Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İrade-i İnsan

09/21/2019
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
irade-i-cuzziye

İrade-i İnsan ve İrade-i Makam

İrade denildiğinde insanların aklına iki türlü irade geliyor. Birincisi irade-i külliye yani sadece Allah’a ait olan irade, diğeri ise insana ait olan irade-i cüzziye… Bu iki irade arasında verilen hükümlerle dünya hayatı (şimdilik başka alemlere akmaya gerek yok) sürdürülüyor.  Peki bu iki iradeden başka bir irade hüküm süremez mi dünyada diye düşündüğümüzde bir yanıt alabilir miyiz diye sorduğumuzda yine bu iki iradeye gelip takılıyoruz.

irade-i-insan

Bugünkü konumuz tamamen irade-i cüzziye olarak tanımlanacak olan insan iradesi üzerine olmayacak, çünkü insanın kendi iradesinin üzerinde başka iradelerde söz konusu. Bireysel iradenin gelip takıldığı ve hükümlerin başkaları tarafından verildiği ve senin iradenin yok sayıldığı zamanlar ve anların iradesi de bu yazının konusu olabilir.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Dünyayı, insanları, fikirleri, düşünceleri, inançları, ekonomik sistemleri, insanı idare eden siyasi yapıları yıllardır izler ve okurum. Tamamen bağımsız bakarım hepsine çünkü bilirim ki her bir fikir ve düşünce inanç bir insan tarafında ortaya atıldı ve her birinin de kendi içinde bir gerçekliği vardır. Şimdi bu kadar çok gerçeklik içindeki her gerçeklik de bir iradedir diyerek yazıya devam ediyorum.

Gördüğüm dünyada, tespit ettiklerimi değerlendirdiğimde birden fazla irade olduğuna kanaat getirdim. Bunlar ne mi? Beraber bakalım isterseniz…

 

  • Hepimiz çocuktuk ve çocukların kendi özgür iradeleri olmaz çünkü onların üstünde olan bir anne ve baba kimliği vardır ve onlar çocuk adına irade-i cüzziyeyi sergilerler. Bir çocuk için bu irade-i külliye haline döner. Fakat büyük resimde birey olan çocuğun iradesi ile mutlak irade olan irade-i külliye arasına birileri girer. Çocuğun kendisine ait düşünceleri ve inanç modelleri oluşamaz, çünkü üst bir irade mekanizması bunu ortadan kaldırır. İnançlı kardeşlerimiz burada yüce yaratanın mutlak iradesi devreye giriyor diye düşünüyorsa, her bir dinin kendi içinde diğer tüm dinleri yok sayan, ortadan kaldırmak isteyen ve tek olan hak dinin kendisi olduğunu iddia edip o çocuğu kendi dininden olduğunu iddia etmesinin arkasındaki çeliştikleri irade tanımına göz atmalarını öneririm.

 

  • Büyümeye başladık, başka bir irade ile karşı karşıyayız, siyasi irade… O ne derse o olur. Düşünsenize kendi iradeniz ile bir karar (topluma zararı olmayan- ama zarar ve ziyan yok o da irade-i külliyeden geliyor) alıyorsunuz ve onu uygulamak istiyorsunuz karşınıza kolluk kuvvetleri çıkıyor. Çünkü ait olduğunuz toplumu yöneten siyasi erkin iradesi hepimizin üzerinde başka bir irade-i külliyeti oluşturuyor. Dünyanın her neresinde olursanız olun, özgürlük, eşitlik, adalet, yoksulluk, barış diye bağırdığınızda bu irade sizin mutlak iradenizi ezip, sizin için oluşturduğu cezaevlerine tıkarak işkence yapmayı ve kendisini de mutlak iradenin sahibi olarak görmenizi istiyor. Bu siyasi iradenin içine tüm siyasi yapıları ve dini inançları koyabilirsiniz.

 

  • Eh insanın kendi içindeki bu irade-i cüzziye ve irade-i külliye tezatlıkları bununla da bitmiyor. Olayın içinde bir de yaşadığı dünya giriyor. Onun da kendi mutlak iradesi var. Depremler (bazılarımız bunun münafıkları cezalandırmak için irade-i külliye tarafından gerçekleştirildiğini iddia etse de öyle bir şey yok tabi ki), su baskınları, fırtınalar, hortumlar, tsunamiler, kasırgalar, kuraklıklar, yanardağ patlamaları, iklim değişiklikleri ve heyelanlar da doğanın kendi mutlak iradesi ile gerçekleşmekte ki bu da insanın irade-i cüzziyesinin karşısında yine irade-i külliye olarak tanımlanıyor. Fakat bu olanların bir yaratıcı ve ilahi güçle ilgisi yok. Dünyanın kendi olağan ilerleyişinde cereyan eden olaylar her biri. Ah son dönemlerde insanoğlunun gerçekleştirdiği, sismik dalgalar ile deprem yaratılması, inorganik yöntemlerle bulut oluşturulup yağmur yağdırılması, yağmur bombalarının yapılması, yarattığı çevre kirliliği ile ozon tabakasının delinmesine sebep olup, bütün bu iradeleri ortadan kaldırıp kendi o aç egosunun yansıması olan afetleri de bu irade türleri arasına ekleyebiliriz belki de…

irade-i-kulliye

 

  • Bir de yine insan eliyle olan ve doğaya müdahale ile kirlenen ve dönüşen çevresel faktörlerin yarattığı, kanser gibi hastalıkların ait olduğu irade-i külliyeden gelmeyen ama bu kirliliği yaratanlar tarafından tüm yazılı ve görsel medya ile dayatılan irade-i külliye mevzusu var ki bunun da mutlak irade denen o irade ile ilgisi yok. Bariz şekilde insanlara hastalık bulaştıran, yiyecekler, temizlik maddeleri üretip bunları insanlara kullandırtan ve kapitalizm denen hatta biraz büyüğüne ise emperyalizm denen irade-i külliye var ki bununla mücadele etmek en az siyasi iktidar ve dinler ile mücadele etmek kadar zordur. Havayı, suyu, denizleri, gölleri, nehirleri kirletip yaydığı mikroplarla ve ürettiği besinlerle de vücudun direncini kırarak insanları hasta eden bu irade günün sonunda kitaplar ve din tacirleri tarafından saklanarak, hastalığın da irade-i külliye tarafından geldiği safsatasını ortalığa yayar…

irade-i-insan

Burada yazılan ve yazılmayan tüm iradeyi tanımlayan ve daha birçok yazamadığım irade-i hükümdar, irade-i kolluk kuvveti, irade-i para, irade-i hastalık, irade-i kapitalizm, irade-i din ve irade-i ruhban sınıfı kavramları var ki onlara girdiğimde yazı da bitmez konu da…

Gelelim konumuzun özüne. Tüm bu tanımlanmaya çalışılan ve unutulan kavramların tamamı insana (doğa olaylarının organik olanları hariç) ait. İnsan tarafından yapılan, kurgulanan, tasarlanan, uygulanan ve kirli emellere alet edilen irade kavramı, tıpkı; adalet, sevgi, saygı, eşitlik, hak, düşünce ve diğer tüm insani erdemleri taşıyan varoluşun mutlak gerçeklikleri gibi kirletilmiş ortadan kaldırılmış ve tanrı ziyanı bir kitleyi tanımlayıp cehennemi icat ederek, o kirli yoluna devam etmeye devam etmektedir. İnanmak, inancı için yola devam etmek, inandıkları uğruna kendisini dava adamı olarak görmek isteyenlere sözüm yok fakat onlar bunu yaparken benim mutlak irademe yani benim irade-i külliyeme müdahale ettikleri yere dur demeye hakkım var. Her düş, düşünce ve fikir kendi iradesinin irade-i külliyesidir…

irade-i-cuzziye

Son olarak, bütün bu iradelerin üzerinde olan ve henüz gerçekleşmemiş olan belki de hiç gerçekleşmeyecek olan ve insanoğlunun kıyamet olarak tarif ettiği, bu dünyada olmayan bir gücün gelip bu hayata müdahale etmesinin iradesi var ki onun da adı henüz konulmadı…

 

İrade-i külliyesinin farkında olanlara….

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir