Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kullanmadığım kelimeler

07/07/2021
in İletişim Sosyolojisi
0
3
Kullanmadığım kelimeler

Dikkat ettim de yazılarımda arılardan hiç bahsetmiyorum. Uzun zamandır görünmüyorlar ortalıklarda. Sokaklarda sinekleri ilaçlıyoruz diyerek arıları da yok ettik sanırım. Eskiden balkondan içeri dalarlardı evdekiler birer ikişer kaçacak yer ararlardı. Sadece arılar mı? Kirpilerden de bahsetmiyorum mesela. Bazı akşamlar balkondan bahçeye baktığımda denk geliyoruz kendileri ile iki ya da üç taneler. Bahçeyi dolaşıp çimenleri yiyorlar. Kirpilerin besin zincirinde ne var bilmiyorum. Arılarınkini ilkokuldan beri ezberledik ama kirpiler ne yer ne içer bir araştırma konusu olabilir.

Kullanmadığım kelimeler

Üstünkörü geçtiğimi fark ettim cümlelerden. Hep insanları ve onların haytalıklarını anlattım. Nereden nereye geldiğimizden dem vurup durdum. Eskiden ne güzel şiirler yazar, binlerce kelime kullanırdım. Şimdi insanı anlatacağım diye sayısı belki de beş yüzü geçmeyen kelimeler ile kendimi tekrar edip durmaya başladım. Çatıların saçaklarını unuttum yazarken insanın dünyasını. Ya da bacasında umut tüten evlerin verandasını da. Bir sümüklüböceğin yolda ağır ağır ilerleyişini ve arkasında bıraktığı o izi. Sokak lambalarının sarı ışıklarını ve kaldırımların bozulmuş taşlarını. Çocuk parkında oyun alanındaki kumu ve salıncağın sallanırken çıkardığı gıcırtıyı…

Unutmuşum iyot kokusunun sardığı o sahil kenarlarını. Pijamasıyla, pantolonuyla, külotuyla denize giren çocukların çığlıklarını. Sahile doldurulan kayaların üzerinde oturup denizi seyreden sevgilileri de anlatmadığımı fark ettim. Denizin üzerine doğru eğilen güneşin, atmosferdeki renk cümbüşünü ve cümbüş dedim de Kumkapı’nın o eski şaşalı günlerini de yazmıyorum artık. Yenikapı’dan Sirkeci’ye kadar tren raylarının çevresine dizilmiş iki katlı Rum evlerinin arasında salınıp duran çamaşırları da anlatmıyormuşum mesela.

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Anlat o zaman

Gerçeklerle yüzleşmek üzerine

sokak çamaşır asmak

Mirim, bu ülkeyi düzeltmek için bir önder lazım diyen, keçi sakallı gözlüklü ve pipo içen bilgin amcayı da es geçiyormuşum sürekli. Troyleybüsler vardı Aksaray’da denk gelirdim çocukluğumda, dönerken elektrik tellerinden kopan askıyı yerine koymak için inen şoförün elindeki o uzun çengelli sopayı da unutmuş olmamalıyım. Şimdi metrobüslerde şehir efsaneleri yazılsa da arka kapıdan binip bilet atmadan yolculuk yapan uyanıkları da hatırladım. Sokakta salatalık soyup bol bol tuz atıp satan seyyar satıcılara ne demeli, genelde yanlarında da dilim karpuz satanlar olurdu. Turşucularmız da vardı ara ara denk geldiğimiz. İlk turşu suyu içme olayım geldi aklıma, biraz trajikomiktir kendisi. Arkadaşım ile turşu suyu içelim dedik, turşucu amca bardağın içine epeyce bir turşu suyu ekledi üzerine de çok az acısından. Sarı üzeri kırmızı yaptı turşu suyunu. Ben içimden sanırım kırmızı olanı daha pahalı o yüzden çok az ondan veriyor diyerek “benimkini tam tersi yap” amca dedim, o da sanki ben bu işi biliyormuşum gibi öyle yaptı verdi. Turşu suyunu bir dikişte içtim ve gözlerimden, burnumdan, kulaklarımdan, boğazımdan bir nükleer bomba efekti ile patlama oluştu. Neler oluyor diye düşündüm meğerse kırmızı olanı pahalısı değilmiş suyun en acısı imiş ve bende o günden sonra akıllandım tabi ki az acılı olsun diyerek turşu suyu ile olan maceramı farklı bir boyuta taşıdım.

turşu

Sokaklarda gazete satan çocuklar olurdu, bir sonraki günün gazetesi bir gün önceden akşam yedi sekiz gibi çıkardı ve o gazeteleri okumak büyük ayrıcalıktı. Sonra, omuz askıları ile yoğurt satan ve ellerindeki çanı sallayarak gezen yoğurtçular vardı, hijyenini bilmek ama tatları çok güzeldi ve hiç de hastalanmazdık onları yedik diye. Mahalle bakkalında açık kolonya satılırdı. Sadece kolonya mı? Gofret, bisküvi, lokum ve akide şekerleri de satılırdı. Niyet çektirilirdi küçücük hediyeler büyük paralar. O zamanda alıştırırlardı kazı kazan ile kumara çocukları ama kumarbaz olmadan büyüdük geldik bu yaşlara…

Kullanmadığım kelimeler

Ortaokul ve lisede öğretmenlerin verdikleri ödevleri yapmak için kütüphaneye giderdik, binlerce kitap arasından genelde Meydan Larousse ya da Ana Britannica ansiklopedisini alıp sayfalarca yazı yazardık. Mümkün olan en erken saat ve zamanda gitmek gerekirdi çünkü birkaç sınıf aynı ödevi yapmakla mükellef olurdu ve tek bir kütüphane vardı. O kitapların kokusunu hayal meyal hatırlıyorum. Sonra siyah önlüklerimiz ve beyaz yakalarımız vardı ilkokulda. Zamanla çağ atlayıp siyah önlükten mavi önlüğe geçiş yapmıştık ama yakalık hep beyazdı ve öyle de kalmıştı.

Ne diyordum, insanı anlatacağım diye kaybettiğim kelimelerden dert yanıyordum. Zigon sehpa, çok oturgaçlı götürgeç ya da belgegeçer tarzı kelimeleri de yazılara eklemeliyim. Zigon sehpanın konumuzla ilgisi yok ama şöyle demli bir çayın ya da şekersiz Türk kahvesinin üzerindeki duruşunu düşünün bu yazıya da öyle bir şey eşlik etse güzel olmaz mıydı? Sanki olurdu. Kaymağın üzerine bal dökülmüş ve çeşidi bol sabah kahvaltıları yoktu eskiden. Şimdi olanı da olmayanı da gidip donatıyor masayı, incir reçeli, vişne reçeli, kayısı reçeli ve çilek reçeli yanında aman şimdi acıktırmayalım sizi. Zaten konumuzda yemek değil kelimeler idi. Çorba ettim değil mi yazıyı? Şimdi saat 00:50 ya sanırım açlıktan yazı yemek pozisyonuna aldı kendini. Pozisyon yazarken bile aklıma porsiyon geldi üstelik bir buçuk fena olmaz diye düşündüm.

Eskiden açık plan mutfak mı vardı? Vardı da biz mi oturmadık? diyemeyeceğim, salonda oturup buzdolabı sesi dinlemek kadar hoş bir dinleti yoktur emin olabilirsin. Filler geldi birden aklıma, savanlarda yaşayıp ağaçların dallarını kopartıp yerken gördüm onları. Arada zürafalarda eşlik ediyorlardı onlara. Ağaçlar bu ikisine aitmiş gibi yiğitçe dolaşıyorlardı ortalıkta. Etrafı kolaçan eden bir sürü aslan, kaplan, jaguar, çita, sırtlan ve diğer güzel canlılar da kendilerine antilop, ceylan, karaca, inek, boğa, bizon, bufalo seçip beğeniyordu. Çöl fırtınasında çadırının içinde müzik çaldırıp, dansöz oynatan bedevi şeyhi de girip çıktı bu manzaraya.

Bir kalenin surlarına, taş evleri olan sokak aralarına, lastik ayakkabıları ile oyun oynayan çocuklarına bakarak büyüdüm ben. Kelimelerimi insanı anlatırken kaybettiğimi fark ettim. İnsansız tanrının ne kadar mutlu ve çok fazla kelimeye sahip olduğunu hissettim birden. Dur, yapma, günah, sevap, otur, kalk, öyle olmaz, cız, hayır demekten başka bir dil kullanamadığın insan dünyasında kelimelerin roman yazıp tasvire girmezsen on beş yirmiye düşüyor hadi biraz zorlayalım elli olsun, valla daha fazlası olmaz bu kadar. Olsa dükkan senin…

Eskiden çaya şeker atardım ve büyük bardaktan içerdim. Küçük bardak çabuk bittiği için -hele ki misafirlikte isek- ev sahibine zahmet vermek istemezdim. Ev sahibinin sofasını kaldırırken de yardım etmek isterdim. Ne haddime idi ama hep hadsiz idim insanların yaşamlarına illa burnumu sokacağım… Küçükken bir radyomuz vardı ITT Schaub-Lorenz adı kendisinden fiyakalı idi ama güzeldi. Bol bol şarkı türkü dinlerdim. Radyo tiyatrosu ve piyesleri vardı bir de “Köyümüz Köylümüz” programı. O programda iki şeyi çok tekrar edip dururdu köylü kardeşlerine seslenen adam, biri “don olacak” diğeri ise “kımıl zararlıları ile mücadele” haberi idi.

Bugün kendi hayatımda unuttuğum ve kullanmadığım kelimeleri paylaşmak istedim. Bir dahaki sefere daha çok kelimeyi kullanacağım bir tasvir yolculuğuna çıkalım seninle ne dersin?

Benzer yazılar

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Bunu bir süredir fark ediyordum aslında. Tek bir kişide değil, karşılaştığım hemen herkeste: biri bir şey anlatmaya başlıyor, tam ortasında...

Evrene Yazdığımız Prompt

Evrene Yazdığımız “Prompt”: Niyetin Netliği, Yaradılışın Dili

Bugün, hayatın akışında kendiliğinden gelişen iki ayrı sohbetin sonunda, zihnimde bir şimşek çaktı. Önce bir dostumla yapay zekayı ve bu...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir