Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

05/26/2020
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
2
Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Hakikat, cahilliğin kölesi olmuş durumda ve cahillik ise bilgelik olarak anılmakta. Bilenlerin cenneti bu dünyada ise nerede? Ya da bu dünya bilenlerin cehennemi ve bilenlerin cenneti ise, hakikat gerçek midir?

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Erdem, onursuzların elinde parayla sayılır oldu. Paranın erdemi dünyayı ele geçirdi ve erdemsiz düşler yüzünden milyonlarca insan ölmekte. Onların kaderiyse ölmek, kaderi yazanın kalemini de kırmak gerekiyor mu?  Bunu da bilemiyorum. Çok soru var zihnimde, deli gibi üreyen insanlara mı kert vurmalı yoksa insanları mı sürmeli bu coğrafyalardan? Tokları doyurmak imkansız iken, açlara nasıl yetişir iki lokma? Açlar, açlıktan ölüyor iken, insanın hangi dürtüsel halleri o açlığın içine çocuk doğurup duruyor?

İnsanları mı seviyorum? İnsanlığı mı bilemedim? Kendi varlığına bu kadar ihanet eden, yarınları çalan, aptalca çoğalmaları yüzünden, doğal hayatı tahrip eden, canlı türlerini yok eden, daha fazlasını arzulayan en yoksulundan en zenginine kadar herkesi nasıl sevebilirsin ki? Kim bir aslanı, bir kaplumbağayı, bir kediyi ya da kuzuyu öldüreni sevebilir ki? Sen sevebilir misin? Ben sevemem açıkçası. Her şeyi sevebilirim ama eşeyli üreyip, amipler gibi çoğalıp, yaşamın diğer tüm unsurlarını sürgün edip kendisine yer açan bir insanı sevemem, bunu yapan ben isem aynı şeyi kendim içinde düşünür ve söylerim.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Dünyayı güzelleştirmek için mücadele eden ve çırpınan insanları görüyorum. Çok sayıda dernek ve stk içinde görev alıyorlar. Kendi yurtlarını terk edip dünyanın diğer ucuna, bir şeyleri değiştirmek ve dönüştürmek için gidiyorlar. Kişisel gelişimcilerin ve tasavvufçuyum diye ortalıkta dolaşanlara bakarsanız gitmesinler. Ama insan olarak vicdanınız buna müsaade etmiyor. Oraya gidemezseniz de buradakine gidiyorsunuz. Görmeyince sorun yok, görmemek mi gerekiyor? Onu bilemiyorum işte. Bilemiyorum bir seçim midir? Kiminle konuşsam agresif yazdığımı söylüyor, şimdi diyeceğim ki bu boka bandırılmış yaşam formunda, herkes birbirini öldürürken, açlık almış başını gitmişken, birileri dünyada yüz binlerce kişinin ölmesine sebep olmuş bir virüsü laboratuvarda üretirken, kocaman adamlar küçük kız/erkek çocuklarına tecavüz ederken, hırsızlığı meslek edinmiş birinin gariban birinin tüm parasını çalarken, görme/duyma/konuşma yani üç maymunu oynamam gerekiyor mu? Bana göre tabi ki hayır.

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

İnsanlar, çocuklarını geleceğe hazırladığını söyleyip, onlardan tüm çocukluklarını, oyunlarını, sevgilerini ve hayallerini çalıp duruyorken nasıl susabilirsiniz ki? Ben susamıyorum işte… Susmuyorum ve açıkçası insanların da susmasını istemiyorum? Sen bağırmazsan, çığlık atmazsan kim görecek bunları, herkes yaşama, kendisine, dünyaya o kadar kör ki göstermek gerekiyor onlara bunları. Başka türlü iyileşmek mümkün değil. Bakın tüm kişisel gelişimciler iyileşmekten dönüşmekten ve farkındalıktan bahsedip duruyor fakat günün sonunda etliye sütlüye karışmadan sadece içinize dönün ve dönüşünden başka bir cümle kurmuyorlar. Sen içine dönüp dönüşsen ne olur kapının önünde tonlarca çöp biriktikten sonra. Ah orada çöp yoktu değil mi? Onu yaratan da benim algım sanırım. Temizlik işçileri de boşuna süpürüyor ve temizliyor ortalığı ve çöp kamyonları da insanların hayallerini topluyorlar sanırım konteynerlerden…

Evet, inkar ettiğimiz her duygu, düşünce ve eylemle sarılmış vaziyette sarılı yaşıyoruz bu hayatı. Meditasyon (Bir milyon çocuk barış için meditasyon yaptı haberi) inziva, oruç, niyet, olumlama, enerji gönderme, toplu şifa çalışması ve diğer tüm iyi niyetli eylemsizlik içeren eylemler, dünyaya barışı getirmiyor ve getirmeyecek de. İnsanların uyanışı için daha farklı yol ve yöntemler var fakat ona da ermişler, dervişler, kişisel gelişimciler, dinler, üstatlar karşılar… Onları karşı olduğu ve taraf olduğu şeyler de her geçen gün daha fazla insanın, ağacın, hayvanın, toprağın ölmesine neden oluyor. Bu benim agresif bakış açımla ilintili değil, düpedüz dünyanın çıplak gerçekliğini anlatıyorum size.

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Çocukken en büyük hayallerimden biri idi, bilge biri olmak… Bunun için de okudum, izledim, gördüm, duydum, yorumladım, dinledim, anladım, fark ettim, kabul ettim, isyan ettim, karşı durdum, fikrimi söyledim ve tekrar tekrar okudum. Bugün görüyorum ki bu kadar okumak nafile, bu kadar bilmek ise küfelik bir durummuş. Bilgelik kimine karın ağrısı gibi geliyor kimine de sırtında kocaman bir yük. Oysa bilgelik paylaşılması gereken bir lokma gibidir. Nefesinizi paylaşamazsınız fakat lokmanızı paylaşırsınız. Ve o lokmayı da aç olan ister ve talep eder. Gerçi onurlu insanlar aç olduğunu bile söylemezler ya neyse… Bu cümleyi de neye dayanarak söylüyorum, bu korona zamanında ihtiyacı olan çok sayıda aile olmasına rağmen iki üç dairesi olup kira geliri olan insanlar gidip yardım için başvurmuş… Böyle örnekler çok fazla ne yazık ki doymayan ve doyurulmayan nefs yüzünden açlar daha fazla aç kalmış oluyor. Dünyada da tam olarak yaşadığımız şey bu değil mi?

Hakikat cahilliğin kölesi olduYazının başında “Bakıp da göremeyenlerin, işitip de duyamayanların, okuyup da bilemeyenlerin cehennemindeyiz.” demiştim.  Aslında tam olarak yaşadığımız şey bu. Olan, olmayandakini görmüyor olmayan da olmayanı… Savaşın içinde can pazarında yaşayan ve duvarları delik deşik bir şehrin içinde yarını olmayan zamanlara yol alan bir adam ve kadın o anın ortasına çocuk doğurabiliyorsa bütün bu yazılanların bile gereksiz olduğunu gösteriyor aslında. İnsan dünya üzerine yerleştirilmiş bir virüs olabilir mi? Hani evrende başka yaratıklar arıyoruz ya. Belki de benzer yaratıklar yok fakat asıl yaşayanlar gezegenlerdir ve diğer gezegenlerde dünyayı yok etmek için insanı yaratıp bırakmışlardır buraya. Olmaz mı?  Bana mantıklı geldi nedense bu komplo teorisi…

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Düşünüyorum da kaç tip insan var diye dünyada sekiz milyar basit bir sonuç olabilir fakat şöyle sınıflandırmamız mümkün gibi görünüyor

  • Dünya üzerinde yaşanan tüm haksızlıkları görmeyenler, duymayanlar ve bilmeyenler
  • Dünya üzerinde haksızlıklar yapmayı kendisine hak görenler
  • Her şeye eyvallah diyenler
  • Bu böyle gitmez diyerek isyan edenler (ki çoğu ya cezaevine düşüyor ya da öldürülüyor)
  • Tanrının isteği gerçekleşiyor, bizi aşar diyenler
  • Başkalarını suçlayanlar
  • Bütün bunlardan öte yaşananları anlayamayıp delirenler
  • Bu dünya bana göre değil diyerek ölümü seçenler

Uzar gider liste fakat hepsinin içinde ve gerçekliğinde BİZ’ler varız, yani insanlar. Yüreği kaşarlanmış ve çürümüş olanların, ahlaki çöküntüyü nimete çevirenlerin, diktatörleri alkışlayanların, kapitalizmin sömürdüğü topraklardan gelen parayı yiyenlerin, dünyaya barış getireceğim diye yüz binlerce insanı öldürenlerin, kişisel hırsları ve lüks tüketim arzuları için dünyayı delik deşip edip ormanları yakanların, yok sayıldığı ve görülmediği bir dünyaya ben cehennem derim… Bunu yapanlara da insan… Şeytan tüm ilahi kitaplarda bilge bir varlık olarak görünüyor, ilk yaratılış müjdesini verdiğinde tanrı, meleklerin ona itiraz etmeleri (Bir zaman Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Melekler dediler ki: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?” (Bakara/30) insanların bu eylemleri yüzünden idi ve insan yediği her haltı şeytana yükleyerek kendisini sütten çıkmış ak kaşık yaptı. Oysa gerçeklik “Kral Çıplak” dercesine orada duruyor.

Hakikat cahilliğin kölesi oldu

Sonumuz ne olacak peki? Plan yapanların planları gerçekleşecek, yola çıkmayanların yolları kazılacak, karar almayanların kararları alınacak, iş yapmayanların işleri yapılacak, daha fazla toprak yok edilecek, daha fazla insan öldürülecek, daha fazla para basılacak ve daha az insana dağıtılacak (Son üç ayda dolar milyarderleri 260 milyar dolar daha zenginleşmiş durumda, Türkiye’de ise 100 birim gelirin 25 birimi 1 kişiye gidiyor, geri kalan 99 kişiye 75 birim kalıyor ki oranın ince ayarlarına indiğinizde daha vahim şeyler göreceksiniz.), daha fazla çocuğun eğitim ve sağlık hakkı elinden alınacak, daha fazla kadın şiddete uğrayıp öldürülecek, daha fazla hayvan katledilecek, daha fazla orman yakılacak, daha fazla göl ve nehir kurutulacak, daha fazla tecavüz ve hırsızlık vakaları olacak ama bunları yapan hiçbir zaman insan olmayacak. Ya şeytan yapacak ya da kendisini deneyimleyen tanrı… Yerseniz…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir