Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Uyanmaktan başka çaren yok

06/01/2020
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Uyanmaktan başka çaren yok

Çok uzun zamandır İNSAN izliyorum. İnsan izlemek hayatı ve gerçeği de izlemek oluyor çoğu zaman. Fakat şunu fark ediyorum yaşam adına dilenen tüm güzel şeyler, içinde insan olmayınca gerçekleşiyor. Barış, güzellik, adalet, sevgi, bolluk, bereket, kardeşlik, mutluluk ve erdem gibi…

Hikâyeye İNSAN eklediğiniz vakit her şey zıvanadan çıkıyor. Sıcaklığı hissetmeyen çocuğun köyü yakması gibi; değersizlik duygusu, onaylanma arzusu, fark edilme talebi, kabul görme ve sevilme isteği yönünden eksiklik yaşayan her çocuk, genç, yaşlı birey günün sonunda alamadığı bu tanımlar yüzünden dünyayı yakıp yıkıyor.

Bugün sahip olduğumuz sistem, bireyi değersizleştirme üzerine kurulu… Ve değer görmek/almak isteyen neyi varsa ortaya koyarken, çok sayıda can yakıyor. Aileler çocuklarını kendi istedikleri şekle sokmak için onay mekanizmasını arızalı şekilde inşa ediyor. Sonrasında ne mi oluyor? Bakınız dünya siyasilerine, dünyayı bir savaş alanına çeviren güç sahiplerine, yüzlerce milyar dolarlık servete sahip olup gözü doymayanlara. İşte bütün bunların altında, içsel olarak yaşanan değersizlik duyguları, onaylanma isteği, kabul görme arzusu yatmakta. Bu arzular, çocukluk travmaları ile tetiklendikçe dünyanın yaşadığı acı ve kaosta benzer ölçüde yüksek oluyor.

İnsanlık tarihinin anlatıldığı ders kitaplarında sürekli savaşlar ve ölümler vardır. Son iki yüz yıldır ise endüstri devrimi ile hızlanan teknoloji ve onun yarattığı tahribatın eseri olarak ortaya çıkan kadersel olduğu iddia edilen ölümleri de buna dahil edebiliriz. Bütün bu ölümler bize vazgeçilmez olan şeyin her daim ölüm olduğunu anlatır. Hatta yaşadıklarımıza ve yaşatılanlara dair listeler de uzar gider ve BEN’liğin derinliklerinin içinde olan insan olan her an ve her yer bir yangın yeridir… Ve orada mutlak bir ölüm vardır. O ölümlerin de zamanı muammadır sadece kendisi salt gerçekliktir.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Buraya kadar okuduysanız yazıyı, aslında tüm kötülüklerin kök ve kaynak sebebi ailedir. Hatta anne ve babadır dersem kızmayın bana olur mu? Eğitim sistemi, ekonomik sistem, ekolojik insan süreçleri günün sonunda birey olmayı başaramamış kitleleri anne ve baba yapıyor. Sonrasında karakteri onarılmaya ihtiyaç duyan çocukların yarattığı savaş ve ölümler. Her yanı bozulmaya yüz tutmuş toplumlarda bu kaos gittikçe daha da derinleşiyor. Sisteme katiller, hırsızlar ve tecavüzcüler gerekiyor çünkü onların yarattığı korku ortamı, genel yönetimi kolaylaştırmakla kalmıyor, baskı gücünü de artırıyor ve kolluk kuvvetleri ile olası halk hareketlerinin önüne geçmeyi de kolaylaştırıyor. Her şey birbirine bağlı yapılandırılıyor. Kolluk kuvvetlerinin koruduğu iddia edilen halkın can ve mal güvenliği günü geldiğinde bu kuvvetler tarafından darp ve gasp edilmekte. Bu aşamaya gelen kadar da ortalıkta; katilleri, hırsızları ve tecavüzcüleri çoğaltmaya çalışan sistemi görmek ve dönüştürmek imkansızdır. Çünkü sistem, bütün bunlar olurken insanları; ırkına, dinine, düşüncesine göre sınıflandırarak ikinci bir kırılım yaratıyor. Herhangi biri ayaklandığı anda diğerine şikayet edip kendi müdahalesini meşrulaştırıyor. Bütün bu olanları görmemek için kör olmak gerekiyor ama herkes tam da bu olanlar yüzünden; kör, sağır ve dilsiz yaşıyor bu hayatı.

Çözümü var mı bütün bu olanların? Vardır elbette. Dünya ne filozoflar, yazarlar, toplum önderleri, mücadele insanları ortaya çıkardı. Fakat kendini yok sayan bir toplum ve insan kitlesi için çözümleri anlatmak bazen bir hayvanı eğitmekten çok daha zordur. Yüzlerce yıldır bütün bunlar anlatılır durur, küçük bir çocuğa anlatılır gibi anlatılır ama aklı da yüreği de olmayanlar için bütün bunlar bir anlam ifade etmez. Kime dokunur peki bütün bu olanlar, kendi gibi düşünen ve varlığı ile güzellikler yaratmayı arzulayanlara dokunur ve onları çeker kendine. Bir milyar kişi ile yaşanabilir bir yer kurulmayabilir ama beş kişiyle sohbet edilerek güzel bir yarın yaratılabilir. Herkes kendi cebindeki yalnızlığına, açlığına, değersizliğine, öksüzlüğüne, onaylanmamış ve kabul görmemiş tarafına baksın orada gerçekten mutlu mu? Bunu onarsın önce. Sonrası kendiliğinden gelecektir diye umuyorum. Eğer öyle olmazsa, celladına aşık olan milyarlarca mahkum ya da önüne koyulan tabaktaki iki lokmaya tamah eden köleler gibi yaşamaya devam edecek insanlık.

Son olarak şunu söyleyebilirim, kendin için bir şey yapmadıysan, çocuğun ya da çocuklar için yap ve bırak bu dünyanın kanını emen vampirleri sevmeyi ve beslemeyi. Onun zenginliğini, ihtişamını, acımasızlığı ve doymamış bencilliği gör de kendi yoksulluğunu ortadan kaldırmak için adım at. Bunu yapamıyorsan, mutlak ölüm yolculuğunda sana başarılar dilemekten başka bir şey düşmez bana. Hatırla, KRAL ÇIPLAK… Kimse bana; akışta olmaktan, tekamülden, iyi ve kötünün olmadığından, bunların illüzyondan ibaret olduğunu söylemesin. Çünkü onlar da bu bozulmuş ve içi çürümüş sisteme hizmet eden üniformasız askerlerdir.

Uyanmaktan başka çaren yokFotoğraf Hakkında; Irak’ta yaptığı işkenceden dolayı yıl 3 hapis cezası alan ABD’li Lynndie England’ın 6 yıl sonra verdiği röportajda, tek bir pişmanlık sözcüğü söylemediğini vurgulayarak, Bağdat’taki Ebu Garib cezaevinde Iraklıla’a yaptıkları konusunda duyguları sorulunca “Neden pişman olacakmışım? Onlar düşmanlarımızdı” sözleriyle, en az o fotoğraflarla şoke ettiği kadar yeniden şoke etti ve bir kadının bu denli sadist duygulara sahip olması bir kez daha şaşırttı. O fotoğrafları “hatıra” olsun diye çektiklerini de söyleyen England “Elimde 800 tane daha var” dedi.

 

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir