Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsan varoluşunun derin konuları

11/02/2022
in Davranış Sosyolojisi
0
2
İnsan varoluşunun derin konuları

İnsan çocuğu; seçimleri ve sonuçlar ile bütünleşen ve ortaya karakteriyle çıkan bir varlıktır. Seçimleri yapmasına sebep olan yaşanmışlıkları onları ya mevcut yolculuğun içinde tutar ya da radikal bir kararla onu yıkıp yeni bir yol inşa eder. Bu süreç genelde sancılı ve yoğun geçer. Bazıları için durum daha travmatik hale bürünür ve derinlere işleyen yaşanmışlıklarının içinde kaybolur.

Yol ve yolculuk; insan çocuğuna sürekli olarak seçim yapması gerektiğini hatırlatır. Bunu yaparken de duyguları sıranın önüne koyar. Bunlar; korku, öfke, mutluluk ve üzüntüdür. Her birinin kendi içinde binlerce farklı tanımı olsa da tüm kapılar bu dört temel duyguya çıkar. Alınacak kararlar, çıkılacak yollar bu dört duygudan ikisi ile şekillenir; bunlardan biri korku diğeri de mutluluktur.

İnsan çocuğu kendisini huzursuz ve mutsuz eden alandan mutlu olmak için çıkmak ister, bu arzu ve isteği ona alternatifler sunar ve o da bunları korkuyla takip eder, yorumlar, kararlar alır. Aldığı bu kararlar neticesinde deneyimlediği yaşanmışlıkların içinde de ya öfkelenir ya da üzülür. Bu döngü insanın varoluşundan beri onunladır.

Peki duygular ve seçimler konusunda ouroboros (kuyruğunu yiyen yılan) gibi hareket eden insan çocuğu, kurtuluşu ve çareyi nerelerde ve nasıl arıyor? Gelin biraz bu konu hakkında düşünelim. İnsanın kendini arayış yolculuğunda çok fazla alternatif varmış gibi görünse de işin aslı pek öyle değil. Yaşadığı travmalara göre bağımlılıkları (seks, kumar, alkol vb) artabilir, herhangi bir inancın müridi haline gelebilir, bir kişisel gelişim yolculuğuna çıkabilir, tamamen içine kapanıp psikolojik tedavi görebilir, her şeyi bırakıp gidebilir. Bunlara ilave edeceğiniz yollar varsa paylaşırsanız sevinirim. Evet ne diyorduk, “kişisel gelişim bir din değildir.”

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Ben kimim ve ne istiyorum

Başarı: Kimin başarısı, kimin hikayesi?

Yolculuk ve arayış.
Konumuz tam olarak burada başlıyor. Her türlü bilgiye anlık olarak eriştiğimiz ve bilgi akışında sınırların olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Kendimiz için çizeceğimiz yolun konumunu internet üzerinde aramakla işe girişiyoruz. Sihirli sözcükler yani anahtar kelimelerle bu yolculuğun temellerini atıyoruz. Aranan kelimelere örnekler verecek olursak; “Ben kimim?”, “Mutluluk nedir?” “Hayatın/yaşamın anlamı nedir?”, “Parayı ve zenginliği nasıl çekerim?”, “Sevgi nedir?”, “Kişisel gelişim nedir?”… Bu kelimeleri çoğaltabiliriz fakat temelde bu beş altı soru üzerinden ilerlemeye başlıyor yola çıkış hikayelerimiz.

Her birimizin yaşam deneyimi farklı ve haliyle o deneyimlerin bizdeki izleri ve travmaları da farklı şiddette ortaya çıkıyor. Aynı anne babadan aynı şiddeti yaşayan iki kardeşin hayatın içinde iken karşılaştığı zorlayıcı deneyimlere verdikleri tepki aynı olmayabiliyor. Çünkü, uğradıkları şiddeti yorumlama biçimleri, onların bu olaylar karşısındaki duruşlarını şekillendiriyor. Tıpkı bizim yaşadığımız olaylara yüklediğimiz anlamlar ve o anlamlara göre inşa ettiğimiz yaşamlarımız gibi. Çok güzel olmanıza rağmen biri çocukken size çirkin demişse, kendinizi sürekli çirkin görürsünüz. Çok değerli ve özel olmanıza rağmen, biri sizi değersiz hissettirdiyse ömrünüzün sonuna kadar o değersizlik duygusu ile yaşarsınız. Ne kötü değil mi? Güzelsiniz, akıllısınız, değerlisiniz ama çocukken size yöneltilen suçlamalar ve yargılar yüzünden kendinizi, çirkin, aptal ve değersiz görüyorsunuz.

Ve… Birileri sizin bu arayışlarınıza yanıt vererek, hayatınıza dahil oluyor. Bunlardan kimi master, kimi üstad, kimi hoca, kimi de başka boyutlarla iletişim kuran ileri seviye ışık yükleyicisi önderler şekline bürünerek size yolculuğunuzda eşlik etmeyi teklif ediyor. Tabi ki ücreti mukabilinde. Evet, yolculuğun bundan sonraki kısmı, bütçeniz kadar aydınlanıp kendinizi bulacağınız bir yol oluyor. Konumuz ücretler değil bu arada, geçiş esnasında ilk karşılaştığımız engel ya da gerçeklik. Bunu ifade etmeden devam edemezdim yazıya.

Evet, hocalarımızı bulduk ve yolculuğumuz başlıyor. İşte tam olarak burası hikayenin ilginçleştiği yer oluyor. Çünkü bu alanda aktif olarak faaliyet gösterenlerin büyük çoğunluğu ezbere bilgiler (kendi bilgeliği ile hareket edenleri bu konunun dışında tutuyorum) ile yola çıktığı için, sağdan soldan serpiştirdiği hikayeler ile kendi küçük öğretisini ortaya çıkartıyor. Peki bu öğreti liderlerinin genelde ifade ettikleri ve sizden de keşfetmenizi bekledikleri şeyler neler?

  • Yaşadığınız her şeyin bir sebebi var! Yaşadığınız her şeyin sebebi biziz! Bu iki cümle ne kadar ağır görebiliyor musunuz? Şiddete meyilli bir ailede doğuyorsunuz, yıllarca anne baba şiddetine maruz kalıyorsunuz, sonra evleniyorsunuz hayatınıza giren adam sizi dövmeye devam ediyor ve bütün bunların sebebi Siz’siniz! İnandınız mı?
  • Karşılaştığımız her zorluk ruhumuzu geliştirmek için oluyor! Yapmayın! Bazen o zorlukları ortaya çıkartan sebepleri ortadan kaldırmamız için karşımıza çıkıyor olabilir o şeyler. Ya da birlikte hareket edip onu etkisiz hale getirmeyi de yani birlik olmamız gerektiğini gösteriyordur. Yani her zorluğun karşılığı içimizdeki bir şeyi değiştirmek için değildir, bazen dünyayı da değiştirmemiz gerekebilir.  
  • Hayatı olduğu gibi kabul edin! Bu tabir, yağmurun yağması, güneşin gökyüzünü aydınlatması, ay ve yıldızların yol gösteren olması, hayvanların doğum yapması, ağaçların büyümesi, çiçeklerin açması, arıların bal yapması, aslanların antilopları yemesi, akbabaların leşlere konması, kedilerin fareleri kovalaması için söyleniyorsa, kesinlikle hayatı olduğu gibi kabul etmeliyiz. Fakat, günde 12 saat çalışıp çok düşük ücret alıyorsan, sokaktan geçerken taciz ediliyorsan, özgürlüğünü istediğinde cezaevine atılıyorsan, saçların açık diye dövülerek öldürülüyorsan, kadınsın diye ikinci sınıf insan oluyorsan, çocuksun diye dayak yiyorsan, bir adamın karısı oldun diye her türlü baskıya maruz kalıyorsan, burada olduğu gibi kabul edilecek bir şey olmadığını görmen için daha ne kadar örnek vermeliyim bilemedim.
  • İyi ve kötü yoktur, her şey olması gerektiği için olmaktadır! En çok bu tabirle kavgalıyım bu hayatta. Bu kavramı inatla ve ısrarla savunanlar Allah/Rab/Tanrı/Yehova’nın bu konuda adil olduğunu ve her şeyin ondan geldiğini iddia ederler. Oysa Kuranı Kerim’de; Kim bir iyilik yaparsa, yaptığının on katıyla mükâfatlandırılacaktır. Kim de bir kötülük yaparsa ancak o kötülüğe denk bir ceza görecektir. Kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacaktır. (En’âm 160) yazar. Tevrat’ta Yalan haber taşımayacaksın, haksız şahit olmak için kötüye el vermeyeceksin. Kötülük için çokluğun peşinde olmayacaksın ve bir davada adaleti bozmak için çokluğun ardınca saparak söylemeyeceksin… (Çıkış, Bap 23, 1-2) der. Ama bu yükselmiş üstatlar nedense kötülüğü yok sayarak, kötülerin ekmeğine yağ ve bal sürer. Kötüler; kendisini meşrulaştırmak için var olması gerektiğini sana inançlar ve bu üstatlar aracılığıyla öğretiyor. Sen kötülüğü olması gereken bir şey olarak görüyorsun, çünkü onun varlığı seni iyi hissettiriyor sanıyorsun. “İyi ve kötü yoktur, her şey olması gerektiği için oluyor” şeklinde sana dayatılan öğretilerin özünde seni asimile etmek. Ve bu hayatın en büyük gerçekliği; kötülük var, sen onu iyilikle ortadan kaldırabilirsin ve kendi varlığının farkında olarak bunu yapabilirsin.
  • Her şey sana aynalık yapıyor, yaşadığın olumsuz şeyleri içinde ara! Çevrende olup biten iki yüzlülük, riyakarlık, sahte davranışlar, yalan ve daha birçok olumsuz eylemlerin sebebi içinde olamaz. Bunu kesinlikle düşünme, Çünkü sen beyazsın ve içinde siyah yok, o da simsiyah bir karakter ve onda da beyaz yok. Siyahın üzerine ışık vurup oradan yansıyan beyazdan pay çıkartmak çok anlamsız, bu senin kendine yaptığın riyakarlıktan başka bir şey değil. Onların, ahlaksızca ve onursuzca davranışlarına maruz kaldıktan sonra, dönüp içine kendinde bu davranışı araman ne kadar akıllıca. Üstelik bunu yapan kişi sadece sana değil oradaki on kişiye yapıyor ve hepiniz aynı aynanın etrafında dönüp duruyorsunuz ve içinizdeki olmayan riyakarlığı ve sahteciliği bulmaya çalışıyorsunuz. Yapmayın! Sadece bunu yapan kişiye dönün yüzünüzü ve seni görüyorum diye seslenin. Ne o kişi ne de o davranış bir daha karşınıza çıkmayacaktır, çıksa bile ne yapacağınızı biliyorsunuz artık ve bu sizi rahatsız etmeyecektir. Kirli olan düşünceler düştüğü yeri yakar ve iyi düşünceler de temizler. Düşüncelerinizin içinde kötülük aramayın, aynalık bulacağım diye. İyice bakın o güzel varlığınıza ve teşekkür edin kendinize.

Anlatacak o kadar çok şey var ki bunu anlatmaya ne yazı ne de kalem yeter. Bu yüzden, sana dayatılan tüm öğreti düşünce ve hikayeleri “ya öyle değilse” diyerek araştır ve birden fazla kaynağa eriş, o kaynağın sahipleri ile görüş, ilk anlatılana kapılma ve ilk duyduğuna inanma. Hatırla, her şey senin için var ve sen onların üzerindesin, bunu idrak ettiğinde, öğretilerin sana hizmet için var olduğunu anladığında, kendini sorgulamayı, eleştirmeyi, değersizleştirmeyi bırakıp, içten, çok derinden sevmeye başlayacaksın ve tüm öğretiler eriyip kaybolacak. Fark et…

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin...

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Bizim "gerçek" dediğimiz şey, genellikle olan bitenin kendisi değil, o bitenin bizde bıraktığı tortudur. Olan sadece bir olaydır; rüzgarın esmesi,...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir