Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İmitasyon mutluluk

02/01/2016
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0

Yaşamak bize ait bir yol iken biz adına yaşamak dediğimiz şeyi satın almak için bütün ömrümüzü harcamayı seçiyoruz. Bir çocuğu düşünün hayatında gördüğü her şeyi oynadığı oyunun bir aracı olarak görür. Onun gözünde hepsi birdir maddi olarak değil sevdiği için bir değeri vardır elindeki şeyin. İster para olsun, ister araba, ev, elmas, pırlanta, mücevher her ne verirseniz verin onun için sadece ve sadece bir oyuncaktan ibarettir. Bizim hayatımızda yer alan her şey ama her şey sadece oynadığımız oyunun bir dekoru ve sahne arkası yardımcı malzemesi aslında. Biz adına yaşamak dediğimiz bu yolculukta, sahneye, tiyatroya, koltuklara, perdelere ve seyircilere hatta figüran ve yardımcı oyunculara sahip olmaya çalışıyoruz.

Sahip olmak dürtüsü o kadar baskın hale geliyor ki araç olan şeylerin her biri bir anda amaca dönüşüyor hatta öyle bir amaç ki göz gözü görmez, el eli keser halde kendini ortaya koyuyor. Neden bir oyunun içinde olduğumuzu unutuyoruz acaba? Bilinçli aklımız ile karar vermeye başladığımızda aslında değer olarak gördüğümüz şeylerin gerçekten o kadar emeği, gözyaşını, çabayı ve hatta kavgayı hak etmediğini anlıyoruz. Bizi bütün bunlara zincirleyen ve prangalara vurup mahkum eden tüketim toplumunun dayatmasından uyanmak için hangi kombinasyonu uygulamamız gerekiyor hayatta.

insan-vücudundaki-elementlerBizler ve düşüncelerimiz tıpkı Matrix’teki gibi 0 ve 1 kombinasyonlarından oluşmuşuz aslına bakarsanız. Bütün hücrelerimizin ve bizi oluşturan atomların ki %99’u sadece 6 elementten oluşmaktadır evrende var olan bütünün bir parçası olduğunu ve sadece düşünceyle varlığımızı yok etmek üzere olduğumuzu fark edebilecek miyiz? İnsanoğlunun kâh din adamları ile kâh siyasetçiler yolu ile öğrendiği, bütün dünya insan için yaratılmıştır, dünyada var olan tüm nimetlerden faydalanmalıyız yaklaşımı ile kazandığımızı sandığımız şeyleri aslında çocuklarımızdan ve geleceğimizden çalarak kaybettiğimizi biliyor muyuz?

Size göre yaşamak nedir? Sahip olduğunuz şeylerin toplamı mı? Yoksa sahip olmayı hayal ettiklerinizin toplamı mı? Peki, siz yaşama ne kattınız, kaç ağaç diktiniz, kaç canlının hayatını kurtardınız, kaç ağacı yok olmaktan kurtardınız, kaç hayvanı beslediniz, doğanın katledilmesine kaç kere engel oldunuz, sokaklar kirlenmesin diye kaç kez çöplerinizi cebinizde taşıdınız? Hangi kutsal amaç için kendi dünyanızın ışıklarını kapatıp, yıldızları seyrettiniz. Hangi sabah uyanıp da bu dünya için ne yapabilirimi düşündünüz? Yaşadığınız topraklar betonla örtülürken durun demeyi düşündünüz mü? Yoksa bir eviniz varken ikinciyi mi hayal ediyorsunuz? Ya da arabanızı bir üst modele yükseltmeyi mi? Daha pahalı bir semte taşınmayı mı? Paranızın alabileceği en iyi şeylere sahip olmayı mı? Bunları elde etmek için kaç canlının, bitkinin, ağacın, böcek türünün yok olduğunu bilseydiniz ki biliyorsunuz kendinize dur demeyi düşündünüz mü hiç? Yoksa bütün bunlar bu dünyanın realitesidir, bana ne ben de dünyanın enayisi miyim herkes nasıl yaşıyorsa bende öyle yaşayacağım demek mi daha kolay geliyor?

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

agaca-sarilmakYaşamak bir çocuğun saf yüreğinden, kirlenmemiş zihninden ve her şeyi oyun gören bilgeliğinden esinlenerek kurulması gereken bir zaman zinciridir aslında. Bizler zamandaki anları kaldırıp zam’lanmış düşüncelerle zincirler örerek hayattaki her bir maddeye köleleşiyor, sahipleşiyor, acımasızlaşıyor ve önce kendimizi sonra yaşam alanlarını ve çocukların geleceklerini yok ediyoruz. Yaşamayı yanlış anladığımız içindir ki mutluluğu da yaşamanın bir unsuru olarak gördüğümüz, sahip olunan şeylerle eşleştirmek gibi bir hataya düşüyoruz. Ne kadar çok şeye sahipsen o kadar mutlusun, istediğin bir şeyi elde ettiğinde hep mutlu olacaksın, o çok sevdiğin şeyi aldığında dünyanın en mutlu insanı sensindir. Ne zamana kadar, biri gelip mutsuzluk düğmene bastığı ana kadar ya da aldığın şeyden hevesinin geçtiği birkaç saat ya da gün sonrasına kadar. Mutluluk, yaşamak, hayat bu kadar basite indirgenmemeli.

Sahip olma dürtüsüyle hatta inancıyla büyütülen insanlık, tüketim kanallarının dayattığı, sen buna layıksın, sen en iyisine, en büyüğüne, en güçlüsüne sahip olmalısın tarzı yönlendirmeleriyle kendi dünyalarında bir değer olgusu haline gelen bu tüketim mallarına sahip olmayı üstelik ne pahasına olursa olsun sahip olmayı ister hale geliyor. Gerçeklik mi? Sahip Ol işte… Her ne olursa ol, sahip ol… Senin olsun… Sonra, yenisi çıkacak, daha üst modeli, daha büyüğü, daha incesi, daha kalını, daha fazla ses çıkartanı…

Tekrar tekrar satın al. Yaşam amacın o olsun. En son çıkan telefona sahip ol. En son çıkan ve altından hava alan ayakkabıya sahip ol. Üzerinde markaların uçuştuğu kıyafetlere sahip ol. Çünkü onlara sahip olursan sen hem değerli olursun hem de mutlu… İyi de her şeye sahip olan milyonlarca insan neden halen mutluluğu arıyorlar? Neden mutluluk bu kadar uzak ve derinlerde? En çoğun ve büyüğün hepsine sahip iken neden arayışa girip sahip oldukları şeyden bile vazgeçmeye niyet ediyorlar?

Can alıcı sorular değil mi? Yoksa sen diyorsun Murat mı? Kocaman yalanlar ile örülmüş hayatımızda bizi gerçekten mutlu edecek şey için sihirli dokunuşlara gerek yok aslında. Çıkıp yeşil gördüğünüz bir yere ağaç dikin, bir sokak hayvanına yiyecek verin. Sokaklarda yaşayan bir insana giyecek bir şey hediye edin. Yolda gördüğünüz bir çöpü alıp çöpe atın.

Hayata renk katın, gülümseyin. İnsanların size ne söyleyeceğine aldırmadan dans edin, müzik söyleyin. İnsanlara; sevdiğinizi söyleyin.  Hayata dokunun, bir ağaca sarılın, bir çiçeğe gülümseyin. Yaşam/ınız/a değer katın. Siz sahip olduğunuz varlığınız ile öyle değerlisiniz ki bunu fark edin. Onun üzerine ekleyeceğiniz şeyler aslında o kadar sahte ve geçici ki sizde olanla coşun ve ışıldayın.

Yaşamak, kocaman bir SİZ’siniz aslında, ona içtenlikle gülümseyin ve sarılın…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir