İnsanları mesleklerine, unvanlarına ve yaptıkları işe göre sınıflandıran bir düzenin içinde yaşıyoruz. Daha çocuklukta “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Sonra eğitim hayatı, sınavlar, diplomalar ve meslek seçimleri geliyor. Bir noktadan sonra kim olduğumuzu anlatırken bile mesleğimizi kullanıyoruz: “Ben muhasebeciyim”, “Ben hukukçuyum”, “Ben mühendisim”, “Ben yöneticiyim.” Meslek, yalnızca hayatımızı sürdürebilmek için yaptığımız bir iş olmaktan çıkıp kimliğimizin önemli bir parçasına dönüşüyor.
Bunun doğal bir sonucu olarak da yaptığımız işte iyi olmaya, mümkünse en iyi olmaya çalışıyoruz. Başarı ölçülebilir hale geliyor; maaş, unvan, terfi, makam, şirket, müşteri sayısı, ciro ve sosyal statü üzerinden kendimize bir değer biçiyoruz. Çalışma hayatında başarılı olmak elbette önemlidir. Bir işi iyi yapmak hem kişinin kendisine hem de yaptığı işe karşı sorumluluğunun bir göstergesidir. Fakat sorun, işteki başarımızın hayatımızdaki bütün diğer alanların önüne geçmesiyle başlıyor.
Çünkü insan yalnızca mesleğinden ibaret değildir.
İyi bir muhasebeci olabilirsiniz. Rakamları doğru okuyabilir, finansal tabloları anlayabilir, karmaşık hesapları çözebilir ve yılların deneyimiyle işinizde gerçekten başarılı olabilirsiniz. Ama aynı zamanda vasat bir ressam olmayı da deneyebilirsiniz. Belki hiçbir zaman iyi bir ressam olamayacaksınız. Belki yaptığınız resimler kimsenin duvarına asılmayacak. Fakat bir akşam elinize fırçayı alıp yalnızca içinizden geldiği için resim yapmak, mesleğinizin dışında başka bir tarafınızın da olduğunu size hatırlatabilir.

İyi bir hukukçu olmak için mesleğinizde başarılı olmanız gerekir. Fakat bunun yanında şiir yazabilirsiniz. Belki yazdığınız şiirler hiçbir zaman yayımlanmayacak. Belki yalnızca çekmecenizde kalacak. Yine de şiir yazan tarafınız, gün boyunca yasalar ve dosyalar arasında kullandığınız zihnin başka bir kapısını açabilir.
İyi, hatta çok iyi bir orkestra şefi olabilirsiniz. Fakat bunun yanında güzel bir kek yapmayı öğrenebilirsiniz. İnsan kaynakları konusunda yılların deneyimine sahip bir uzman olabilirsiniz; akşamları piyanonun başına oturup birkaç parçayı kendi keyfiniz için çalabilirsiniz. Bunların hiçbirinin kariyerinize katkısı olmayabilir. İşte belki de tam bu nedenle değerlidirler.
Çünkü insanın bütün potansiyelini ekonomik değer üreten bir beceriye dönüştürmek zorunda olmadığını hatırlamamız gerekir.
Modern çalışma hayatı bize zamanımızı verimli kullanmayı öğretiyor. Boş zaman bile artık “değerlendirilmesi gereken” bir kaynak haline geliyor. Spor yapıyorsak daha fit olmak, kitap okuyorsak daha bilgili olmak, yabancı dil öğreniyorsak kariyerimize katkı sağlamak, bir hobi edinmişsek bunu bir noktada gelire dönüştürmek istiyoruz. Hatta dinlenmenin bile bazen ertesi gün daha verimli çalışabilmek için yapılması gereken bir faaliyet olarak tarif edildiğini görüyoruz.
Böyle bir anlayışın içinde insanın kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Her yaptığım şeyin bir işe yaraması gerekiyor mu?
Belki de hayatın önemli bir bölümü tam olarak “işe yaramayan” şeylerden oluşmalıdır. Bir müzik aleti çalmanın para kazandırması gerekmeyebilir. Resim yapmanın sergiye dönüşmesi gerekmeyebilir. Şiir yazmanın kitap olmasına gerek yoktur. Bahçede toprakla uğraşmanın verimli bir sonuç üretmesi şart değildir. Bir kek yapmak yalnızca kek yapmaktır. Bir ağacın altında oturmak da yalnızca ağacın altında oturmaktır.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişkinin değeri her zaman ekonomik bir karşılıkla ölçülemez.
Mesleğimiz hayatımızın önemli bir bölümünü kapladığında, başka taraflarımızı zamanla unutmaya başlayabiliriz. Yıllarca yalnızca yöneticilik yapan biri, yönetici olmadığı zaman kim olduğunu sorgulayabilir. İşini kaybeden biri yalnızca gelirini değil, kendisini tanımladığı kimliği de kaybedebilir. Emekli olan bir insan “Artık ben neyim?” diye sorabilir. Çünkü yıllar boyunca “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna verdiği cevap, farkında olmadan “Ben kimim?” sorusunun cevabına dönüşmüştür.
Buradaki sorun çalışmak değildir. Sorun, insanın kendisini yaptığı işle tamamen özdeşleştirmesidir.
Bir mesleğe sahip olmak başka, mesleğin sahibi olmak başkadır. İşimizi yapabiliriz, işimizi sevebiliriz, işimizde ustalaşabiliriz. Fakat işimizin bizi bütünüyle tanımlamasına izin verdiğimizde hayatımızın diğer alanlarını giderek küçültmeye başlayabiliriz. Bir süre sonra yalnızca çalışırken kendimizi değerli hissetmeye, yalnızca başarılı olduğumuzda mutlu olmaya ve yalnızca başkaları bizi takdir ettiğinde kendimizi yeterli görmeye başlayabiliriz.
Bu durum çalışma hayatının dışındaki ilişkilerimizi de etkiler. Çünkü sürekli performans göstermeye alışan insan, özel hayatında da kendisini bir performans ölçüsüne tabi tutabilir. Ne kadar başarılıyım? Ne kadar seviliyorum? Ne kadar kazanıyorum? Ne kadar tanınıyorum? Ne kadar üretkenim? Kaç şey başardım?
Oysa bazı soruların cevabı ölçülebilir değildir.
Bugün ne kadar iyi bir arkadaş oldum? Bir insanı gerçekten dinledim mi? Bir çocuğun merakını kırmadan onunla konuşabildim mi? Bir canlıya karşı ne kadar duyarlıydım? Kendime zaman ayırabildim mi? Hiçbir karşılık beklemeden bir şey yaptım mı? Sırf hoşuma gittiği için bir şey ürettim mi?
Bunlar kariyer raporlarına girmez. Performans değerlendirmelerinde puanlanmaz. LinkedIn profilimize yazılmaz. Fakat insanın hayatının niteliğini belirleyen şeylerin önemli bir bölümü tam da burada saklıdır.
Bu nedenle “İşinizde en iyi olun” cümlesinin yanına başka bir cümle eklemek gerekiyor: Kendinizin geri kalanını da ihmal etmeyin.
Çünkü insanın içinde tek bir yetenek yoktur. Mesleğimiz, sahip olduğumuz bütün potansiyelin yalnızca bir bölümünü kullanıyor olabilir. Belki iyi bir yöneticiyiz ama kötü bir bahçıvanız. Belki iyi bir mühendisiz ama berbat bir şarkıcıyız. Belki çok iyi bir öğretmeniz ama dans etmeyi bilmiyoruz. Bunların hiçbirinin önemi yok. Çünkü hayat bir yetenek yarışması değildir.
Bazen bir şeyi iyi yapmak için değil, yalnızca yapmak için yaparız.
Belki de insanın içindeki boşluk, her zaman daha büyük bir başarıyla doldurulamaz. Daha yüksek bir makam, daha fazla para, daha büyük bir ev veya daha fazla tanınmak bir noktaya kadar tatmin sağlayabilir. Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bütününü bunlarla tamamlamak mümkün olmayabilir. Çünkü insanın içinde yalnızca ekonomik ve sosyal bir kimlik değil; merak eden, üreten, oynayan, seven, hata yapan, öğrenen ve hiçbir işe yaramadan sadece var olmak isteyen başka taraflar da vardır.
İçimizdeki bu tarafları sürekli ertelediğimizde, bir gün “Hayatımda ne eksik?” diye sormaya başlayabiliriz. Sonra bu eksikliği yeni deneyimlerle, daha fazla tüketimle, sürekli hareket ederek veya kendimizi başka başarılarla kanıtlayarak doldurmaya çalışabiliriz. Oysa belki de eksik olan yeni bir şey değildir. Belki uzun zamandır kullanmadığımız bir tarafımızdır.
Bu yüzden insanın kendisine ayırdığı zaman, çalışmadan çalınmış zaman değildir.
Bazen bir enstrüman çalmak, resim yapmak, şiir yazmak, yemek pişirmek, fotoğraf çekmek, doğada yürümek veya yalnızca hiçbir şey yapmadan oturmak hayatın verimsiz bölümleri değil; insanın kendisiyle yeniden temas ettiği alanlardır.
İşimizde başarılı olabiliriz. Hatta yaptığımız işte en iyilerden biri olabiliriz. Fakat bütün mesele, işimiz bittiğinde geriye kim kaldığıdır.
Çünkü insanın değeri yalnızca ürettiği şeyde değil, üretmediği zamanlarda da vardır.
Mesleğiniz size ne yaptığınızı anlatır; hayatınızın geri kalanı ise kim olduğunuzu.







