Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Misafirin bereketi üzerinize olsun

09/10/2026
in Davranış Sosyolojisi
0
1
Misafirin bereketi üzerinize olsun

Misafir her daim kendi çocuklarından daha değerliydi bu coğrafyada. Sofranın en güzel yemeği misafire ayrılır, en güzel tabaklar onun için çıkarılır, evin en güzel köşesi ona hazırlanırdı. Çocuklar ise bütün bu törenin biraz dışında, biraz aşağısında, biraz da sessizce bekleyen tarafında dururdu. Belki de bu ülkenin çocuklarında yıllarca taşınan o değersizlik duygusunun bir parçası burada başladı. Kimliksiz çocukluğumuzun siyahı ile beyazı arasında kalan griliklere misafirler doluşur, biz de onların etrafında kendi evimizde misafir gibi büyürdük.

Misafirin bereketi üzerinize olsun

Üç odalı gecekonduların makûs talihinde büyüdük hepimiz. Kilitli kapıların arkasında dantelli sehpaların etrafına toplanmış koltuk takımları, sanki yalnızca misafir geldiğinde gerçek anlamına kavuşurdu. En güzel yemekler, en güzel sunumlar, en güzel çatal kaşıklar ve tabaklar büyük bir törenle ortaya çıkarılırdı. Biz ise o yoksulluğun ve saflığın içinde, grinin siyaha çalan tarafında, merakla karışık bir acıyla seyredardık gelen misafirleri. Ev bizimdi ama o güzel tabaklar bizim değildi. Sofra bizim evimizde kurulurdu ama en güzel lokmalar sanki başka bir hayatın hakkıydı.

Yer sofralarına diz çöken büyüklerin lokmalarından arta kalan özgürlüklere daldırırdık kaşıklarımızı. Pilavın üzerine konulan tavuk butlarının kemiğini gözlerimizle sıyırır, kimin tabağında ne kaldığını sessizce takip ederdik. Çok çocuklu, az gelirli ailelerin makûs talihine gebeydik hepimiz. Bir tas mercimeğin birdenbire çok fazla taliplisi olurdu. Bugün bir dilim ekmekle iki tas çorba yediğimizde doyduğumuzu sanabiliriz; o zamanlar bir ekmekle on kaşık çorbayı bölüşerek doyurmaya çalışıyorduk Tanrı’nın görmek istemediği midelerimizi. Belki de o günlerden kalan en büyük mirasımız, açlığın yalnızca karında değil, insanın kendisine bakışında da bir yer edinebileceğini öğrenmekti.

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Ben kimim ve ne istiyorum

Başarı: Kimin başarısı, kimin hikayesi?

Misafirin bereketi üzerinize olsun

Evlerimiz tek odaya doluşan çok çocuklu bir sirk gibiydi. Kavgası da bitmezdi, dayağı da. En yaramazımızın hatırına hepimiz sıra dayağına çekilirdik. Bir misafire kurban giderdi gözlerimiz, bir de yaramaz olanın arsızlıklarına. Aynı odada, bazen aynı döşekte iki çocuk yatardı. Mahremiyet diye bir şey bilmezdik; çünkü mahremiyetin ne olduğunu öğrenecek kadar alanımız yoktu. Şiddet de böyle bir hayatın doğal sonucuymuş gibi yaşanırdı. “Eti senin, kemiği benim” anlayışıyla öğretmene teslim edilen çocukluk, okulda öğretmenin dayağıyla, gece eve dönünce babanın dayağıyla devam ederdi. Eti kimin, kemiği kimin belli değildi artık.

On altı metrekarelik odalara çok fazla hikâye sığdırmaya çalışırdık. O hikâyelerin çoğu daha başlamadan birbirine karışırdı. Gazyağı lambasının titrek ışığında harfleri seçmeye çalışır, sonra kalın yorganların altına girerdik. Bedenimizden daha ağırdı o yorganlar. Kütlemiz kadardı başımızı koyduğumuz yastıklar. Köyden kırpılan koyunların yünü kokardı rüyalarımız. Karabasan hikâyeleriyle din derslerinde anlatılan cinlerin savaşları arasında geçerdi gecelerimiz. Çocukluğun korkuları ile yoksulluğun gerçekleri birbirine karışır, hangisinin daha korkunç olduğunu anlamadan büyürdük.

Yine de her çocuğun bir hikâyesi vardı pencereden baktığında hayal kurduğu. Bizler şehrin ortasında, dağların ötesindeki şehirlerden habersiz yaşardık. Gazoz kapaklarını ve radyo pillerini kıt kanaat biriktirir, bilyelerimizi paylaşır, oyuncak diye toprağın bağrına çiviler saplar, plastik toplarla taşları devirmeye çalışırdık. Okula giderken yağmurla yoğrulmuş çamura basar, ayaklarımızı vantuz gibi içine çeken topraktan kurtarmaya çalışırdık. Çamurdan utanırdı ayağımıza giydiğimiz pabuçlar. Paçalarımız da, sümüklü çocukların kollarına sürdüğü o beyaz parlak izler gibi, günün sonunda kendi rengini kaybederdi. Akşam sobanın kenarında kurutur, fırçayla temizler, ertesi gün yeniden giyerdik.

Hepimizin hikâyesi aşağı yukarı aynıydı. Belki de bu yüzden hiçbirimiz kendisini diğerinden daha ezik görmüyordu. Hepimiz farklı anne babalardan aynı dayağı yiyorduk. Okulda aynı sıra dayağına çekiliyor, aynı çamura basarak okula gidiyor, aynı yoksulluğun içinde büyüyorduk. Bu yüzden başka bir dünyamız olduğunu düşünmüyorduk. İnsan, içinde doğduğu hayatı uzun süre hayatın kendisi sanıyor. Başka türlü bir çocukluk, başka türlü bir aile, başka türlü bir sofra, başka türlü bir eğitim mümkün mü bilmiyorduk. Acıya birlikte gülümser, kanayan dizlerimiz ve dirseklerimizle oyunumuza devam ederdik.

Kafamız kırıldığında bayılan annelerimiz yoktu. Bazen annelerimiz çocuğunun kanayan kafasından çok, o kanın elbiseye bulaşmasına kızardı. Çünkü yoksulluk yalnızca neyi satın alamadığınızla ilgili değildi; elinizde olanı korumak zorundaydınız. Bir pantolonun yırtılması, bir ayakkabının çamur olması, bir tabağın kırılması, bir çocuğun hastalanması bile evin bütün dengesini bozabilirdi. Bugün dışarıdan bakıldığında sertlik, ilgisizlik veya sevgisizlik gibi görünen bazı davranışların arkasında bazen yoksulluğun, çaresizliğin ve tükenmişliğin de olduğunu sonradan öğrendik. Bu elbette şiddeti haklı çıkarmaz. Ama çocukluğumuzu anlamak için yalnızca dayağı değil, dayağı mümkün kılan hayatı da anlamamız gerekiyor.

Misafirler geldiğinde ise evin bütün düzeni değişirdi. En şaşalı tabaklar çıkarılır, en güzel çatal kaşıklar kullanılır, dantelli koltukların ve dantelli sehpaların üzerinde çaylar içilirdi. Biz ise çoğu zaman yerdeki minderlerde büyütürdük geleceğimizi. Sofraya konulan tencereye kaşıklarımızı daldırır, misafir için ayrılanla bizim için ayrılan arasındaki farkı sessizce öğrenirdik. Belki de o zaman anlamaya başladık, toplumun bazı insanlara neden daha fazla değer verdiğini. Misafir önemliydi çünkü dışarıdan geliyordu. Çocuk ise zaten evin içindeydi. Varlığı o kadar sıradandı ki kıymeti fark edilmiyordu.

Boynumuzun eğriliği ve gözlerimizin keskinliği, gaz lambasının ışığında harfleri görebilmek için halının üzerine devrildiğimiz gecelerden kalmaydı. Bazen bir karne, bütün yıl boyunca gördüğümüz dayağın karşılığında alınabilecek bir ödül gibi görünürdü. Başarılı olduğum için bazı karne dönemlerinde dayağı es geçerdim. Böylece çocuk aklımla başka bir şeyi daha öğreniyordum: Başarı yalnızca iyi bir sonuç değildir; bazen şiddetten kurtulmanın da yolu olabilir. Sevgi ile başarı, korku ile not, takdir ile performans birbirine karışırsa çocuk daha sonra bunları birbirinden ayırmakta zorlanır.

Ama bütün bunların arasında hayatın küçük güzellikleri de vardı. Komşunun kiraz ağacından koparılan bir kirazın iç yanağımızda bıraktığı kızıllık, yanağımıza inen tokadın kızıllığından farklı değildi belki ama hatırladığımızda ikisinin de izi başka türlü kalıyordu. Çocukluk böyle bir şeydi işte. Aynı hayatın içinde hem kirazın tadını hem tokadın acısını öğreniyorduk. Bir yanda yoksulluk, diğer yanda oyun; bir yanda korku, diğer yanda hayal; bir yanda misafire ayrılan en güzel tabak, diğer yanda o tabağa uzaktan bakan çocuklar vardı.

Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o günlerin yalnızca benim çocukluğum olmadığını düşünüyorum. Bu ülkede milyonlarca çocuk benzer evlerde, benzer sofralarda, benzer korkularla ve benzer umutlarla büyüdü. Yoksulluk, kalabalık aileler, eğitim anlayışı, fiziksel şiddet, misafirperverlik kültürü, aile içindeki hiyerarşi ve çocuğun söz hakkının neredeyse hiç olmaması birbirinden bağımsız şeyler değildi. Hepsi aynı hayatın farklı parçalarıydı.

Belki de çocukluğumuzda bize en çok öğretilen şeylerden biri, kendimizden önce başkasını düşünmekti. Bu kulağa güzel geliyor. Misafire saygı duymak, paylaşmak, ikram etmek, büyüğünü gözetmek elbette değerli davranışlar. Fakat bir toplum bunu yaparken kendi çocuğuna sürekli olarak “Sen sonra” diyorsa, başka bir şey de üretmeye başlıyor. Çocuk zamanla kendi ihtiyacının, kendi sesinin ve kendi varlığının daha az değerli olduğuna inanabiliyor.

Misafirin bereketi üzerimize olsun.

Ama keşke çocukların da kendi evlerinde misafir kadar kıymetli olduğunu öğrenebilseydik.

Çünkü şimdi geriye dönüp baktığımda, o çocukların çoğunun istediği şey ne daha güzel bir tabak, ne daha büyük bir ev, ne de daha fazla yemekti.

Biraz görülmekti.

Biraz anlaşılmak.

Biraz da çocuk olmak.

Ve belki o gün, yanağımızdaki tokadın kızıllığı kadar belirgin bir şeyi anlamıştım:

Tanrı, bir çocuğun hayatında olması gereken yerde değildi.

Çocukluğum… Murat Tali

Benzer yazılar

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin...

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Gerçek nedir? Biz kimiz?

Bizim "gerçek" dediğimiz şey, genellikle olan bitenin kendisi değil, o bitenin bizde bıraktığı tortudur. Olan sadece bir olaydır; rüzgarın esmesi,...

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir