapmış milyonlarca insan çocuğu saltanatı sürerken halen şifacı yanlarıyla bu dünyayı güzelleştirmeye çalışan binlerce insan çocuğu da onların arasında doğup duruyor. Tekamüle ve kadere bırakmazsan, avazın çıktığın kadar bağırırsan, sesini duyup mağaranın dışındaki ışığa yüzünü dönecek birileri elbette olacaktır. Amaç tüm ömründe bir kişiyi o ışığa çevirmek olmalı… Bir ışık gören, birden fazla karanlığa ışık olmaya çalışacaktır.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Emek olmazsa, çaba olmazsa yangın sönmeyecek, ışık büyümeyecek, tekamül diye eve saldığınız ve tuvalet terbiyesi vermediğiniz köpek, evin her yerine pisleyecek ve bunun sorumlusu o köpek olmayacak, sen de olmayacaksın, tekamül olacak. Bu gerçek olabilir mi? Oluyor işte…

Gelelim yazının başındaki “içimdeki” kavramına. Her şey içimde…. Kalp var, akciğer var, böbrek, dalak, pankreas, beyin, kas, iskelet, bağırsaklar, karaciğer ve daha bir sürü şey, ama içinde katil yok, tecavüzcü yok, yola çöp atan karaktersiz yok, ağaçları yakan cani yok, çocuklara tecavüz eden ruhsuz yok, kadınlara şiddet uygulayan psikopat yok. Bakıyorum bulamıyorum, bulsam emin olun mis gibi yıkayıp salacağım ve dünyayı iyileştireceğim de yok arkadaş. Ya ben arızalıyım bunları bulamıyorum ya da siz arızalısınız bunları zorla kendinizde ve bende ortaya çıkartmaya çalışıyorsunuz.

İnsanı, inancı, tarihi, düşünce akımlarını, siyasi ideolojileri, dinleri, felsefeyi, sosyolojiyi, psikolojiyi, antropolojiyi, kişisel gelişimi, taraflı tarafsız haberleri, bilimsel makaleleri, uzayı, dünyayı ve daha sayamadığım pek çok şeyi okuyor, izliyor ve dinliyorum ama hiçbirinin içinde bu içimdeki boktan insan güruhundan bahseden bir metne rastlamadım. Bir meyveyi kopartırken ağaçtan izin isteyen ve özür dileyip teşekkür eden biri ile o ağacı sadece zevki için kesen kişiyi nasıl aynılaştırabilirsiniz. Aklınız bunu nasıl alıyor.

Çoğu insan çocuğu ile sohbet ediyorum, yüreklerindeki sancı o kadar derin ki sancıları sancılarımla yoldaş olup akıyor ortalığa, birilerine derman olmak için çırpınıp duruyor. Sahile vuran denizyıldızlarını tek tek atıyoruz. Diğer taraftan büyük bir güruh, onları ezip geçiyor, görmezden geliyor, hatta onların kıyıya vurmasını sağlayacak çöpünü denize döküyor. Damlaya toz konsa gözleri yaşaran ile bütün atığını sokağa döken embesili nasıl BİR’leştirebiliyor zihniniz açıkçası anlamakta çok zorlanıyorum. Varlığımı bütün bu arızalı sistemin dışında tutma çabasıyla o kadar çok yoruldum ki herkes gibi yaşamak çok kolay, üstelik onlar da sürekli olarak ödüllendiriliyorlar. Hırsızlar, pezevenkler, üçkağıtçılar, dolandırıcılar, mafyacılık oynayanlar, çete işiyle uğraşanlar, yoksulun hakkını yiyenler, çocuğa kadına şiddet uygulayanlar; itibar görüyor bu garip sistemde. En zorunu yaparken bir de onların yediği haltların izlerini içimde aramak kadar ahmakça bir çaba daha fazla yoracak gibi geliyor. Herkes kendi cehenneminde yansın artık ve ben bir katilin bıçağındaki kan kokusunun arkasındaki suçluyu içinde ara diyenlere okkalı bir sevgi cümlesi söyleyerek yoluma gideceğim. Aşkla kalın… Bakın işte bu tüm yeryüzünde olan bir şey ve onu aramak içime dönebilirim ve onunla eylenebilirim ama elinde cinsel organı ile sokaklarda dolaşanlarla aynı kefeye girmem arkadaş. Haydi herkes kendi tekamül yolculuğundaki arabaya binsin ve yoluna gitsin…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir