Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İki; yaratımdır. Bir; diğerini yok saymaktır.

01/18/2019
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
İki yaratımıdır, bir diğerini yok saymaktır.

Birliği idrak etmek için en üste çıkıp bakınca bile o bir olanı gören sen varsın ortada. Üstelik bu durum zihin, ruh, beden, akıl, kalp ile bağlantılı olsa da olmasa da böyle…

Bana göre, insanlığı ve onun BEN’liğini yok saymak için din adamları tarafından icat edilmiş gibi duruyor “BİR” kavramı. Bugüne kadar BİR olmaya dair iddia ettiğim, yazdığım ve anlattığım her şeyden vazgeçiyorum. BİR’liğin bir unsuru olmak demek, sürünün içinde yok olmak demek oluyor. Aynı bilinç seviyesinde isen ve kendini teslim edebiliyorsan bu aşamada BİRlik kavramından söz edilebilir ama orada bile teslim olan sen ile teslim edilen sen varsın, yine ikidesin ve İKİ’liktesin.

İki yaratımıdır, bir diğerini yok saymaktır.

İnsan kendi varlığını kabul ederse, yani kendine uyanırsa gerçeklik büyür…
Neden mi?
Yaratılışın tüm öykülerinde her şey yokken o vardı ve o var olmak istedi gibi bir kavram var. Her şey yok iken o var ise yokluğun içinde kendisinin farkında olan biri var onun dışında bir evren var ve evrenin içinde var olmaya karar veren BİR kavramı var deniyor. Aslında burada da kocaman bir İKİ var. İlk ikilik kavramını da ortaya atan bu yaratılışın başlangıç hikayesidir.
BİR düşüncesini, eylemini, oluş halini kabul eden sen bile İKİ’desin aslında. Çünkü diğer yarın BİR olma düşüncesini kabul etmiyor ve senden ayrışıyor. Bedenindeki kanser hücresinin iyi huylu ya da kötü huylu olması gibi… Bilincine saplanmış duran; anne, baba, kardeş, sevgili, eş, çocuk, aile, dost, arkadaş kavramlarının tamamı senin içindeki ikiyi besler. Bütün bunlarla BİR olma çaban bile en sevdiğin yemeği yemek istemeyen ve başka bir yemek isteyen çocuğunda ya da eşinde patlayıp gidiyor. Mantığın ve eylemin olduğu her yerde direnç ve İki’lik vardır. Mantığı çıkarttığınız zamanda bile siz ve öteki her daim var olmaya devam edecektir. En BİR oldum diyen birinin sohbetini izleyin, size bir sürü İKİ’likten bahsedip duracaktır. Tanrı kavramı yaratım hikayesinin içinde (Tevrat’ta başlayan ve sonra İncil ve Kuran’da devam eden) iki karşıt gücü her zaman içinde barındırmakta. En büyük ayrımı, Adem ve Şeytan, Adem ile Havva, Şeytan ile Tanrı, Şeytan ile Melekler ve tüm bu toplamın yaratım süreçlerinde ikilik en belirgin ve bariz yansımadır.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Günümüz ilkel inanç sistemleri ve büyük resmi dolduran dinlerin tamamı İKİ’lik kavramı üzerinde şekillenir. Cennetin bile kendi içinde bir sürü katı olduğunu iddia eden dinlerin bir yerinde BİR’lik gibi bir kavramsal olgunun ortaya çıkması da oldukça şaşırtıcı bir kavram. Son dönemde baskın olan kişisel gelişim fırtınası ve onun yarattığı BİR’lik kavramı aslında SEN’i ortadan kaldıran ve henüz tanımlanmamış bir tanrı kavramını ortaya çıkartan bilgi karmaşasından başka bir şey değil. Emanet bilgiler, deneyimsiz bilgeler, sonradan oldumcu tasavvufçular, iki alimin sözüne tamah edip söz çalan yol bilmeyen arsızlar ve daha bir çok yolda olduğunu sanan ama yolun yanında bile olmayanların diline pelesenk ettiği BİR olma düşüncesi, ne yazık ki içinde İNSAN ve TANRI kavramları var olduğu müddetçe ortaya çıkmayacak ve kendini gerçekleştirmeyecektir.

İşin özü BİR olduğunu sanmak bile iki’lik. Dile gelen bir kavram var insan ve tanrı ve evren BİR. Bu kavram konusunda hem fikiriz, sen ve ben dışarıdan bakınca bir oluyoruz, aynı evin içindeyiz, aynı binadayız, o binada yüzlerce kişi yaşıyor olabilir ama tek bir bina görünüyor, sonra semt orada da binlerce kişi yaşıyor ama oralı oluyorsun. Fakat oralı olmana bile sebep bir dışarının olması. Yani İstanbullusun ya da İzmirlisin ya da Türkiye’li ya da dünyalı hep bir yerde ve düşüncede iken bir oluyorsun. Bütün büyük bakış açıları hep biri işaret etse de sen orada gören ve görünen, anlam yükleyen ile yüklenen, idrak eden ve edilen olarak yine iki sistemindesin. İki’den çıkamıyorsun, çıkamayacaksın da …. Meditasyon yapan ile yapmayan, yapanı izleyen ile onu eğiten, üstadına benzemeye çalışan ile üstadın olmak istediği bile İKİ’likten başka bir şey değil. Hatta en çok kullandığımız sevgi ifadesi olan cümle SEN’i seviyorum bile İKİ’liğin en basit tanımı aslında.

Bugün dünyada olmasa bile bu ülkede salgın şekilde yayılan, BİR’iz, BİR’likteyiz ve BİR’lik bilinci kavramlarının tamamı bir oyununun hamlelerinden ibaret. Kendisine uyanmakta olan ya da uyanışı için çaba harcayan herkesi tek bir potada toplayıp eriterek, kendi ikili düzeninde vahşi yaşam modelini sürdürmek olanların oyunu bu… Görmek, bilmek, sorgulamak ve derinlerine inmek gerekiyor. Kafanızı kaldırın ve dünyaya bakın, BİR olamayacağınız o kadar çok insan göreceksiniz ki siz bile şaşıracaksınız buna. Kimse ben onlarla BİR’im diye kendisini kandırmasın, en nihayetinde kimse bir başkası ile BİR değil olamazda. Günün sonunda, ayrı zevkleri, düşünceleri, arzuları, istekleri, hayalleri, beklentileri ve yaşam modelleri olan insanlarız. Kimimiz acıyı sever, kimimiz tatlıyı. Kimimiz tanrıyı gökyüzünde bulur, kimimiz her yerde, kimimiz için tanrı yoktur bile. Rengarenk ve binlerce farklı dil ile konuşuyoruz. Birimizi mutlu eden şey diğerini mutsuz edebiliyor. Bir ölüme gülümseyenimizde var acı çekenimizde. Hırsızımız var, katilimiz var… Çocuk tacirleri var… Kadın tacirleri… Emek hırsızları… Uzar gider liste… Bir’lik mi en büyük cehaletin kapısını aralayan sözcükleri sıkıştırmışlar araya ve seni çağırıyorlar, kendini terk et ve gel diye… İki’lik mi? Hiç birimiz yoktu ve olmayacakta… Sadece kendinize uyanın, bırakın alemin dengesizliğinde kendinize BİR’lik çatısı altında yer bulma safsatalarını, siyaset varsa dünyada BİR olan ve Tanrı hiçbir zaman orada olamayacaktır.

Sevgiler

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir