Misafir her daim kendi çocuklarından daha değerliydi bu coğrafyada. Sofranın en güzel yemeği misafire ayrılır, en güzel tabaklar onun için çıkarılır, evin en güzel köşesi ona hazırlanırdı. Çocuklar ise bütün bu törenin biraz dışında, biraz aşağısında, biraz da sessizce bekleyen tarafında dururdu. Belki de bu ülkenin çocuklarında yıllarca taşınan o değersizlik duygusunun bir parçası burada başladı. Kimliksiz çocukluğumuzun siyahı ile beyazı arasında kalan griliklere misafirler doluşur, biz de onların etrafında kendi evimizde misafir gibi büyürdük.

Üç odalı gecekonduların makûs talihinde büyüdük hepimiz. Kilitli kapıların arkasında dantelli sehpaların etrafına toplanmış koltuk takımları, sanki yalnızca misafir geldiğinde gerçek anlamına kavuşurdu. En güzel yemekler, en güzel sunumlar, en güzel çatal kaşıklar ve tabaklar büyük bir törenle ortaya çıkarılırdı. Biz ise o yoksulluğun ve saflığın içinde, grinin siyaha çalan tarafında, merakla karışık bir acıyla seyredardık gelen misafirleri. Ev bizimdi ama o güzel tabaklar bizim değildi. Sofra bizim evimizde kurulurdu ama en güzel lokmalar sanki başka bir hayatın hakkıydı.
Yer sofralarına diz çöken büyüklerin lokmalarından arta kalan özgürlüklere daldırırdık kaşıklarımızı. Pilavın üzerine konulan tavuk butlarının kemiğini gözlerimizle sıyırır, kimin tabağında ne kaldığını sessizce takip ederdik. Çok çocuklu, az gelirli ailelerin makûs talihine gebeydik hepimiz. Bir tas mercimeğin birdenbire çok fazla taliplisi olurdu. Bugün bir dilim ekmekle iki tas çorba yediğimizde doyduğumuzu sanabiliriz; o zamanlar bir ekmekle on kaşık çorbayı bölüşerek doyurmaya çalışıyorduk Tanrı’nın görmek istemediği midelerimizi. Belki de o günlerden kalan en büyük mirasımız, açlığın yalnızca karında değil, insanın kendisine bakışında da bir yer edinebileceğini öğrenmekti.

Evlerimiz tek odaya doluşan çok çocuklu bir sirk gibiydi. Kavgası da bitmezdi, dayağı da. En yaramazımızın hatırına hepimiz sıra dayağına çekilirdik. Bir misafire kurban giderdi gözlerimiz, bir de yaramaz olanın arsızlıklarına. Aynı odada, bazen aynı döşekte iki çocuk yatardı. Mahremiyet diye bir şey bilmezdik; çünkü mahremiyetin ne olduğunu öğrenecek kadar alanımız yoktu. Şiddet de böyle bir hayatın doğal sonucuymuş gibi yaşanırdı. “Eti senin, kemiği benim” anlayışıyla öğretmene teslim edilen çocukluk, okulda öğretmenin dayağıyla, gece eve dönünce babanın dayağıyla devam ederdi. Eti kimin, kemiği kimin belli değildi artık.
On altı metrekarelik odalara çok fazla hikâye sığdırmaya çalışırdık. O hikâyelerin çoğu daha başlamadan birbirine karışırdı. Gazyağı lambasının titrek ışığında harfleri seçmeye çalışır, sonra kalın yorganların altına girerdik. Bedenimizden daha ağırdı o yorganlar. Kütlemiz kadardı başımızı koyduğumuz yastıklar. Köyden kırpılan koyunların yünü kokardı rüyalarımız. Karabasan hikâyeleriyle din derslerinde anlatılan cinlerin savaşları arasında geçerdi gecelerimiz. Çocukluğun korkuları ile yoksulluğun gerçekleri birbirine karışır, hangisinin daha korkunç olduğunu anlamadan büyürdük.
Yine de her çocuğun bir hikâyesi vardı pencereden baktığında hayal kurduğu. Bizler şehrin ortasında, dağların ötesindeki şehirlerden habersiz yaşardık. Gazoz kapaklarını ve radyo pillerini kıt kanaat biriktirir, bilyelerimizi paylaşır, oyuncak diye toprağın bağrına çiviler saplar, plastik toplarla taşları devirmeye çalışırdık. Okula giderken yağmurla yoğrulmuş çamura basar, ayaklarımızı vantuz gibi içine çeken topraktan kurtarmaya çalışırdık. Çamurdan utanırdı ayağımıza giydiğimiz pabuçlar. Paçalarımız da, sümüklü çocukların kollarına sürdüğü o beyaz parlak izler gibi, günün sonunda kendi rengini kaybederdi. Akşam sobanın kenarında kurutur, fırçayla temizler, ertesi gün yeniden giyerdik.
Hepimizin hikâyesi aşağı yukarı aynıydı. Belki de bu yüzden hiçbirimiz kendisini diğerinden daha ezik görmüyordu. Hepimiz farklı anne babalardan aynı dayağı yiyorduk. Okulda aynı sıra dayağına çekiliyor, aynı çamura basarak okula gidiyor, aynı yoksulluğun içinde büyüyorduk. Bu yüzden başka bir dünyamız olduğunu düşünmüyorduk. İnsan, içinde doğduğu hayatı uzun süre hayatın kendisi sanıyor. Başka türlü bir çocukluk, başka türlü bir aile, başka türlü bir sofra, başka türlü bir eğitim mümkün mü bilmiyorduk. Acıya birlikte gülümser, kanayan dizlerimiz ve dirseklerimizle oyunumuza devam ederdik.
Kafamız kırıldığında bayılan annelerimiz yoktu. Bazen annelerimiz çocuğunun kanayan kafasından çok, o kanın elbiseye bulaşmasına kızardı. Çünkü yoksulluk yalnızca neyi satın alamadığınızla ilgili değildi; elinizde olanı korumak zorundaydınız. Bir pantolonun yırtılması, bir ayakkabının çamur olması, bir tabağın kırılması, bir çocuğun hastalanması bile evin bütün dengesini bozabilirdi. Bugün dışarıdan bakıldığında sertlik, ilgisizlik veya sevgisizlik gibi görünen bazı davranışların arkasında bazen yoksulluğun, çaresizliğin ve tükenmişliğin de olduğunu sonradan öğrendik. Bu elbette şiddeti haklı çıkarmaz. Ama çocukluğumuzu anlamak için yalnızca dayağı değil, dayağı mümkün kılan hayatı da anlamamız gerekiyor.
Misafirler geldiğinde ise evin bütün düzeni değişirdi. En şaşalı tabaklar çıkarılır, en güzel çatal kaşıklar kullanılır, dantelli koltukların ve dantelli sehpaların üzerinde çaylar içilirdi. Biz ise çoğu zaman yerdeki minderlerde büyütürdük geleceğimizi. Sofraya konulan tencereye kaşıklarımızı daldırır, misafir için ayrılanla bizim için ayrılan arasındaki farkı sessizce öğrenirdik. Belki de o zaman anlamaya başladık, toplumun bazı insanlara neden daha fazla değer verdiğini. Misafir önemliydi çünkü dışarıdan geliyordu. Çocuk ise zaten evin içindeydi. Varlığı o kadar sıradandı ki kıymeti fark edilmiyordu.
Boynumuzun eğriliği ve gözlerimizin keskinliği, gaz lambasının ışığında harfleri görebilmek için halının üzerine devrildiğimiz gecelerden kalmaydı. Bazen bir karne, bütün yıl boyunca gördüğümüz dayağın karşılığında alınabilecek bir ödül gibi görünürdü. Başarılı olduğum için bazı karne dönemlerinde dayağı es geçerdim. Böylece çocuk aklımla başka bir şeyi daha öğreniyordum: Başarı yalnızca iyi bir sonuç değildir; bazen şiddetten kurtulmanın da yolu olabilir. Sevgi ile başarı, korku ile not, takdir ile performans birbirine karışırsa çocuk daha sonra bunları birbirinden ayırmakta zorlanır.
Ama bütün bunların arasında hayatın küçük güzellikleri de vardı. Komşunun kiraz ağacından koparılan bir kirazın iç yanağımızda bıraktığı kızıllık, yanağımıza inen tokadın kızıllığından farklı değildi belki ama hatırladığımızda ikisinin de izi başka türlü kalıyordu. Çocukluk böyle bir şeydi işte. Aynı hayatın içinde hem kirazın tadını hem tokadın acısını öğreniyorduk. Bir yanda yoksulluk, diğer yanda oyun; bir yanda korku, diğer yanda hayal; bir yanda misafire ayrılan en güzel tabak, diğer yanda o tabağa uzaktan bakan çocuklar vardı.
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o günlerin yalnızca benim çocukluğum olmadığını düşünüyorum. Bu ülkede milyonlarca çocuk benzer evlerde, benzer sofralarda, benzer korkularla ve benzer umutlarla büyüdü. Yoksulluk, kalabalık aileler, eğitim anlayışı, fiziksel şiddet, misafirperverlik kültürü, aile içindeki hiyerarşi ve çocuğun söz hakkının neredeyse hiç olmaması birbirinden bağımsız şeyler değildi. Hepsi aynı hayatın farklı parçalarıydı.
Belki de çocukluğumuzda bize en çok öğretilen şeylerden biri, kendimizden önce başkasını düşünmekti. Bu kulağa güzel geliyor. Misafire saygı duymak, paylaşmak, ikram etmek, büyüğünü gözetmek elbette değerli davranışlar. Fakat bir toplum bunu yaparken kendi çocuğuna sürekli olarak “Sen sonra” diyorsa, başka bir şey de üretmeye başlıyor. Çocuk zamanla kendi ihtiyacının, kendi sesinin ve kendi varlığının daha az değerli olduğuna inanabiliyor.
Misafirin bereketi üzerimize olsun.
Ama keşke çocukların da kendi evlerinde misafir kadar kıymetli olduğunu öğrenebilseydik.
Çünkü şimdi geriye dönüp baktığımda, o çocukların çoğunun istediği şey ne daha güzel bir tabak, ne daha büyük bir ev, ne de daha fazla yemekti.
Biraz görülmekti.
Biraz anlaşılmak.
Biraz da çocuk olmak.
Ve belki o gün, yanağımızdaki tokadın kızıllığı kadar belirgin bir şeyi anlamıştım:
Tanrı, bir çocuğun hayatında olması gereken yerde değildi.
Çocukluğum… Murat Tali







