Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanın Yolculuğu VII – Öğrenmek

07/23/2018
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Öğrenmek

Hayvanların yaşamlarını izlerken öğrenmek denen kavramın gerçekliği ile yüzleşiyorum. Deneyerek öğrenmek ve içselleştirmek tüm hayvanların ve bitkilerin doğasında var. Hayvanlar, bitkiler, ağaçlar daha doğrusu dünya üzerindeki tüm canlılar bunu deneme/yanılma yöntemleriyle ve yaşayarak öğreniyorlar… Öncelikle iç güdüleriyle, sonrasında da düşerek, kalkarak, aç kalarak, kaçarak ve izleyerek deneyimliyorlar ve içselleştiriyorlar. Kimse onları bir kenara oturtup ellerinde tebeşirlerle öğretmiyor hayatı ve onlar yaşamayı gerçekliğin içinde deneyimleyerek büyüyorlar. Peki insan bu öğrenme sürecini nasıl içselleştiriyor dersiniz?

Öğrenmek

Öncelikle, doğuştan oldukça zayıf ve muhtaç bir kimlik olarak doğan insan ebeveynlerin ve toplumun onlar için ördüğü geleceği uyum sağlamak gibi bir beklentiyle yaşama ilk adımlarını atıyorlar. Bir kedi doğduğunda önünde meslek seçimi gibi seçenek yok. Geleceği için kaygılanan ve bizim gibi olma sürünürsün bakış açısına sahip aile ortamında yer almıyor. Tüm yaşamı izleyin, her canlı olduğu kadarıyla var. Bir meyve ağacını izleyin, sahip olduğu dal, açıp tutunan kadar çiçek ve beslediği kadar meyve veriyor. Hatta başka meyve vermeye de çalışmıyor. Yani müzisyen olmak isterken, bankacı olmuyor.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Konu öğrenmek olunca ilk öğrendiğimiz şey sanırım, itaat etmek oluyor. Tabi öncesinde yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi, kişisel bakım yapmayı, giyinmeyi, yürümeyi, koşmayı da öğreniyoruz fakat onlar literatürümüze öğrenmek olarak işlemiyor, çünkü hepsi olması gereken şeyler ve doğada cereyan eden ne varsa birebir aynısı olduğu için de çok önemsenmiyor…  Fakat, itaat etmek ve teslim olmak kesinlikle bir öğretinin ya da öğrenme sürecinin içinde çokça badireler atlattığımız gerçekliğimiz haline geliyor. Anneye itaat, babaya itaat, abiye ablaya itaat, dedeye nineye itaat, topluma itaat, okula itaat, sisteme itaat ve uzar gider liste. Halbuki biz ilk önce okuma yazmayı öğrendiğimizi sanıyoruz oysa ondan çok daha önce öğrendiğimiz bir şey var ki o da hayatımız boyunca kimliğimizle birlikte anılacak olan itaat etme eylemidir.

İtaat etmeyi öğrendikten sonra da karşımıza çıkan şey sanmak ve zannetmek halleri oluyor. İtaat ile eğitilen benliğimiz, bir müddet sonra tamamen teslim olur ve kendisi olmaktan çıkar. Bu tıpkı, yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde olan kurbağaların tepki vermemesi ve sonrasında ölmesi gibi bir durumu ifade ediyor aslında. Birden sıcak suya atıldığında aniden tepki veren kurbağa, yavaş yavaş ısıtılan suyun içinde ölümü fark etmeden deneyimliyor. İnsanın yaşamı da tam olarak böyle, öğretilen tüm bilgiler ve zorlanan tüm karakteristik özelliklerimiz yaş aldıkça o kadar çok deforme oluyor ki günün sonunda elimizde kalan tek şey, toplumun şekillendirdiği kimliklerimiz ve onu ben sanan varlığımız oluyor. O andan itibaren, istediğimiz, talep ettiğimiz, bizi mutlu edeceğine inandığımız her istek aslında toplumca öğretilen ve gerçek olmayan görüntülerden ibaret. Bizi daha mutlu edeceğine inandığımız bir eşyaya sahip olduğumuzda onun bizi mutlu etmediğini öğreniyoruz. Fakat itaat kültürü ile bezenmiş zihnimiz o kadar çok fazla yönlendirme ile baskı altında tutuluyor ki bu andan itibaren mutluluğu; zanlar içinde aramaya başlıyor. Doğal halimiz olan mutluluğu ve sevgiyi elde etmek için çabalamamız gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü bize ilk öğretilen şeylerin başında da bu geliyordu. Anne babalarımızda bize bu şekilde yaklaşmıyor muydu? Ya da biz çocuklarımıza, sevdiklerimize, arkadaşlarımıza böyle yaklaşmıyor muyuz?  İtaat eden, bizim istediğimiz gibi olan insanlara daha fazla tolerans ve sevgi göstermiyor muyuz?

Öğrenmek kavramı; insan yaşam döngüsünde çok fazla müdahaleye maruz kalan, şiddeti sürekli olarak içinde taşıyan, A’dan başlayıp Z’ye uzanan, oradan da 1×1’den 10×10’a kadar ezberlenen ve sonrasında da içine tarih, imla işaretleri, deneysel bilgiler eklenen, insan olarak hayatın içinde nasıl durmamız gerektiğini dikta ile dayatan bir yaşam formu tanımıdır. Gerçek öğrenme ve öğretme kavramını insan hariç tüm varlıklar çok güzel deneyimliyor. Düşe kalka, bata çıka, yerlere çakıla çakıla öğrenmenin ve hayatta kalmanın, yaşama tutunmanın ne olduğunu öğreniyorlar. Bizlerde durum böyle mi peki? İnsan doğduktan sonraki süreçte öğrenme aşamalarının tamamında bağımlı bir varlık haline getiriliyor ve öğrendiği şeyler ile asıl olanı unutuyor. Ben olmayı, birey olmayı, varlık olmayı ve daha birçok şeyi kaybediyor. Çocuğun büyüme yolculuğunda bildiği, öğrendiği, yaşadığı ve deneyimlediği her şey zihnimizde kalabalık ve çirkinlik yaratıyor. Bu olgunlaşmamış insanlık halimiz bir bedenin içine sığdırılıp orada dokunmayı, idrak etmeyi ve hazzı da deneyimlemeye hazırlanıyor. İnsan öğretiler içinde öylesine yoğun ve kıstırılmış halde hareket etmek zorunda kalıyor ki günün sonunda ait olduğu bedenin de farkında olmuyor. Öğrenmenin beş duyu ile gerçekleştiği dünya da beş duyusunun algıları ne yazık ki öğretilme ve eğitilme çabaları içinde azalıyor ve kayboluyor. Duymamaya, görmemeye, konuşmamaya, tat almamaya ve hissetmemeye başlıyoruz. Zihin kendisine öğretilen tanımlarla günün sonunda kendisini öğretilerin bir yansıması ve eseri sanmaya başlayarak, ait olduğu bedenin de bilgeliğini yitiriyor.

 

Diğer yolculuk yazıları

1. Anne Baba Kimliği

2. Rahim – Spermin Bilgeliği

3. Doğum – Ölümün Başlangıcı

4. Ağlamak

5. Büyümek

6. Okul

 

 

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir