Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali
  • Ana Sayfa
  • Benlik
  • Davranış
  • Duygular
  • İlişkiler
  • İletişim
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Uyuyanlar ve uyanmış uyuyanlar…

10/01/2018
in Kişiliğin Sosyolojisi
0
0
Uyuyanlar ve uyanmış uyuyanlar…

Çevreye baktığımda iki tip (baskın olarak) insan modeli ile karşılaşıyorum, bunlardan birincisini genel olarak toplumu oluşturan ve uyuyanlar diye nitelendirmeyi seçiyorum. Neden uyuyanlar? Çünkü, sunulan dünyayı gerçeklik sanıyor, rakip takıma atılan gol onun için önemli oluyor, kaç kadın ya da erkekle birlikte olduğu bir kriter haline geliyor, yemek yediği yer ya da giydiği kıyafet ile kendisini anlamlı ya da değerli hissediyor. Aslına bakarsanız günlük rutinleri gerçekliği haline getirip, sorgulamadan sadece olduğu gibi yaşayarak hayatın içinde ilerliyor. Dışarıda benzer kıyafetler giyip, benzer müzikler dinleyip, benzer gıdalar tüketip, benzer tv programları izleyip, benzer tatil yerlerine gidip programlanmış ve kurgulanmış bir hayatın içinde sadece bunları nasıl daha iyi ve lüks yapabilirim düşüncesinde hareket ediyor. Bu bilincin ve varlığın uykuda olduğu, hipnotik şekilde yönlendirildiği, sistem tarafından kontrol edilen ve tabiri caizse sürüden olmak ve sürüyü gerçekliği olarak kabul etmek diyebileceğim bir hal içerisinde hareket etmesinin getirdiği, uyku hali…

Uyuyanlar ve uyanmış uyuyanlar…

İkinci grup, birinci grubun içinde iken bütün bu resmi gören ve bundan uyanan kesim oluyor. Uykudan uyanmak şok edici bir etki yarattığı için kendi gerçekliğini ortaya koymak için yol arkadaşı ve lider arayışına giriyor. Uyananların, uyanış sonrasında vardığı yerler ise o an aradığı cevaba yanıt veren üstatların ya da düşüncelerin ağırlığı neticesinde değişiyor. Dindar gruplar, sol örgütler, kişisel gelişimciler, farklı siyasi akımlar ya da düşüncelere dahil olabiliyor insanlar. Ben burada kişisel gelişim alanına kayanlar için kullanıyor olacağım, uyanık uyuyanlar kavramını. Neden uyanık uyuyanlar? Çünkü, bir farkındalığa ulaşıp sürüden olmadığını fark edip hayatın temel gayesinin yaşadığı/yaşanan şeyler olmadığını görüyor ve o enerji alanından, düşünce yapısından, hayat şeklinden uzaklaşmak istiyor. Fakat burası genelde iplerin koptuğu nokta oluyor. Normalde uyuyanlar arasında iken basit dertler ve sıkıntılar ile yaşarken bile mutlu olabilenler, bu dünyaya adım attıktan sonra sürekli olarak kendilerini sorgulamaktan, hatayı kendisinde aramaktan, dönüşememekten, dönüştürememekten derin travmatik ruh hallerine bürünüyor. Kavram kargaşalarında yitip gidiyor. Ben bu alanı bir üst düşünce yapısı tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum. Uyanan ya da uyanmak için çaba harcayan insan onlar için bir tehlike arz ettiğinden bu uyanışı kendi içine çevirip daha büyük bir travma ve korku ile yüzleştirip yine kendisine dokundurtmadan ve toplumu da uyandırmadan yoluna devam etmelerini sağlıyor. Uyanan ve tüketimin bilinçsizliğini fark eden, yönlendirilmiş ve müdahale edilmiş düşünceler ile yaşadığını gören insan, bu sistem için en tehlikeli insan olduğundan onu da kendi içinde kavram kargaşaları ile yok ederek başka bir uyku moduna taşıyıp, sistemin dışına itiyor.

Etrafınıza bakın, kişisel gelişimcilerin kendi içsel kavgaları ile yüzleşmeden, on adımda mutluluk, yüz bakışta derinlik, yirmi nefeste bolluk, kırk olumlama cümlesinde bereket, bir dokunuşta şifa safsatalarıyla diğer insanların beyinlerini uyutarak (Onlarda uyumasın ve kanmasın, bu onların dersi demeyin) ne kadar da vahim bir durumda eylem içerisinde olduklarını göreceksiniz. Farklı boyut tipleri icat edip (Android sürümü gibi; 3-4-5-6) bu boyutlarda oynaşan, oradan bilgi ve kutsal metin indiren sonra da insanlara bunu dayatan ve teslim olması için öğütler veren, ama 3. Boyut olarak nitelendirilen bu dünyanın tüm nimetlerini de (seks, zenginlik, şatafat, gösteriş, vb.) apış arasına koyup yaşayan bu tipler, uyanıp, “Ben Kimim?” “Yaşam amacım ne?” “Bunlar benim gerçekliğim olamaz!” sorularını sorma boyutuna gelen insanlara, Hassan Sabbah’ın havarilerine yaptığı gibi sanal cennetler ve yapay mutluluklar sunarak vaat edilmiş huzurlu geleceği kendilerinin vereceği iddiaları ile daha da koyu ve kör bir karanlığa atmaktalar.

Benzer yazılar

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

Karmayı Borçlandırmak

Şu anda bu zaman diliminde gerçekliği arayan insanların tüm bu filmi görmesi gerekiyor, izlemesi gerekiyor, kendi yolunu çizmesi gerekiyor, içine dönmesi ve oradaki gerçekliği görmesi gerekiyor, sonra kendisine öğretmenlik yapacak olan kişiyi bulması ve onu seçmesi gerekiyor. Fakat bir şeyi daha görmesi gerekiyor ki o asıl olandır, öğretmeninin de kusurlarını görmesi ve bunu ona söylemesi gerekiyor.

Tüm bu gereklilikler arasında bir şeyi daha fark etmesi gerekiyor, tek gerçeklik varsa o da kendisinin var olduğu ve yaşadığı şeyler ile kendisi olduğu gerçeğidir. Kendisine duyduğu sevgidir, kendisine verdiği değerdir ve kendisini gördüğü yerdir. Bunun idrakinde olursa hayatta daha az zarar göreceği deneyimler yaşayabilir. Uyanık uyuyanlardan olmamak için, sizi uyutan tv, spor, seks, moda, tüketim çılgınlığı gibi oluşumların içinden çıktığınız gibi, sizi saran dolandırıcı ve yanılgılara düşüren düşünce ve öğretilerden de çıkın ve kendinize dönün. Özgürlük, gördüğünüz şeylerin içinde değil dışında olup onları izlediğinizde ve ihtiyacınız olduğu anda, ihtiyacınız olan kadarını aldığınızda gelecektir. Daha fazlası ve daha azı her zaman tutsaklıktır. Bu tanım, bilgi içinde böyledir, zevkler içinde böyledir. Kendinizi sevin, çünkü sizi seven ve barındıran bir dünyanın üzerinde ve güneşin altındasınız.

Özgür uyanmışlardan olmanız dileğiyle…

Benzer yazılar

Ben'in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

Benlik’in Dört Katmanı: Zihin, Kalp, Sezgi ve Bilinç

İçimizde sandığımızdan çok daha fazla ses var. Bazen bir olaya kızıyoruz, bazen aynı olaya şefkatle bakabiliyoruz; bazen bir şeyi çok...

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

Sistem, bir otomobil gibidir. Motor teklemeye başladığında görmezden gelemezsiniz. Hararet göstergesi yükseldiğinde "akışta kalmayı" seçmez, aracı güvenli bir yere çekersiniz....

Please login to join discussion

Sosyolojik Bakış

Sosyolojik Bakış - Murat Tali

Kimlik, benlik, aidiyet.

İnsanın kendisiyle karşılaşması.

İnsan, toplum ve ilişkiler üzerine; gözlemleyen, sorgulayan, anlamaya çalışan özgün bir bakış.

Son Yazılar

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

Zihin Sıçramaları

Zihin Sıçramaları

Sen gidince eksilen kimdi?

Sen gidince eksilen kimdi?

Tebrikler! Çok güzel oynadınız. Sabah işe geldiniz. Koridorda, asansörde, kahve makinesinin önünde, toplantı odasının kapısında birbirinizle karşılaştınız. Gülümsediniz. “Günaydın.” dediniz. Hal hatır sordunuz. Birbirinizin gözlerinin içine baktınız. Ve sonra herkes kendi masasına döndüğünde oyun başladı. “Bunun ne başarısı var ki?” “Zaten müdürün gözüne girmek için yapıyor.” “Terfi almış da ne olmuş? O pozisyonun altını dolduramaz.” “Patronun yanında başka, bizim yanımızda başka konuşuyor.” “Sunumu da berbattı aslında.” “Satışı ben getirmiş olsaydım kim bilir neler söylerlerdi.” Bunlar söylendi. Hem de çoğu zaman aynı insanlar tarafından. Sonra o kişi odaya girdi. Bir anda yüzler değişti. “Ah canım, ne güzel olmuşsun!” “Duydum, terfi etmişsin. Gerçekten çok sevindim. Hak ettin.” “Projeyi de harika teslim etmişsin. Tebrik ederim.” “Büyük satışmış gerçekten. Helal olsun.” Ve o meşhur gülümseme... Dudakların kenarında beliren, gözlere ulaşmayan, yüz kaslarının zoraki bir hareketinden ibaret o kurumsal tebessüm. İşte o anda insanın karşısında bir çalışan değil, bir oyuncu vardır. Ve karşımızdaki insan da bunun farkındadır. Çünkü o da aynı oyunun içindedir. Kurumsal hayatın bize öğrettiği en başarılı becerilerden biri belki de işimizi yapmak değildir. Rol yapmaktır. Kızgınken sakin görünmek. Kıskanırken tebrik etmek. Nefret ederken gülümsemek. Güvenmezken güveniyormuş gibi davranmak. Başarısını küçümsediğin insanın başarısını alkışlamak. Arkadan yerden yere vurduğun yöneticinin odasına girip “Sizin liderliğiniz gerçekten çok değerli” demek. Ve bütün bunları o kadar ustaca yapmak ki, bir süre sonra insan kendi yüzünün hangisi olduğunu bile unutmak. İşin en acıklı tarafı da burada başlıyor. Çünkü bir süre sonra artık yalnızca başkalarına yalan söylemiyorsunuz. Kendinize de yalan söylemeye başlıyorsunuz. Bir yöneticinin odasına giriyorsunuz. Az önce koridorda onun için “Bu adam bu şirketi batırır” diyordunuz. Şimdi karşınızda oturuyor. Sesiniz değişiyor. Sırtınız biraz daha dikleşiyor. Cümleleriniz daha özenli. Gülümsemeniz daha geniş. “Gerçekten vizyonunuz çok farklı.” “Bu konuda sizin yaklaşımınızı çok değerli buluyorum.” “Böyle bir liderle çalışmak gerçekten büyük şans.” Çıkıyorsunuz odadan. Kapı kapanıyor. Ve aynı insan yeniden eski hâline dönüyor. “Gördün mü? Yine ne saçmaladı.” Tebrikler. Oyununuz oldukça başarılı. Fakat bu tiyatronun en çirkin hâli, güç karşısında ortaya çıkıyor. Çünkü bazı insanlar astlarına karşı insan, üstlerine karşı ise hayranlık duyacak kadar başarılı birer oyuncuya dönüşüyorlar. Yöneticinin söylediği her şey komik. Yöneticinin yaptığı her şey mükemmel. Yöneticinin esprisi vasat bile olsa kahkaha hazır. Yöneticinin fikri kötü bile olsa baş sallamak hazır. Yöneticinin hatası varsa “aslında çok doğru bir stratejiydi” demek hazır. Çünkü bazıları için kariyer, ne kadar iyi iş yaptığından çok ne kadar iyi oynadığıyla ilgili. Ve ne yazık ki bazı kurumlarda en hızlı yükselenler, en yetenekliler değil; rolünü en iyi oynayanlar oluyor. Bir de şu var: İnsanlar dürüst insanları sevdiğini söyler. “Ben açık sözlü insanları severim.” “Bana doğruları söyleyin.” “Kimse arkamdan konuşmasın, yüzüme söylesin.” Ne güzel cümleler bunlar. Ama gerçekten öyle mi? Gerçekten biri karşınıza geçip: “Bence bu yaptığınız yanlış.” dediğinde hoşunuza gidiyor mu? “Bu terfiyi hak ettiğinizi düşünmüyorum.” dediğinde? “Toplantıda söylediğiniz şey bana samimi gelmedi.” dediğinde? “Bana gülümseyerek söylediklerinizle arkamdan söyledikleriniz arasında ciddi bir fark var.” dediğinde? İşte burada bütün o dürüstlük nutukları bir anda buharlaşıyor. Çünkü çoğumuz gerçeği değil, gerçeğin bize zarar vermeyen hâlini istiyoruz. İnsanlar doğruluk istemiyor. Çoğu zaman sadece incitilmeyecekleri bir doğruluk istiyorlar. Ama burada bir ayrım yapmak gerekiyor. Her düşündüğümüzü söylemek dürüstlük değildir. İnsanların yüzüne aklımıza gelen her şeyi söylemek cesaret değildir. Kırmak, küçümsemek, hakaret etmek ya da düşüncesizce konuşmak “ben dürüstüm” diyerek meşrulaştırılamaz. Gerçek dürüstlük başka bir şeydir. Söylediğinle hissettiğin arasındaki mesafeyi azaltmaktır. Sevmiyorsan sevmiyorsundur. Hayran değilsen hayran değilsindir. Bir başarıyı gerçekten takdir ediyorsan söylersin. Etmiyorsan sırf ortam öyle gerektiriyor diye sahte bir alkış üretmezsin. Bir insanın yaptığı işi beğenmiyorsan bunu aşağılamadan söyleyebilirsin. Birinin terfisine seviniyorsan kutlarsın. Sevinmiyorsan da yüzüne yapışmış plastik bir tebessümle “çok sevindim” demek zorunda değilsindir. Bazen sadece: “Senin adına hayırlı olsun.” dersin. Ve geçersin. Bu bile çoğu zaman yeterlidir. Peki ya bu oyunu oynamayı reddeden insan? İşte asıl mesele burada. Herkesin tiyatro yaptığı bir dünyada gerçek olmak nasıl bir duygudur? Muhtemelen biraz yalnızlık. Biraz yabancılık. Biraz da bedel. Çünkü sahnede herkes aynı repliği söylerken sen metnin dışına çıkarsan, oyuncular sana dönüp bakar. “Bu neden böyle konuşuyor?” “Biraz daha diplomatik olsa.” “Çok açık sözlü.” “İnsanlarla iletişimi zayıf.” “Takım oyuncusu değil.” “Biraz politik davranmayı öğrenmesi lazım.” derler. Aslında çoğu zaman söyledikleri şudur: “Bizim oyunumuzu bozuyor.” Çünkü gerçek bir insan, sahte insanların oluşturduğu düzen için tehlikelidir. Bir insan gerçekten ne hissediyorsa onu taşıdığında, diğerlerinin maskeleri görünür hâle gelir. Ve maskeli insanlar, maskesiz birinden rahatsız olurlar. Belki de bu yüzden bazı insanlara tiyatro eğitimi vermek gerekmiyor. Onlar zaten yıllardır sahnedeler. Hatta belki profesyonel oyuncu bile olabilirler. Bir gün bir tiyatro yönetmeni gelip onlara şöyle dese şaşırmam: “Size bir rol vermek istiyoruz.” “Neden?” “Çünkü çok güzel oynuyorsunuz.” “Neyi?” “Nefret ettiğiniz insanı seviyormuş gibi yapmayı. Kıskandığınız insanı içtenlikle kutluyormuş gibi görünmeyi. Arkasından söylediğiniz şeylerin tam tersini yüzüne söylemeyi. Üstünüz olan insanların yanında kişiliğinizi değiştirmeyi. Güçlü gördüğünüz insanlara hayranlık göstermeyi. Güçsüz gördüğünüz insanlara tepeden bakmayı. İçinizden gelmeyen bir tebessümü saatlerce yüzünüzde tutmayı. Ve bütün bunları yaparken kendinizi hâlâ iyi bir insan zannetmeyi.” İnsan susar. Sonra sorar: “Peki bu oyunun sonunda ne olacak?” Yönetmen cevap verir: “Hiçbir şey. Sahne kapanacak. Işıklar sönecek. Herkes evine gidecek. Ve siz aynanın karşısında yüzünüzde hangi ifadenin size ait olduğunu anlamaya çalışacaksınız.” Belki de en büyük tehlike başkalarına yalan söylemek değil. Kendi rolüne inanmaya başlamaktır. Çünkü insan bir süre sonra oynadığı karakterle kendisini birbirinden ayıramaz. İş yerinde gülümsediği için gerçekten mutlu olduğunu sanır. Birini tebrik ettiği için gerçekten sevdiğini düşünür. Yöneticisine hayranlık gösterdiği için gerçekten hayran olduğunu zanneder. Herkese “çok değerlisin” dediği için gerçekten insanlara değer verdiğini düşünür. Sonra bir gün yalnız kaldığında içinden başka bir ses yükselir: “Hayır. Sen bunların hiçbirini hissetmedin.” İşte o ses tehlikelidir. Çünkü insanın yıllardır kurduğu dekoru yıkar. Belki de gerçek özgürlük, her düşündüğünü söylemek değildir. Belki gerçek özgürlük, söylemek zorunda olmadığın hiçbir şeyi söylememektir. Sahte bir tebessüm yerine sessizlik. Yapmacık bir övgü yerine ölçülü bir nezaket. Zoraki bir hayranlık yerine mesafe. İçinden gelmeyen “tebrik ederim” yerine yalnızca “hayırlı olsun.” Ve bazen bütün kurumsal dünyanın senden beklediği o büyük, parlak, yapışkan gülümseme yerine sıradan bir insan yüzü. Belki de yeterlidir. Çünkü insanın yüzünde taşıdığı en güzel ifade, başkalarını memnun etmek için ürettiği ifade değildir. Kendisine ait olandır. O yüzden... Terfiniz için sizi tebrik ederim. Büyük satışınız için sizi kutlarım. Başarılı projeniz için sizi alkışlarım. Ama asıl tebrik edilmesi gerekenler başka. Bütün bunları söylerken gerçekten hissedenler. Sevmediği hâlde seviyor gibi yapmayanlar. Kıskandığında bunu kendisine itiraf edebilenler. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmeyenler. Güç karşısında küçülmeyenler. Güçsüz karşısında büyümeyenler. Ve en önemlisi... Sahne kapandığında da aynı insan olarak kalabilenler. Diğerlerine gelince: Tebrikler! Çok güzel oynadınız

Tebrikler! Çok güzel oynadınız.

Popüler Yazılar

  • Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    Duygularını kaybeden bir coğrafyanın hikâyesi

    536 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Müdahale Etmek ve Akışta Kalmak

    535 paylaş
    Paylaş 214 Tweet 134
  • Sen gidince eksilen kimdi?

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Sonsuzluk ve Hiç’lik

    532 paylaş
    Paylaş 213 Tweet 133
  • Travmalardan özgürleşmek isteyen insan çocuğu

    531 paylaş
    Paylaş 212 Tweet 133
Sosyolojik Bakış - Murat Tali

İnsanı, ilişkileri ve toplumu; benlik, duygular, davranışlar ve iletişim üzerinden sorgulayan özgün bir düşünce ve gözlem alanı.

Hakkımda

  • Hakkımda
  • Kitaplarım
  • Bana Ulaşın

Veri Gizliliği

  • Çerez Politikası
  • Gizlilik Politikası
  • Aydınlatma Metni

Copyright © 2026 | Murat Tali  | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir

Facebook-f Instagram Linkedin

Welcome Back!

OR

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In
No Result
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Ana Sayfa
  • Kitaplarım
  • Hakkımda
  • Bana Ulaşın

Copyright © 2026 | Murat Tali | Tüm hakları Saklıdır | Kaynak gösterilerek kullanılabilir