Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kendini bulma vakti

04/02/2015
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
kendini bulmak

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

[dropcap font=”1″]Y[/dropcap]ıllardır şifa yöntemleri ile uğraşır dururum. Çocukluğum olmasa bile gençliğimde toplumsal sorunlara bakıp insanların çektiği acıları sonlandırmak isterdim. Bunun için kimi zaman ülkenin yönetimini ele alıp toplumsal refah ve özgürlük dağıtırdım; kimi zaman da hayallerimi küçültür bir fabrikatör olur personele, ev ve araba alırdım. Herkesin yaşamını özgür bırakırdım ve ortak kazanıp, ortak yaşardık… Murat Tali’nin küçük komün hayatının bir yansımasıydı düşlerim. Hayat içinde yolculuklar yaparken patron ya da başbakan olmanın bir yerde yetersiz olduğunu görüp, tanrı olup tüm dünyaya özgürlük vermeyi bile düşünmeye başlamıştım. Öyle ya hepsinin sınırı vardı fakat yaratanın bir sınırı yoktu, onun gücü her şeye yeterdi.

Derken insanlara özgürlük vermenin ve onlar için güzel şeyler yapmanın yollarını aramaktan ve hüzünlerini taşımaktan kendimi yitirmeye başladığımı görmeye başladım. İnsanların mutsuzluğu ile mutsuz olan, onların ezilmişliğine başkaldıran, onlar için gidip patron ile kavga eden ve isyan eden ben, onların kayıtsızlıkları yüzünden hasta olmaya başlamıştım. Sanırım tanrı bile gelse kurtaramayacaktı beni. Yolculuğum devam ederken, devrimler yapıp özgürlükler elde etmeye başlıyordum. Bu devrimleri ülkelere değil fakat kendi içimde yaparak yaşıyor ve yaratıyordum. Günler haftaları, haftalar ayları, aylar da yılları devirirken büyümeye ve hayatın içinde rollerimi görmeye başlamıştım.

Büyüyen ben, artık insanların mutluluğu için çalışmayı bırakmış mıydı? Yoksa başka bir yola mı çıkmıştı?

Tekdüze giden yaşamın içinde başkalarının özgürlüğünü ve mutluluğunu düşünmek ve onlar için mücadele edip ölüme kol kanat germek aslında kendi özgürlüğünü ve mutluluğunu talep etmekten öte değildi, bunu görmekle başladı yoldaki farkındalığım. Ben özgür olmadan özgür kılamazdım insanları. Ben mutlu olmasam mutlu kılamazdım halkları. Benim mutsuzluğum ile ancak umutsuz yarınlara kapılırdı bu halk, öyle ya kendine faydası olmayanın ona ne faydası olacaktı.

Yürümekle yollar aşınmaz, diyerek kendi içime doğru yola çıktım. Gördüm ki yürürken yollar gerçekten aşınmıyormuş. Aşınan bilincimin ve yollara savrulan fikirlerimin gölgesinde yürümeye devam ettim. Yine yol kenarlarında yüzü mutsuzluk ile çevrili insanlar var ve yine sancıları yüreklerinde anneler ve babalar. Onlara bakıp mutluluk oyunu oynamak ahmaklık gibi geliyordu bana. Bir gerçeklik vardı ki acı çeken insanlar çok fazlaydı. Düzgün dağıtılmayan gelir, adaletsiz eğitim ve insanlığı yok sayan bir sağlık sistemi içinde kocaman mutluluklardan bahsetmek Polyannacılık mıydı gerçekten?

Derken, aşındırdığım ömrümün kilometre taşlarında ihanete uğrayan düşlerimin, mücadelelerimin, seslenişlerimin esiri olmayı reddederek kendi yoluma çıkmaya karar verdim. İnsanların acılarını ve mutsuzluklarını yok etmeden önce kendi acılarımdan ve mutsuzluklarımdan sıyrılmalıydım. Bu fikre ilk kapıldığımda ise aklıma gelen soru şu olmuştu BEN KİMİM? Evet neyin peşindeydi ki bu zihin ve beden bileşkesi, böylesine bir amaç için kendine varmaya karar vermişti.

Ben Kimim? sorusunun yanıtını ilk bulacağım yer kitaplardı. Onlarca kitabın içine girdim, yüzlerce fikir, on binlerce düşüncenin arasında yoğrulmaya başladım. Bana göre doğrular vardı, yazarların doğruları vardı, akımların ve inançların doğruları vardı. İyi de, hangisi benim doğrum olacaktı bunların. Öyle çoktular ki, aralarında ben kaybolup duruyordum. Ne olmam gerektiğinden çok Nasıl OL’mam gerektiği sorusu bu sefer etrafımda dolanmaya başladı. Öyle ya Nasıl OL’acağım, nasıl kendime varacağım. Kocaman bir yolculuğa çıktığımı o zaman fark ettim. Çok uzak bir ülkeye göç eden bir mutluluk arayıcısı olmuştum. Kitaplar içinde boğuluyor, doymuyordum. Her an başka bir kişisel gelişim kitabında, bu benim diyordum. Her çıkan öğretinin içinde kendimden parçalar bulmaya devam ediyordum. Yolculuk giderek karmaşıklaşmaya başlamıştı. Her an bir doğumu yaşıyor gibiydim. Her an başka bir ben ile karşılaşmak, sürprizler yaşamak günün olağan davranışları haline gelmişti.

Hayatın içindeki BEN’leri bulmak o kadar zordu ki, hangisine yapışsam bu benim diye bir balon gibi patlıyor ya da elimden uçup gidiyordu. Olgunlaşmamış bir meyve tadında idi öğretiler ve acı geliyordu lezzetleri bana. Bir şeyi fark ediyordum bu yolculukta, insanların mutsuzluklarının ve acılarının nedenlerinin kendi tercihleri olduğunu görüyordum hem de çok net. Öyle bariz bir haldeydi ki ruhları sanki acılar denizinde yüzmeye gelmiş gibiydiler. Tercih şansları varken onlar en kolayını seçip kendilerini yaşayan ölüler sınıfına koymuşlardı. Onların acılarını reddettiğim zaman, mutluluğa bir adım yaklaştığımı fark ettim. (Burada acılardan sıyrılmak, tepkisiz kalmak olarak nitelendirilmemeli.) Evet mutlu olmak kolaydı, zor olan acı çekmekti ve insanlar aslında en zor olanı yapıyor ve yaşıyorlardı.

Ruhsal gelişim sürecine ilk adımı attığımda etrafımı saran öğretilere sarıldıkça karşıma çıkan terimleri özümsemek ve içselleştirmek gerçekten çok zor oldu. Farkındalık, aynalık, tezahür, tasavvuf, dinler, mistizm, hayat, kader, tecrübe, ışık beden, foton, enerji, kuant, spritüel, ruh, sevgi ve gelecek derken bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi denizinin içinde öze ulaşmanın yöntemlerini öğrenip kendi hayatıma katmaya çalıştım.

Bedeni doyurmak çok kolaymış, bedenin susuzluğuna derman bulmak da öyle. Fakat ruhu doyurmak ve onun susuzluğunu beslemek gerçekten çok zormuş. Ruhunun aşçısı olmaya aday o kadar çok kişi ile karşılaşıyorsun ki kimi üstad, kimi mürşit, kimi şeyh, kimi pir oluyor. Her birinin kendi deneyimi ve tecrübesi ve yorumu ile çizdiği yolda sen de yürümeye başladığında bir yerden sonra kendini sorgulamaya başlıyorsun. Bu değil, bu da değil, bu hiç değil. Öyle ya farkındalıkların ile yürüyorsun yolda. Onun tecrübesi ile edindiği gerçeklik senin gerçekliğin olmuyor, çünkü senin tecrübelerin çok farklı ve deneyimlerin de öyle. Aldığın sadece bilgi oluyor. Bilgiyi harmanlayıp kendi özüne dönmek ve benliğine varmak da bu bilgileri içselleştirip hayatına katmaktan geçiyor.

Sen damla olunca bilgi kocaman bir deniz haline geliyor. Denizin içinde iken ona ait hissediyorsun kendini oysa sen deniz değilsin, deniz de sen değil, bunu biliyorsun. Sen aslında bir damlasın bir SU damlası. Tıpkı denizin de su olduğu gibi. Burada denizin kendisini fark etmesi gerekiyor, yani su olduğunu bilmesi gerekiyor ki seni kendi içinde kaybetmesin. Fakat bu kolay değil. Çünkü her an bir başka damla denize dökülüyor ve çoğaltıp taşırmaya çalışıyor o denizi. Bir an geliyor öyle çoğalıyor ki damlalar deniz bile deniz olduğunu unutuyor. Onun bile kendi doğrusu kalmıyor çünkü biliyor ki o da bir damla aslında.

Bir kitabın içindeki her bir harf içinde bu böyledir. Bütünde bakınca sadece bir kitap görürsün fakat kapağı açınca içinde on binlerce kelime yüz binlerce hatta milyonlarca harf bulursun. Hepsi toplanıp sana seni anlatmaya çalışıyorlar. Ne güzel değil mi? Yaşadığın binlerce, on binlerce gün ve onlar içindeki yüzbinlerce AN içindeki sen gibiler hepsi. Öylesine serpiştirilmemiş ve gelişigüzel konulmamışlar. Hepsi bir nizam ve düzen içindeler. Noktalama işaretleri ile durması, coşması, korkması, susması, şaşması ve nefes alması gereken yerler tek tek orada duruyor. Bizde bir kitap gibiyiz değil mi? Es’lerimiz ve durgunluklarımızın içinde toplanan acılarımızdan, mutluluklarımızdan, sevinçlerimizden, hüzünlerimizden ve yalnızlıklarımızdan sıyrılıp özgürleşmenin yani kitabın sonuna varmanın hedefindeyiz.

OL’mak kolay değil, olmanın yolları ise bin bir türlü. Karşınıza çıkan şaklabanlar, oyunbazlar, düzenbazlar, din tacirleri, ahmaklar, paragözler ve sahtekarlar arasında doğru kişiye ulaşmanız elbette kolay olmayacaktır. Siz içinizdeki sesi dinleyip kendi yolunuzu çizmelisiniz. Aldığınız karar ne olursa olsun onun arkasında olmalısınız. Bunu yaparsanız -ki adına kabul demek en doğrusu olur- attığınız adımlar ve önceniz canınızı yakmaz. Çünkü gerçekten tercihinizi yaşıyor ve kendinizi gerçekleştirmeye çalışıyorsunuz.

Ruhunuzun sancısını attığınızda bedeniniz sadece ona eşlik eden bir çiçek oluyor. İnsanın ruhu acıdığında bedeni kendisini terk ediyor, hastalanıyor ve düşüyor. Bu yüzden önceliğiniz ruhunuzu özgürleştirmek ve onu mutlu kılmak olmalı. Dünyanın tüm acı çeken insanlarının hayat amaçlarını tekrar elden geçirmeleri gerekiyor ki mutluluğa adım atsınlar. Bize öğretilen acı çekerek olgunlaşma fikrini ise terk edin. Çünkü insan mutlu olarak da olgunlaşıp kendini bulabilir. Mutlu bir dünya için yol önderi arayan herkese söyleyeceğim tek bir şey var KENDİNİzi BUL’un. Hayatın tüm sırrı orada gizli. Nasıl mı? İşte onun da sırrı yine kendi içinizde. Oturup sorun ona ne istiyorsun? Kimsin? Nereden geldin? Niçin varsın? Ne zaman geldin? Sence mutluluk nedir? Sen Ne İstiyorsun?

Gerçekten siz ne istiyorsunuz? Kimsiniz? Sorun kendinize… Ateşleyin içinizdeki fitili ve yakın hayatınızın ışıklarını. Çıkın dışarı! Vakit aydınlanma vaktidir. Vakit, kendini bulma vaktidir.

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir