Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Uyandım diyen ile uyuyan da aynı akıbete sahipse

12/04/2023
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
3
Uyandım diyen ile uyuyan da aynı akıbete sahipse... Guru, ruhban sınıfı

Uyandım diyen ile uyuyan da aynı akıbete sahipse; yol, yolculuk, yeniden doğum, aydınlanma, arayış ve daha birçok kavram ve tanım gerçekten gerekli mi diye soruyor insan? Herkes bir düşün içinden düşüyor dünyaya… İki düş/ü arasında geçiyor ömür dediği şey. Düş’ünden düşmek gibi bir yolculuk içerisinde yolunu bulmaya çalışıyor. Yol yokken bunu nasıl mümkün kılacak ki? Nihayetinde bugüne kadar deneyimlenen tüm yolculuklarda fark edilen şu oluyor, yolun sonunda bir şey yok, tüm hikaye yolculuğun kendisinde. Simurg’un hikayesi gibi bir ömrün içindeyiz velhasıl.

Uyandım diyen ile uyuyan da aynı akıbete sahipse

Gücü olanın daha görkemli yollarla ulaşmaya çalıştığı, olmayanın ise yangınlardan mal kaçırırcasına ilerlediği mutluluğun ve hayatın anlamının olduğu o yer, aslında hiçbir yerde yok. Özür dilerim, her yer orası aslında… Hiçbir yer yokken her yerin varılacak yer olması da ne büyük tezat değil mi? Senin kendini kaybettiğin yerde bir başkası kendisini çok kolay bulabiliyor. Aynı evden bir alim ve bir zalimin çıkma ihtimali kadar da net bir gerçeklik bu hal.

Araya tanrılar giriyor yol çizerken… Tanrıların bir yol çizdiği yok aslında, onların hükmü olduğunu iddia ettikleri yüzbinlerce öğretiyi topluma dayatan ve nihai özgürlüğü vaat eden ruhban sınıfının çizdiği yollar var. Hepsinin birleştiği tek bir yer var o da “kendini terk et ve tanrın açığa çıksın.”, sen kendini terk edersen onların istediği şeyi daha kolay olabiliyorsun. Zaten sen onlar için sadece yolun iz bırakacak kadar geniş ve kalıcı olması için gereken bir yol sürücüsüsün. Yol yapıcı demek daha doğru olur çünkü her yolcu bir iz bırakarak ilerler ve geride onun takipçileri de aynı patikayı kullanmak ister… Keşfedilmiş bir yol varken yenisini yapmaya da gerek yoktur zaten! Bu da ermişliğin kestirme yollarını ortaya çıkartıyor. Tüm mesele de bu değil miydi insan ömründe? Bana sihirli değnek ile dokun, ermiş olayım, bütün bilgelikler bana yüklensin, bir anda tüm alemlerin sırrına ereyim. Oh ne ala!

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Uyanmak isteyenler ya da arayışta olanların tek başvuru kaynağı ruhban sınıfı olmuyor tabi… Araya diğer öğretilerin “spiritüel egoist ruhbanları”nı da eklemek gerekiyor. Spiritüel ruhbanların yolunda din yok gibi görünse de işleyiş ve yolculuğun kendisi ve kast sistemi birebir birbirine benziyor. Onların da arzusu kendini terk etmen yönünde. Yahu madem kendimizi terk edecektik niye çıktık bu yola diye soruyor, yolcular. “Kendini terk edersen, kendin açığa çıkar” diye devam ediyor, ustalar. Aslında birazcık haklılık payları var, kendini sevmediğin ya da değerli olduğunu fark etmediğin için arayışta olduğunu biliyor onlar. Kendini terk etmeni değil de kendinle kavuşmanın en doğru yol olduğunu söyleyen üstatlar da var onlar bu yazının konusunda yer almıyorlar. Ne diyorduk, “yolcunun düşünde, yolun sonu mutluluktur.” Çünkü yolcunun nihai arzusu da budur. Sonsuz mutluluğa ermek. Bu yalanı da nereden duyduysa demeyeceğim çünkü bir önceki paragraftaki ruhban sınıfındaki zatlar, tüm insanlığa ölürlerse mutlak ve sonsuz mutluluğa erişeceklerini anlatıp durmuşlar ve insanlığı buna inandırmışlar da… Yerseniz diyeceğim ama sekiz milyar insanın büyük çoğunluğu yemiş gibi bir arayışta ve yolculukta… Başarmışlar sanki, ne dersiniz?

Ne diyorduk biz, nereye geldik? İnsanlığa kendisi olmayı unutturdukları bir sistem binlerce yıldır inşa ediliyor diyeceğim ama insanlık hiçbir zaman bütün hayatının sorumluluğunu alıp kendi yolunda ilerlemedi ki. Hep bir lider, bir önder, bir şifacı, bir büyücü, bir kahin, bir koruyucu arayıp durdu. Bunlar yoksa bile zorla ortaya çıkarttı. Çünkü en büyük korkusu kaybolmaktı ve hayatın içinde savrulmaktı. Bu yüzden hep daha güçlü, daha büyük, daha korkusuz, daha bilge birini aradı durdu. Yoksa da yarattı. Bu kimi zaman bir dağ oldu, kimi zaman bir ağaç, kimi zaman güneş kimi zaman da ay ve yıldızlar. İnsan yaratmaktan vazgeçmedi çünkü korkmamayı öğrenemedi bir türlü.

Tarih kitapları neden komutanları ve imparatorları güçlü ve kudretli gösterir biliyor musunuz? Çünkü insanların o güç altında güvende olduklarını hissetmeye ihtiyaçları var. Daha da önemlisi, gelecekte öne sürülen her dava için uğruna ölecek insan çoğaltmaları da gerekiyor. Bunu da kralın/devletin/bayrağın/dinin koruması ile sürdürülebilir olduğuna ikna etmek için korkuyu önceliklendiriyorlar. Günümüzde olan ile 2-3 bin yıl önce olan arasında teknik olarak hiçbir fark yok, sadece yöntemler ve silahlar değişti. Korku aynı, duygu aynı, çark aynı ve haliyle teslimiyette aynı…

Uyandım diyen ile uyuyan da aynı akıbete sahipse... Guru, ruhban sınıfı

Teslimiyet… Sihirli kelimelerden biri de bu… Teslim ol, hoca/üstat/keşiş seni değiştirsin ve dönüştürsün. Ben bu teslimiyetin farklı yorumlarına oldum olası muhalif olmuşumdur. Birey olma ve benliğimi inşa etme döneminde kendi gerçekliği ile nerede olduğuna dair bir fikrimin olmadığı kişiye neden teslim edeyim varlığımı. Yol demiştik ya, yüzlerce hatta binlerce öğreti ustası var hepsinin de tek arzusu sizin teslim olup onun istediği yolda yürümeniz. Mutlak özgürlük ya da mutluluk böyle gelecekmiş gibi gösteriliyor fakat bana göre bu böyle değil. Benim algımdaki tek teslimiyet neye biliyor musunuz? Bir karar aldım ve yola çıktım, hedeflediğim şey oldu ya da olmadı, oradaki sonuca teslim olurum ben. Çünkü ne keşkelerin ne ahların ne de yapmasamıydımların burada bir anlamı yoktur. Her şey bitmiştir, sonuç öyle ya da böyle ortada ve orada duruyordur, işte ben o sonuca teslim olurum. Onu dönüştürme gücümü burada teslim olarak kullanırım ki bana göre en doğrusu da budur. Diğer türlü tüm teslimiyetler, bir fikrin, ideolojinin, inancın ya da kişinin kölesi olmanızı sağlıyor.

Tüm insanlık asırlardır, firavunların, kralların, derebeylerin, padişahların, ruhban sınıflarının ve güç odaklarının himayesinde yok sayılıp kul ve köle olarak kullanıldı ve insanın özü hakikatini ve gerçekliğini bu sanarak yaşamaya devam etti. Başka şansı da yoktu gerçi ya ölüm vardı ya da mahpus… Ya pranga vardı ya da zincir. Ya yakılmak vardı ya da giyotinle öldürülmek. Siz şimdi bir yola çıkarken, mutlak özgürlüğün size krallar sofrasında ve altın tabaklar içinde sunulacağını mı düşünüyorsunuz. Siz dönüşümünüzün, mavi ve kırmızı haplarla mümkün olacağına mı inanıyorsunuz? Çok yanılıyorsunuz, kendi yaşamınızın muhasebesini yapmadan çıktığınız tüm yollarda mutlak acılar sizi karşılayacak, mutlak hüzünler ruhunuzu saracak, mutlak korkular bedeninizi ele geçirecek ama siz bunları zaten yüzlerce hatta binlerce yıldır yaşıyorsunuz zaten. Bu yüzden, “korkunun ecele faydası yok” sözünü hayatınızın şiarı yapın. Mutlak özgürlüğü, sevgi, teslimiyeti kendinizi görünce çok net tadacak ve hissedeceksiniz.

yol ve yolculuk

Son söz…
Düş’te olan tüm varlığın içindedir zaten, düş görmeye devam edin. Belki bir gün çok uzak bir zaman diliminde ya da hemen şu an uyanıp aydınlanabilirsiniz ya da aydınlanıp düşte kalmaya devam edebilirsiniz. Seçim ve yol sizin… Her şey önünüze serilmiş vaziyette sadece korkularınızı, kaygılarınızı, zihninizin vesveselerini, toplumun ve ailenizin sizlere ördüğü kimlikleri ve kalıpları fark edin ve terk edin, mutlak gerçeklik tam orada, aynada size yansıyor, gülümseyerek. Dokun, sev, hisset, anla, takdir et ve teşekkürle sarıl o güzel varlığına. Çık yola ya da yoldan çık dön kendine. Kapat ışıkları, aç ışığını hem sen hem de dünya aydınlansın artık… Sev… Sevgiyi fark et… Sevgiyi çoğalt… Teslim olma, isyan et ve avazın çıktığı kadar bağır, “kral çıplak”…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir